Öküz ✨

1028 Words
Cemre Yüzbaşı konuşmamı istemişti ama inatla susuyordum. Ankara'ya iner inmez yargılanacaksın ne demek yaa... Ben suçlu değildim ki. Gelde bunu o inatçı askere anlat. Tutturmuş sanki ben suçluyum. Ara ara bakıp sinirle tekrar önüme dönüyordum. O ise ben her baktığımda gülüyordu. Ağzının ortasına çarpmamak mümkün değildi ama refleksleri kuvvetli Tokat bile atamadım. Zaten beni orospudan beter etmişti. Ben ödetecektim ama ona. Kafamda Gülşahın indikten sonraki anlattıkları oturdu. Ne yapıp edip bir şekilde yüzbaşıdan kurtulacaktım. Başıma bela olmuştu adam yaa... Tekrar döndüğümde gülerek " yavru köpek gibi bakmayı kes," deyince ağzım açık bakakaldım. Bir it olmadığım kalmıştı. İltifat odunu... " Bu bir iltifat mı?" dedim sinirle. Kaşlarını kaldırdı. O kaş kalkışı var ya… İnsanı çıldırtan cinsten. Sanki ben asker değilim de, o beni sinir krizine sokmakla görevli özel tim üyesi. “Duruma göre,” dedi gayet rahat. “Yavru köpekler sadıktır mesela.” “Ben kimseye sadık falan değilim,” dedim dişlerimi sıkarak. “Hele sana hiç olmam.” " Ha yani yavru köpek olduğunu kabul ettim," deyince kalakaldım. Ağzımı açtım laf etmek için ama sustum. Ne diyecektim ki... Sensin o mu diyecektim. Ergen Ergen. Sinirlerim bozuldu tekrar önüme döndüm. Ondan kısık bir gülüş duydum ama hiç bakmadım. Gayet eğleniyordu. Suçlu yakalamak mutlu ediyordu adamı ama ben suçlu değildim. Başını koltuğa yasladı, kollarını göğsünde birleştirdi. Rahatlığın kitabını yazıyordu adam. Uçak hafif bir sarsıntıyla ilerlerken, o hâlâ sırıtıyordu. “Bak Cemre,” dedi adımı bilerek uzatarak. “Ya konuşursun ya da Ankara’ya inince daha çok konuşmak zorunda kalırsın.” “Tehdit mi ediyorsun beni?” dedim. “Estağfurullah,” diye güldü. “Bilgilendiriyorum.” Sinirden burnumdan soluyordum. Yanımdaki koltuğa daha da gömüldüm, kemeri biraz daha sıktım. Sanki kemeri sıkınca sabrım da sıkılaşacak. “Ben suçlu değilim,” dedim sonunda. “Bunu kafana sok artık.” “Suçlu değilsen,” dedi yavaşça bana dönüp, “neden bu kadar kaçmaya çalışıyorsun?” Ağzımı açtım, kapadım. Sinirden dilim tutulmuştu resmen. Haklı olmasından nefret ediyordum. Hem de çok. Ama yine de suçlu değildim. “Mecburum,” dedim. “ Hem… başım ağrımasın istiyorum.” Gözleri bir an ciddileşti. O gülüş gitti, yerine beni daha çok geren bir ifade geldi. “Geç kaldın,” dedi. “Ben zaten senin baş ağrınım.” Bir saniye. Sadece bir saniye sustum. Sonra güldüm. Sinirden mi, delilikten mi bilmiyorum. “Yüzbaşı,” dedim tatlı tatlı ama altı zehir dolu. “Sen benim baş ağrım değilsin.” “Ne’yim peki?” diye sordu, eğilip bana biraz daha yaklaşarak. Sinirlendim dalga geçiyordu. “ Öküz,” dedim. “ Ama harbi öküz.” Bir kahkaha patlattı. Bildiğin kahkaha. Yan koltuktaki adam bile dönüp baktı. Umurunda bile olmadı. “İşte bu,” dedi. “Konuşunca çok daha eğlenceli oluyorsun.” “Kes,” dedim. “Daha fazla sevineceksen yine susarım.” “Yok yok,” dedi hemen. “Böyle devam et. Tokat atmaktan daha az can yakıyor. Gerçi atamadın ama olsun...” Gözlerimi devirdim. Ama içimde istemsiz bir şey kıpırdadı. Sinir miydi, yoksa… hayır hayır. Cemre, kendine gel. Uçak alçalmaya başladı. Anons yapıldı. Ankara’ya iniyorduk. Ve ben, başıma bela olan bu yüzbaşıdan kurtulmanın sandığım kadar kolay olmayacağını anlamıştım. O an kafamda şimşek çaktı. Güldüm. Gülmem boşuna değildi. Evet… Kaçacaktım. Hem de gözünün önünden. Uçak teker koyar koymaz yüzbaşı ayağa kalktı. O derece acele ediyordu. Valizi falan yoktu zaten, ben de öyle. Sadece bir çanta. Aynı o gece gibi. Daha koridora adımımı atamadan kolumu kavradı. Sertti ama aceleci değildi; sanki kaçamayacağımı o kadar emindi ki rahat rahat yakalamıştı. “Kaçmaya çalışma,” dedi kulağıma eğilip. “Bulursam kötü olur.” Burnumdan güldüm. “Nereye kaçacağım Allah aşkına?” dedim. “Uçaktan mı atlayacağım?” Beni süzdü. Şüphelendi mi? Evet. Ama yeterince değil. Uçaktan indik. Havaalanında yürüyorduk. Aniden durdum. “Tuvalete gitmem lazım.” Kaşları çatıldı. Şaşırmadım. “Bekleyebilirsin.” “Hayır,” dedim net bir sesle. “Bekleyemem.” Birkaç saniye baktı yüzüme. Sonra beni kadınlar tuvaletinin önüne kadar getirdi. Kapının önünde durdu, kollarını göğsünde birleştirdi. “İki dakika,” dedi. “Kapıdan çıkarsan—” “—Bulursun, yargılarsın, mahvedersin,” diye tamamladım. “Tamam tamam.” İçeri girdim. Kalbim deli gibi atıyordu. Ve işte o an… Lavabonun önünde üç kız vardı. Sırt çantalı, kulaklıkları boyunlarında, kahkahaları yarım kalmış. Beni süzdüler. Saçım dağınık, yüzüm asık, arkamda kapıda asker bekliyor. Biri fısıldadı: “İyi misin?” Başımı salladım ama sesim çıktı. “Hayır.” Yaklaştılar. “Bir şeye mi ihtiyacın var?” dedi biri. “Niye böyle…?” Derin bir nefes aldım. Vakit yoktu. “Şu kapıdaki adamdan kaçmam lazım,” dedim kısaca. “Asker. Yanlış anlaşılma. Suçlu falan değilim ama bırakmıyor.” Üçü birden bana baktı. Gözlerinde tek bir şey vardı: dayanışma. " Offf şu askerler hiç şaşırtmıyor," dediler sinirle. “Üniversite öğrencisiyiz,” dedi içlerinden biri. “Merak etme.” “Gidecek yerin var mı?” diye sordu diğeri. Başımı salladım. “Yok.” Kızlardan biri hiç düşünmeden konuştu: “Tamam. Sen şimdi çıkıyorsun. Taksine binip Altındağ Kız Öğrenci Yurdu’na gidiyorsun. Özel yurttur, kimse sorgulamaz. Biz de geleceğiz. Nazın arkadaşıyım de güvenlik ablaya tamam mı?" dedi. “Gerçekten mi?” dedim fısıltıyla. “Gerçekten,” dedi. “Korkma.” Plan saniyeler içinde kuruldu. Kapıyı açtım. Yüzbaşı dimdik duruyordu. Tam o anda kızlar dışarı fırladı. “EXCUSE ME!” diye biri bağırdı İngilizce. “DO YOU KNOW WHERE THE METRO IS?” “WAIT, WHICH LINE?” “NO NO, WRONG ONE!” Üçü birden yüzbaşının önünü kesti. Eller havada, ağızlar dolu. İngilizce, Türkçe, karmaşa. Yüzbaşı bir an durdu. Refleksle cevap vermeye çalıştı. Kızlar bir birine dönüp atışmaya başladı. Ben bile hayretle onlara baktım. Yüzbaşı şaşırdı. “Hanımlar—” İşte o an. Pat. Arkamı dönüp koştum. Koşarken kalbim boğazımdaydı. Kimse arkamdan bağırmadı. Kimse kolumdan tutmadı. Dış kapı. Soğuk Ankara havası yüzüme çarptı. Bir taksi! Kapıyı açıp bindim. “Altındağ Kız Öğrenci Yurdu,” dedim nefes nefese. Taksi hareket etti. Arkamdan bakan var mı diye camdan baktım. Yoktu. Taksi ilerlemeye devam edince arkadan " Cemre" diye bir bağırış duydum. Arkamı döndüğümde Yüzbaşı etrafı arıyordu. Ama artık geçti. Uzun bir yolculuk yaptım sanki. Sonra taksi yurdun önünde durduğunda kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Parayı uzattım, indim. Kapının önünde durup derin bir nefes aldım. Kaçmıştım. Ama içimde tuhaf bir his vardı. Yüzbaşı ile tekrar karşılaşacakmışım gibi bir his...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD