Cemre Aşiyan
“Hadi bakalım hayırlı olsun,” dedi karşımdaki kadın, dudaklarını büzerek.
“Yaşı biraz büyük ama adam gibi adamdır.”
Gülümsedim. Ama o gülümseme… Bir mezar taşına bırakılan çiçek kadar samimiydi.
“Büyük mü?” dedim, sesim ince ama zehirliydi.
“Abla… büyük değil. Antika.”
Kadın dondu. Arkamdan biri kahkahayı patlattı. Başımı eğip avucumdaki kınaya baktım. Parmaklarım titriyordu. Ne kadar çabalasam da kaçmamıştım. Aslında kaçmıştım ama o Yüzbaşı yüzünden yakalanmıştım.
Ağa iz istemiyorum, dediği yüzüme kendisi sert bir tokat atmış sonra babamların kapısının önüne atmıştı beni. Abimler de odamı kilitlemiş başımda nöbet tutmuşlardı. Kına gününe kadar kaçmak için fırsat kollamıştım ama olmamıştı. Zaten Ağa orada beni annemle tehdit etmese Yüzbaşıya gerçeği söyleyecektim.
Söylemiştim de ama anlamamış direk beni yargılamıştı. Nereden çıkmıştı ki karşıma!? Hep onun yüzünden yakalanmıştım. Bir daha asla ona güvenemezdim.
Şimdi o olmasa kına gecem de olmazdı. Evet şuan kınam vardı. Etrafıma baktığımda kalabalıktı. Düşündüm ve hemen karar verdim. Niye bekliyordum ki tekrar kaçacaktım. Bu kalabalıkta kimse anlamazdı. Yoksa kefenimle bu konaktan çıkabilirdim. Tek çarem buydu. Hızla ayağa kalktım.
" Lavaboya gideceğim," dedim ama kimse takmadı. İlk defa umursanmamak hoşuma gitmişti. Tam kapının o tarafa gidiyordum ki abim beni görüp hızla kolumu tuttu.
" Nereye gidiyorsun cemre?" dedi sinirle. Hiç istifimi bozmadan " Lavaboya," dedim gözlerimi devirip.
" Kaçmıyorsun yani!" dedi kaşını kaldırıp.
" Kaçacak halde miyim?" dedim üzerimdeki bindallıyı işaret edip. Sırıttı.
" Ağa seni iyi korkutmuş. Kocandan böyle kork. Aferin!" deyince yüzüne tükürdüm. Eliyle yüzünü silip hızla el kaldırmıştı ki durdu. Sonra kulağıma yanaşıp fısıldadı.
" Gerçekleri öğrendiğinde her şey çok güzel olacak küçük kardeşim," dedi alayla. " O zaman bakalım dilin bu kadar uzun olacak mı?" diye devam edip güldü. " Ben seni şimdi cezalandırmayacağım. Sen zaten ölmek isteyeceksin," dedi pis pis. Kaşlarım çatıldı.
" Ne saçmalıyorsun?" dedim ama dudaklarına fermuar çeker gibi yapıp sustu. Sonra bana baktı.
" Mehmet'i öldürürüm. Eğer bir rezillik çıkarırsan onu öldürürüm." diyen abime baktım. Utanmadan bir de tehdit ediyordu.
" O senin de kardeşin," dedim öfkeyle. İyice saçmalamıştı.
" Bize bir şey kazandırmıyor," dedi küçüğü. O da arkadan gelmişti. Ağzım açıldı.
" Siz bize bir şey kazandırdınız mı?" dedim nefretle ikisine bakıp.
" Kes sesini! Şimdi kınanı yaktır yerinde dur," dedi Rıfat abim. Öfkeyle ona bakıp bindallımı tuttuğum gibi diğer tarafa ilerledim. Önce ağlamam gerekiyordu. Alana geçmek istemedim. Gelin odasında duracaktım ama konuşma sesleri geliyordu bağırış şeklinde. Dikkatimi çekince oraya ilerledim.
" Ulan asker yolda geliyor!" diye bağırdı Ağa. " Uyuşturucu ve silahları nasıl evde unutsunuz!" diye devam etti. Asker mi? Acaba Yüzbaşı mı geliyordu?
" Ağam. Diğer kamyonu bulurlarsa çok kötü olur." dedi başkası.
" Anlamadım?" dedi Ağa. Bende anlamamıştım. Neler oluyordu?
" Ağam yurt dışına sattığımız insanlar kamyonda bahçede," deyince gözlerim fal taşı gibi büyüdü.
" Ağam düğünden sonra gelini de gönderecem dediğiniz. Ondan kamyonu getirdik buraya," deyince bir tokat sesi geldi. Direk elimle ağzımı kapattım.
“AHMAKLAR! Ben kızı Sitmire gönderecektim. Yurt dışına değil,” diye Ağa'nın bağırışı duvarları titretti.
Kalbim, sanki göğüs kafesimi parçalayıp dışarı fırlayacak gibiydi. Elim hâlâ ağzımdaydı ama nefesimi tutamıyordum artık. Ciğerlerim yanıyor, kulaklarım uğulduyordu.
İnsan mı? Yurt dışına satılan insanlar… Beni de satacak. Bacaklarım titredi. Dizlerim kilitlendi.
Ne yaptınız siz… diye haykırmak istedim içimden. Neye bulaştınız? Benim ailem neye bulaştı? Abim biliyordu. Abim daha yeni bana bunu söylemeye çalışıyordu. Oha... Beni nasıl bir cehennemin içine atmışlardı.
Geri geri çekildim. Ayağım halının püsküllerine takıldı, sendeledim. Çıkardığım minicik ses bile bana bir çığlık gibi geldi. O an fark ettim; buradan hemen gitmezsem, ya satılacak o kamyonun içinde olacaktım ya da bu evden sağ çıkamayacaktım.
Telefon. Ellerim bindallının iç cebine gitti. Yok. Diğer cebine… Yok. Kalbim boğazıma tırmandı. Hayır… hayır hayır hayır… O an aklıma geldi. Ağa beni kapının önüne atınca Rıfat abimin elimdeki telefonu çekip almıştı.
“Kaçma planı mı yapıyorsun lan sen?” Ve sonra… Çat! Telefonumun yere düşüşü. Üzerine bastığı an çıkan o iğrenç ses.
Boğazımdan bir hıçkırık koptu. Beni zorla evlendiriyorlar, dedim içimden. Hemde insan kaçakçılığı yapan kötü biriyle. Gözlerim doldu ama ağlayamazdım. Şimdi değil. Önce buradan kurtulmam gerekiyordu.
Kapıdan ayak sesleri geldi. Sert, telaşlı, sinirli. Erkek sesleri birbirine giriyor, küfürler havada uçuşuyordu. İçgüdüyle geri döndüm. Koridorun sonundaki küçük odaya girdim. Kapıyı kapattım, kilitlemeye bile cesaret edemedim. Göğsüm inip kalkıyordu. Düşün Cemre… düşün… Odanın içini taradım.
Eski bir sedir, duvara yaslı bir dolap, tozlu bir ayna… Ve pencere. Kalbim yeniden hızlandı.
Yavaşça yaklaştım. Perdeyi araladım. Aşağısı bahçe değil… sokağa bakan arka taraf. Duvarın dibinde park etmiş askerî araçlar. Kamuflajlı adamlar. Ellerinde silahlar. Jandarma… Gözlerim doldu. Bu sefer sevinçten.
Kaçarım, dedim kendime. Kaçarım, giderim, anlatırım. Her şeyi anlatırım. Kamyonu, insanları, silahları… Hepsini.
Bindallının eteklerini topladım. Ellerim titriyordu ama kararlıydım. Pencere biraz yüksekti. Çıkarken bindallı çiviye takıldı.
“Of!” diye fısıldadım panikle. Çektim. Olmadı. Bir kez daha. O an arkadan bir ses geldi.
“Kim var orada?”
Donup kaldım. Kapı kolu oynadı. Kalbim durdu. Şimdi! dedim içimden. Bindallıyı var gücümle çektim. Kumaş yırtıldı ama umurumda değildi. Pencerenin pervazına çıktım. Aşağıya baktım. Ve atladım. Ama… Bindallı takıldı. Bir an havada asılı kaldım. Sonra…
“LAN!”
Bir boşluk hissi. Ve sert bir çarpışma. Dünyam altüst oldu.
Güçlü iki kol refleksle beni tuttu ama ağırlıkla birlikte yere savrulduk. Kamuflajlı bir göğüs, sert bir omuz, toprak kokusu… Nefesim kesildi.
“SALDIRI!”
“Komutanım!”
Bağırışlar. Silahların kurma sesi. Ayak sesleri. Gözlerimi açtığımda kendimi bir adamın kucağında buldum.
Yüzüme eğilmişti. Sert, keskin hatlı, şaşkın ama kontrolünü kaybetmemiş gözler. Yüzbaşı. Bir anlık sessizlik oldu. Silah sesleri değil ama bağırış sesleri gecenin içini yardı.
“Yat!” diye bağırdı biri.
Ben daha ne olduğunu anlamadan adam yakamdan sertçe tuttu. Sırtım yere yapıştı. Soğuk metal boğazıma dayandı.
“ELİNİ KALDIR!”
Nefes alamıyordum.
“Ben— ben—”
“Kes sesini!” dedi üstümdeki adam. Sesi buz gibiydi. “Kim gönderdi seni? Kimsin Sen?” dedi. Sonra gözlerime baktı. Kaşları kalktı.
" SEN?" dedi şaşırarak. Beni tanımıştı hemde gözlerimden...
" Yüzbaşı..."