7.BÖLÜM

1673 Words
-VII- "Bir arabam olsun ve sonsuz yolculuklar sahibi olayım istedim..." Yorulmanın sahtesi olur mu bilmem. İnsan nasıl yorulur onu da bilemem. Gözlerin bu apansız beklemelerini de anlamam hiç. Kalbi neden kuş gibi çırpınır, ne zaman gerçekten mutlu olduğunu anlar. Hiçbir duygunun tamamını yaşadığım hiç olmadı, birini görecek olmanın heyecanıyla da ilk defa karşılaşıyordum. Biraz sonra Melih'i görecektim. Neden bu burnum direğini sızlatıyor bilmiyordum. Ya da neden gülümsüyorum. Benden umudunu kesmediği için mi! Çok acayip değil mi? Ben alacakaranlık düşlerimin içinde, bir sokak ortasında bağdaş kurup oturmuş, rüzgarı kucaklamış, gün ışığına veda etmişim. Gökyüzünün kızıllığını seven, akşamın serin havasına deli olan bir kızım. Kitaplarda adı geçen aşkların hiçbirine sahip olamadım ya da bir filmin başrolüne hiç özenmedim. Bir arabam olsun ve sonsuz yolculuklar sahibi olayım istedim. Yol hiç bitmesin ama bende geri dönmeyeyim. Dünyayı gözümde öyle büyüttüm ki, imkansızlık benim diğer adım. Bana mümkün gelmiyor bir şeyler. Haddim değil diyerek kendime yakıştıramadıpım şeyler oldu fazlaca. Yine de gözümü o gözümde büyüttüğüm dünyanın diğer ucuna diktim. Bir gün arabamı alacak, bu düşünceli başımı yollara vuracaktım ama ya o günde yalnız olursam, o günde beni merak eden olmazsa... "Günce" dedi annem ayakkabılarımı giyerken. "Efendim." "Geri geleceksin değil mi?" Sesinde ki korkuyu iliklerime kadar hissettim. Başka şansım olsa dönmezdim doğru. Beni sorularla bırakıyor, hâlâ beni yanında istiyordu. Bu bencillik değil de neydi? "Evet." Doğrularak çantamı sırtıma taktım. Annem bana bakıyordu. Sarılacak mıydım? Ah hayır. "Görüşürüz." Beni bekleyen Beyza'yla birlikte evden çıktım. Taksiye bindik yine. İstanbul'a kadar taksiyle gidecektik belli, buraya gelirken olduğu gibi. Yola çıktığımızda kalbim çarpmaya başlamıştı bile. Beyza yine elinde telefonuyla, dünyadan bir hayli uzaktaydı. Ona baktım da, bir hayali olmayan insanlar farkı yoktu. Mutsuzluğu yüzünden rahatça okunuyordu. Oysa onun arabası, benim sahip olamadığım özgürlüğü vardı. Yola çıkmak için neyi bekliyordu? Ana yolda belli bir hızla giderken telefonu çalmaya başladı. Hemen dikkatimi ona verdim. "Çıktık şimdi" dedi hemen. Telefonun diğer ucunda Melih olduğundan zerre kadar şüphem yoktu, bu da tebessümüme bir yenisini daha ekledi. "Tamam." Telefonu kapattı. Bana neden bir açıklama yapmıyordu. Bu kadar soğuk olmak zorunda mıydı? Telefonuma baktım, benim ekranı bildirimle dolu olmayan telefonum, o bile yalnızdı. Öyle çok gitmedik. "Sağda durun" diye emretti bayan soğuk. Taksi sağa çekerken öne baktım... Oradaydı. Arabasına yaslanmış sigarasını içiyordu. Görünebilir olsaydı mutluluğum, havaifişekler patlardı. Beni bekliyordu, beni bekliyordu... Tamamen duran taksiden inerken gülüşümü sildim yüzümden. Beyza da inince taksi hareket ederek ayrıldı yanımızdan. Bizi görünce sigarayı atarak döndü. Göz göze gelince ikimizde hiçbir şey yapmadan sadece bekledik. Zaman anlam aradı aramızdaki