Cemre
Uçağın kapısından içeri adımımı attığım an kalbim hâlâ havalimanında kalmıştı sanki. Nefesim düzensizdi. Hostesin gülümsemesine karşılık vermeyi beceremedim bile.
Koridor dar. İnsanlar valizleriyle uğraşıyor. Koltuk numaralarına bakıyor.
Ben sadece yerime bir an önce oturmak istiyordum. 12A. Cam kenarı. Tam “oh” diyecektim ki… Bir gölge düştü üzerime. Başımı kaldırdım. Yüzbaşı.
Aynı yüz. Aynı sert ifade. Üniforma yok ama duruşu yeter. Sivil kıyafetlerin içinde bile asker olduğunu bağırıyordu. Ne ara üstünü çıkarmıştı bu adam. Ağzım açık ona bakıyordum. Elindeki bilete baktı. 12B. Yan koltuk. Bir an donup kaldım. Yok artık…
Kalbim öyle sert çarptı ki göğsümden duyulacak sandım. Gözlerim istemsizce büyüdü. O ise gayet sakin bir şekilde üst bölmeye çantasını yerleştirdi. Sonra bana döndü.
“Geçebilir miyim?” dedi. Ses. O ses. Hemen toparlandım. Başımı eğip kalktım.
“Tabii,” dedim. Fısıltı tonuyla çıktığı için yüzüme baktı ama tekrar konuşmadım. Yanımdan geçerken kolu koluma değdi. Elektrik mi çarptı, korku mu… ayırt edemedim. Oturdu.
Ben camdan dışarı bakmaya çalıştım ama cam falan umurumda değildi artık. Aynı uçakta olmamız ihtimali bile aklımdan geçmemişti. Bu tesadüf olamaz. Ama olmalıydı.bOlmak zorundaydı.
Uçak hareket etti. Emniyet kemeri uyarısı yandı. Gülşah uçakla alakalı her şeyi anlatmıştı. Bu yüzden ne yapacağımı biliyordum. Sadece içimde korku vardı. Derin bir nefes aldım.
“Ankara mı?” dedi bir anda. İrkildim.
“E-evet,” dedim. Sesim ince çıktı. Boğazımı temizledim. “Siz de mi?”
“Görünüşe göre,” dedi kısa bir gülümsemeyle. Gülümsedi. İçimden çığlık attım.
“İş mi?” dedim saçma bir şekilde. Konuşmam gerekiyordu. Sessizlik daha tehlikeliydi.
“Görev dönüşü,” dedi. “Siz?”
Bir saniye düşündüm.bSonra Gülşah’ın sesi kafamda yankılandı: Doğal ol. Normal. Sen Gülşah’sın.
“Kuaförüm,” dedim. “Eğitim vardı.”
Kaşları çok hafif kalktı.
“Saç stiliniz farklı,” dedi. Kalbim durdu.
“Şey…” dedim hızlıca. “Deneysel. Meslek hastalığı.”
Bir an sustu. Sonra başını salladı.
“Anladım.”
Uçak yükselirken midem düğüm düğümdü. Camdan bakıyordum ama aslında onu hissediyordum. Yanımda. Çok yakında. Bir süre sonra göz ucuyla bana baktığını fark ettim. Bakışlarımız kısa bir an yine kesişti. O an içimden geçen tek şey şuydu: Tanımıyor. Tanısa şu an burada böyle sakin oturamazdı.
Ve dudaklarımın arasından farkında olmadan fısıltı gibi döküldü:
“Tesadüftür…”
O duydu mu bilmiyorum. Ama yüzbaşı, hafifçe başını bana çevirip, neredeyse gülümseyecek gibi oldu.
“Hayatta,” dedi sakin bir sesle, “tesadüf diye bir şey yoktur.”
Kalbim tekrar hızlandı. Uçak bulutların arasına girerken ben Yüzbaşıya tekrar dönmedim. Beni tanıyordu değil mi? O yüzden tesadüf değil demişti.
" Bir şey soracağım," diye bana döndü Yüzbaşı. Sorma dedim içimden. Biliyordum ne soracağını! Zoraki bir gülümseme yüzümde belirdi.
" Sizi tanıyor muyum?" dedi merakla. Öksürdüm. Bunu nasıl yüzbaşı yapmışlardı yaa... Hala emin değildi. Güldüm.
" Kadın kuaförünü kullanıyorsanız olabilir," dedim. Adam bir bozuldu.
Yüzbaşı bir an dondu. Gerçekten dondu. Hani askerler hep soğukkanlı olur ya… İşte o soğukkanlılık gitti, yerine “Ben şu an ne duydum?” bakışı geldi. Gözlerini kırptı. Bir kez. İki kez. Sanki beynini yeniden başlatıyordu.
“Kadın… kuaförü?” dedi yavaşça. Başımı ciddi ciddi salladım.
“Evet. Fön kısmı biraz pahalı ama dedikodu bedava.”
Bir öksürük bastırdı. Elini ağzına götürdü. Gülmemek için mi, boğazına bir şey mi kaçtı, anlayamadım. Sonra kendini toparladı, omuzlarını gerdi.
“Yok,” dedi net bir sesle. “Kullanmıyorum.”
“Emin misiniz?” dedim masumca. “Kaşlarınız bayağı düzgün.”
Hata. Büyük hata. Kaşları refleks olarak çatıldı. Sonra fark etti. Daha da çatıldı. Bir asker olarak tuzağa düştüğünü anlamış bir yüz ifadesi vardı.
“Kaşlarıma mı bakıyordunuz?” dedi. Ben? Ben artık duramazdım.
“Bakmak değil,” dedim. “Mesleki alışkanlık. İnsan ister istemez simetri arıyor.”
Bir an sustu. Sonra başını yavaşça cama doğru çevirdi. Camda kendi yansımasına baktı. Kaşlarını hafifçe kaldırdı. İndirdi. Tek kaşını oynatmaya çalıştı ama başaramadı. Ciddi ciddi denedi. Isırdım dudaklarımı. Gülmemek için.
“Simetrik mi?” diye sordu aniden. Koptum. Ama belli etmemem lazımdı. Profesyonel Cemre moduna geçtim.
“Sağ kaş lider ruhlu,” dedim. “Sol kaş daha disiplinli. Biraz çatışma var ama çözülebilir.”
Bana döndü. Gözlerini kıstı.
“Beni analiz etmeyi bırakır mısınız?”
“Ben bırakırım,” dedim hemen. “Kaşlarınız bırakmaz.”
Bu sefer güldü. Ama öyle kahkaha falan değil. Burun kenarından kaçan, engellenememiş küçük bir gülüş. Yakalandığını fark edince hemen toparlandı, boğazını temizledi.
“Peki,” dedi. “O zaman ben de soruyorum. İsminiz ne?”
Yandım. Beynim alarm verdi. Kırmızı ışıklar. Sirenler. Gülşah’ın sesi tekrar kafamda: SAKIN GERÇEK İSMİNİ SÖYLEME.
“Gül…” dedim. Dur.
“Gül… şey.” Dur, dur.
“Gül… saç.”
Allah’ım beni yerin dibine sok. Yüzbaşı kaşlarını kaldırdı.
“Gül Saç?”
“Evet,” dedim hızlıca. “Fransız kökenli.”
“Ankara’da mı yaygın?”
“Biz mahallece öyleyiz,” dedim. “Bir Gül Saç, bir Kıvırcık Saç… Karışık.”
Bana uzun uzun baktı. O bakış var ya… Sorgu odasında insanların hayatını sorgulatan bakış. Ama ben masumdum. En azından şu an.
“İlginç,” dedi sonunda. “Ben de sizi birine benzettim ama…”
“Kuaförünüzedir,” diye araya girdim. “Normal.”
Gülümsedi yine. Bu sefer daha belirgin.
“Peki Gül Saç Hanım,” dedi. “Şunu soracağım. Eğer tanışıyorsak… neden beni tanımıyormuş gibi davranıyorsunuz?”
Kalbim takla attı. Ama yüzümde dünyanın en saf ifadesi vardı.
“Çünkü,” dedim, “ Hiç Yüzbaşı müşterim olmamıştı. O yüzden tanımamış gibi yapmam normal!"
Bir saniyelik sessizlik. Sonra güldü. Bu sefer tutamadı. Omuzları hafifçe sallandı. Başını öne eğdi. Elini alnına götürdü.
“İyi,” dedi. “Gerçekten iyiymiş. Yüzbaşı zaten senin kuaförüne gelemez!” dedi gülerek.
" Niyeymiş?" dedim sinirle. Gergin kaşlarıma baktı.
" Berber varken sen?" dedi alay ederek. Bir utanmadım değil.
" Valla lazere gelen erkek oluyor," dedim Gülşahın bir ara gülerek anlattığı muhabbetleri ortaya dökerek. Yüzbaşının ağzı açıldı.
" Biz onlara erkek diyoruz adam değil!" deyince sustum. Demek Yüzbaşı adamdı. O yüzden beni orada yakalattırdı. Gıcık olmuştum adama. Laf çakıp kızmak istiyordum. Beni nasıl orada bıraktın diye ama diyecek banane o zaman ben daha çok sinirleneceğim.
" Sen kıllarını nasıl alıyorsun? Gördüğüm kadarıyla pürüzsüz vücudun," dedim. Yüzbaşı şaşkın bir şekilde bana döndü. Beklemiyordu. Gerçi bende beklemiyordum. Patavatsızlıkta doktora yapmıştım şuan.
" Kuaförler hep böyle rahat mıdır?" dedi. O kadar am görsen sende raharlarsın diyecektim ama dilimi tuttum. Kendine gel Cemre. Ağzın bozuldu iyice. Gülşah taklidi değil resmen Gülşah olmuştum.
" Yüzbaşılar hep böyle sorgucu mudur?" dedim sinirle. Yüzbaşı sustu önüne dönüp. Ben camdan dışarı baktım. Zafer kazanmış bir kadın edasıyla.
Ama içimden tek bir cümle geçiyordu: Tanıyorsun. Kesin tanıyorsun. Sesimi sakin bir şekilde ilk defa duyuyordu. Bir de değiştirmeye çalışıyordum. Sanırım ondan anlamamıştı ama biraz daha kalırsak anlaması an meselesiydi. Ve bu uçak daha yeni kalktı… Yüzbaşı bir anda Şimşek hızıyla bana döndü. Korkudan yerimden sıçradım.
" Ne oluyor-" dememe kalmadan resmen kükredi Yüzbaşı.
" Ben sana Yüzbaşı olduğumu söylemedim!" Sesi oldukça korkutucuydu. O gece benden kaçamazsın dediği gibi. Ha siktir... İşte şimdi gerçekten yakalanmıştım.