mesafede. Öyle tatlı bir rüzgar esiyor ki, sarhoş eder gibi. Başımı döndüren bir duygu daha edindim onu görünce. Bana böyle bakmamalıydı, çünkü inanırdım. Beyza Melih'in arabasına ulaşıp arka kapıyı açarak bindi. Melih hala bana bakarken tavrını korumakta güçlük çekiyordum, zira için çağlıyordu. Kollarını açtı. Ağzım aralanırken sımsıcak bir nefes koyverdim. Ona sarılmak istedim ama küçük yüreğim buna izin vermedi. "Bana sarılmayacak mısın?" diye seslendi. Başımı iki yana salladım. Oysa çok sarılmıştık ve ona alışmış bile olabilirdim. "Ama seni almaya geldim." Gözlerim doldu. Bir tek o dediğini yapmıştı. Seni almaya geleceğim dedi ve geldi ama gitme demedi...duramıyordum ayakta. Birine ihtiyaç duyması insanın...bu hissi bilenler ağlayan, gözyaşlarına sığınan insanlardır. Yalnız hissetmek yok mu! İşte bu insana isyan ettiriyordu. "Bana gitme demedin" dedim dişlerimi sıkarak. "Gitmen gerekiyordu." Ne o bir adım atıyordu ne de ben. Ne ben gidebiliyordum ne de o gelebiliyordu. Duvarlar...soğuk, ıssız duvarlar inşa oluyordu gözlerimin önünde. Bu duvarlar benim, ben istediğim için varlar. "Sana güvenmiştim!" "Özür dilerim" dedi acı çektiğini belli eden sesiyle. İçim parçalanırken duvarlara meydan okuyarak yürümeye başladığım anda hız kazandı adımlarım ve koşarak kollarına atladım. Ben hayatımda hiç kimseyi bu kadar özlemedim. Sıkıca sarılırken ben, sımsıkı sarılıyordu on günde buz tutan bedenime. Yaşattığı acıyı alır gibi sarmalıyordu. Ondan daha insanmış gibi gelmiyordu kimse. Ben geleceğim deyip, gelen bir adam tanıdım. Kalbimin böyle atışı, hâlâ beni düşünen birinin olmasına seviniyor olmasındandı. İçimde bir yerler yalnız değilsin diyordu ama buna inanmak beni çok üzerdi, çünkü o beni yalnız bırakırsa düşüp kırılırdım. Yer kabuğuna sarılırken ruhumun can verişini görürdüm. Yine de o gitmesin... "Küçüğüm" dedi. Öyle güzel söylüyordu ki, daha sıkı sarılıyordum. "Nasılsın?" Şimdi mi? Ona sarılırken iyiydim, bırakınca ne olacağımı bilmiyordum. "Sana küsüm hâlâ." Kahkaha attı kulağımın dibinde. Sesi huzur... "Barışalım artık. On gün oldu." "Bilmiyorum, kendini affettirmek için bir şeyler yapmalısın. Sonuçta benim sende sonsuz kredim varsa ve bu beni sende her şeyin sahibi yapıyorsa, sende benim için öyle olmalısın ki durum eşitlensin." Geri çekilerek ellerimi tuttu. Yüzüme baktı buruk bir ifadeyle. " Hiç aklımdan çıkmadın. Giderken ki o son bakışın...kırıldın değil mi? " Derin bir nefes aldım. " Sende beni başında attın" dedim gözyaşlarım akarken. Anında bedenim yoğun tepkiler vermeye başladı. Başıma ağrı girmesi gibi. "Başımdan atmadım, sadece güvende ol istedim. Ben hayatımda hiçbirini bu kadar özleyip, bu kadar merak etmemiştim. Günce, ne yaparsam yapayım senin benim hayatımı kurtarmanla aynı değeri taşımayacak. Özürler dilerim ama yeterli gelmez. Söz verdim tutamadım daha, onunda bir değeri yok. Ne yapacağım şimdi? " Yüzümü silerek toparladım kendimi ve; " Hey, siz sevgili değilsiniz neyin kafası bu "dedi Beyza camdan sarkarak. " Abla" diye uyardı. "Haklı, kasmayalım bence. Eee iki gün yanındayım, ne yapıyoruz?" Bu sırada arabanın etrafından dolanarak yerime oturdum. Melih hemen direksiyona geçti. Ona bakmadan kemerimi bağladım ve yola bakmaya başladım. Arabayı çalıştırdı ve yolumuza devam ettik. * Cihan, Melih ve ben bir restoranda yemek yiyorduk. İkisininde özlemiştim. Cihan bana sarılmaktan geri durmamıştı ama hali çok tuhaftı. Çok durgundu ve neredeyse yüzüme bakamıyordu. "Cihan, neler yaptın ben yokken...ah şey Melih beni zorla gönderdikten sonra" diyerek laf sokma pozisyonu aldım. Zoraki bir kahkaha patlattı ama hâlâ bana bakmıyordu. "Ne yapalım işte, iş güç." "Bu çok ayıp ama, kaçamak cevapları hiç sevmem." Moralimi bozmuştu. "Ya Günce, ben bir şey diyeceğim" dedi en sonunda yüzüme bakarak. Melih öksürünce ona baktı, sonra yine tabağına döndü. "Ne oluyor ya, ne söyleyeceksin? Dinliyorum." "Ya bir şey yok" diye geçiştirmeye kalkan Melih'e kızarak baktım. "Melih, beni üzmek istediğinden emin misin? Yeniden!" Cevap veremedi. Cihan'a baktım. Belli ki konuşmayacaktı. "Tamam, neyse. Iım, şey. Ailem hakkında bir şey bulabildiniz mi? Sibel Ak mesela, kimmiş?" "Bulmadık" dedi Melih. "Şimdilik yani" diye ekledi ama ikisinin benden bir şey sakladığı konusunda kurutular yapacaktım. "Ben gidiyorum ya, görüşürüz." Cihan birden ayaklanıp bizi bırakıp gitti. Şaşkınca baktım arkasından. Nesi vardı? "O iyi mi?" "İyi" dedi Melih. Karşımda oturuyordu. Bu konuyu deşmemeye karar verip ana odaklandım. Biz yemeğimize devam ederken havadan sudan konuşuyorduk. Bıraktığım gibi değildi, daha düşünceli, daha yorgundu sanki. İçinde bir şeylerle bir mücadele veriyor gibiydi. Bana bakarken iyiymiş gibi gülümsüyor ama azıcık susunca yüzü düşüyordu. Yemek bitince yine yola çıkıp başımıza bir şey gelmeden eve varmıştık. Ev ahalisi beni görünce bundan memnun olmadı. Salonda aile oturması yaparken kahve içiyorlardı ama ben gelince derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Sanki babalarını öldürmüşüm gibi. Ben bu insanlara ne yaptım ki! Melih'in hayatını kurtarmış olmam bile yüzüme bakarken sahte tebessüm ettirmiyordu onlara. Bana zorla katlandıkları artık barizdi. "Melih, yoruldum" diye fısıldadım. "Odama çık sen, ben misafir odasında yatarım." "Misafir olan o" dedi babaannesi. "Onu misafir odasına alalım" diye de ekledi. Bu çok ağır ama, zaten Melih olmadan bu evde uyumam mümkün değildi. Anlayışlı olmalarını beklerdim. "Sorun değil babaanne, odamda yatabilir." Bana bakıp gözleriyle onay verince ayağa kalktım. Bildiğim evde, bildiğim merdivenleri çıkıp Melih'in odasına girdim. Yatağın üzerine oturup üzülmeye devam ettim tabi ki. Bu evde de istenmeyen mişim gibi hissediyordum ki onlar bunu doğruluyordu. Odanın kapısı açıldığında başımı hemen kapıya çevirdim. Beyza geldi, hatta yatağa gelip kendini sırt üstü yatağa bıraktı. Hemen önümde olduğu için ona bakıyordum. "Baksana Günce, niye bizim oğlanın peşini bırakmıyorsun?" Öyle mi görünüyordu gerçekten. Ordan bakınca ben mi peşinden geliyordum. "Peşinde değilim" dedim kendimi savunarak. "Ama burdasın, seni istemiyoruz" dedi hala önümde yatarken ve sanki çok normal bir şey söylüyormuş gibi. "O yüzden mi beni almaya geldin." "Buna takılma" dedi biraz doğrulup ellerini destek amaçlı arkasına koyarak. "Ben kardeşimin ricasını yerine getiriyorum. Belki bilmezsin, kardeşler böyle yapar." Sinirlenerek ayağa kalktım. "Çok kötü bir kalbin var, mutsuzluğun ondan olmalı. Yazık" dedikten sonra odayı terk ettim. Bir saniye daha nu evde duramayacaktım. Merdivenleri inerken tek düşündüğüm bu evden çıkmaktı ama salondan gelen sesleri duyunca yerime çakıldım. "O kızı buraya getirmemen gerektiğini biliyordun!" diyordu babaannesi. "Babaanne, o benim hayatımı kurtardı, elbette getireceğim. Hiç mi hayatımın bir önemi yok." "Senin hayatın için o kızı bırakman lazım. O tehlikeyle geziyor oğlum neden anlamıyorsun?" "Umurunda mı sanıyorsun! Söz verdim ona." "Sözlerin canından önemli değil. Bu son olsun, yarın onu bırakacak bir daha görmeyeceksin!" "Yapamam!" "Neden?!" Neden? Melih neden? Hayatını kurtaran olduğum için mi? Söz verdiğin için mi! "Çünkü ona söz verdim" Bunun için mi sadece, peki bu neden beni üzmüştü. "Saçmalık!" diye bağırdı annesi. "Herkes sözünü tutacak diye bir şey yok." "Benim için var ama anne. Onu bırakamam, bıraksam bile görmezden gelemem. Bu hayatın içine doğmayı o istemedi, babamın olmak istediği yerde onun babası var diye onu suçlayamazsınız!" Neler söylüyorlardı. Bahsettikleri şeyleri anlamıyordum. Benim bildiğim babam uzun yol şoförü. Bilmediğim babam ise onu tanımıyordum. " Baban o kızın kim olduğunu öğrenince ne yapacaksın?! "diyen yine annesiydi. " Düşman olan sizlersiniz. Ben onun düşmanı değilim. Korurum onu, saklarım, kimse bulamaz ama onu bırak demeyin bana." " Halan niye öldürdü kendini biliyorsun? " " Bilmem mi? Aşkına sahip çıkmadığı, sevdiğiyle kaçmadığı için. " "Melih yeter!" "Yetmez. Halamın ölümüne sebep olan düşmanlığınızdı babaanne, birbirine kavuşamamış iki aşıktan ölen halam, yaşamaya devam eden adamdı, ve Günce o adamın kızı diye kıza bomba muamelesi yapamazsınız..." Şok... "Bela getirir bu kız sana, ölürsün" dedi yana yakıla yine babaannesi. Daha fazla dinlemeye mecalim kalmamıştı. Tam adım atacakken evin önünden gelen araba seslerini duydum, dahası herkes duymuştu. Salondan çıkan Melih beni görünce durdu. Tir tir titriyordum ve ben beden olarak korkunun ta kendisiydim. "Günce?" O sıra kapı çaldı. Gerilim müziğinin ince ezgileri duvarlara çarparak büyüyordu. Yankı bulan nefesler duyuyordum. Kendi nefeslerim. Soğuk bir his her şeyimle ele geçirdi beni. O kapı açıldı. Yaş dolu gözlerim bir yüz gördü. Katı bir yüz. "Kızımı almaya geldim" dedi bariton sesiyle. Melih beni korumak ister gibi önüme geçti. Arkaya uzattı elini, buz kesen elimi tuttu. İçeriye adamlar girdi. Çepeçevre sarıldım. O an dedim ki içimde, keşke Melih'e daha sıkı sarılsaydım. Bu bizi ayıracaktı ve iki cihanda da birbirimizi göremeyecektik. Ailemi merak ediyordum değil mi? Keşke etmeseydim...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD