Cemre Aşiyan
" Zengin diye dedesi yaşında adamla evlenmek isteyen o kız," dedi tiksinerek. Gözlerim doldu. Elleri o kadar sertti ki kemiklerim sızladı. Canım sözünden dolayı yanmıştı ama tutuşundan değil.
“Kimse göndermedi!” diye bağırdım titreyerek. “Düştüm!”
“Bindallıyla mı düşülür?” dedi alay dolu bir ses tonuyla.
“Komutanım, gelin kaçırma vakası olabilir.”
" Komutanım gelininiz kucağınıza düştü," dedi biri.
" Allah korusun," dedim sinirle. Yine onun yüzünden yakalanacaktım.
“Susun!”
O tek kelimeyle herkes sustu. Üstümdeki adam biraz geri çekildi. İlk kez yüzünü net gördüm. Sert çene, keskin bakışlar, hiç gülmeyen bir ifade. Gözleri bana değil, tehdit bakıyordu.
“Adın ne?” dedi.
“Cemre,” dedim. Sesim titriyordu ama gözlerimi kaçırmadım. Sanki adımı bilmiyordu.
“Soyadın.”
“Aşiyan.”
Bir anlık duraksama oldu ama hemen geçti.
“Ne işin var burada?”
“Evden kaçtım.”
“Niye?”
Cevap vermedim. Kaşları çatıldı. Kolumdan tutup beni sertçe ayağa kaldırdı.
“Bana yalan söyleme,” dedi. “ Az önce üzerime düştün. Bu bir tesadüf olamaz. Hemde tam biz baskın yaparken."
“Tesadüf!” diye bağırdım. “Aşağıda asker var diye atladım zaten!”
“Demek bizi gördün,” dedi soğukça. “O zaman daha tehlikelisin.”
“Tehlikeli olan ben değilim!” dedim ağlayarak. “O ev!”
Tam o sırada yukarıdan bir pencere sertçe açıldı.
“CEMRE!”
Ses gecenin içine çivi gibi saplandı. Başımı kaldırdım. Ağa pencereye abanmıştı. Yüzü karanlıktı ama öfkesi netti.
“Cemre! Buraya gel! Hemen!”
Yüzbaşı başını yavaşça kaldırdı. Sonra tekrar bana baktı. Eli kolumdaydı hâlâ.
“Demek düğün gününüz,” dedi alçak bir sesle.
“Ve kaçıyorsun.”
Ağa bir kez daha bağırdı:
“CEMRE! GEL BURAYA!”
Yüzbaşı beni arkasına çekti. İlk kez sesini yükseltti.
“Kes sesini!”
Sonra bana eğildi. Aslında ağa bizi duymuyordu. Görmüyordu da. Başka bir penceredeydi ama Yüzbaşı yine de sesine katlanamamış olacaktı.
“Bir adım atarsan,” dedi dişlerinin arasından, “seni kaçak şüphelisi olarak kelepçelerim. Anlaştık mı? Zaten operasyonu baltaladın."
Göz göze geldik. Ben korkudan değil… İlk kez birinin gerçekten güçlü olmasından titriyordum. Bu adam, beni bırakmayacaktı. Ağa’nın sesi yukarıdan bir kez daha patladı.
“CEMRE!"
Yüzbaşının eli kolumdaydı. Sertti. Kaçış yoktu. Ama o an beynim çalışmayı bıraktı, içgüdülerim devreye girdi.
“Kamyon!” diye bağırdım bir anda. Sesim gecenin ortasında yankılandı. Herkes bana döndü.
“Kamyon bahçede!” diye devam ettim nefes nefese. “İnsanlar var içinde! Satılacaklar!”
Bir anlık ölü sessizlik oldu. Yüzbaşının bakışları anında değişti. Sertlik yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı.
“Ne dedin sen?” dedi alçak ama tehlikeli bir sesle.
“Kamyon!” diye tekrar ettim. “Arka bahçede! Evde silah da var uyuşturucu da!”
Tim bir anda hareketlendi.
“Komutanım—”
“Durun!” diye kesti yüzbaşı. “Kimse yerinden kıpırdamıyor!”
Ama artık çok geçti. Ağa yukarıda çıldırmıştı.
“LAN!” diye bağırdı.
“ATEŞ EDİN!”
Pencereler birden açıldı. Evden bağırışlar yükseldi. Bahçenin diğer tarafından koşu sesleri geldi.
“Komutanım pusu olabilir!”
“Çevreyi sarın! Kızın kocası. Kız her şeyi biliyor,” dedi sertçe bana dönüp. Sesim içime kaçtı. Beni de bu suça ortak olarak görüyordu. Allah kahretsin.
Silahlar doğruldu. Işıklar yandı. Herkes aynı anda bağırıyordu. Ve işte o an… Yüzbaşı refleksle başını yana çevirdi. Sadece bir saniye. O bir saniye bana yetti. Kolunu var gücümle ittim. Bindallının eteklerini toplayıp askerî aracın arkasına doğru koştum.
“Dur!” diye bağırdı arkamdan.
“DUR DEDİM!”
Ama durmadım. Ayağım taşa takıldı, sendeledim, düştüm ama kalktım. Nefesim ciğerlerimi yakıyordu. Arkada bağırışlar, silah sesleri, emirler…
Bir asker kolumu yakalamaya çalıştı. Kurtuldum. Çitin yanına vardım. Elimle demiri tutup tırmandım.
“Cemre!” diye bağırdı yüzbaşı. Bu sefer sesi öfkeliydi. Kontrolünü kaybetmişti.
Çitin üzerinden atladım. Toprağa sert düştüm ama umurumda değildi. Koşmaya devam ettim. Arkamdan bir el silah sesi gibi patladı ama bana değmedi. Durmadım. Sokağın köşesine vardığımda bir an durup arkamı döndüm.
Yüzbaşı oradaydı. Işıkların altında. Tozun, bağırışların, kaosun içinde. Bana bakıyordu. Göz göze geldik.
“Kaç,” dedi yüksek sesle.
“Kaç ama şunu iyi dinle!”
Bir adım attı.
“Seni bulacağım, Cemre Aşiyan,” dedi.
“Ve bir daha benden bu şekilde kaçamayacaksın. Suçunun bedelini ödeyeceksin!"
Kalbim deli gibi atıyordu. Döndüm. Ve karanlığın içine karıştım.
" Sen öyle zannet Yüzbaşı."
.
.
.
Cemre
" Gülşah açsana kızım kapıyı!" dedim tekrar kapıyı daha sert çalarak. Kapı bir anda açıldı.
" Kim bu saat..." deyip gözünü ovuştururken beni görünce durdu.
" Oha Cemre..." diye bağırınca ağzını kapatıp hemen içeri girdim. Apartmandan kimse görmemiştir umarım. Gizlice gelmiş hiçbir kameraya yakalanmamıştım.
" Bu halin ne? Benden habersiz evleniyor musun?" diye trip atmaya çalışan mal arkadaşıma baktım.
" Kızın sence ben senden habersiz evlenir miyim?" dedim kafasına bir tane vurup.
" Yooo..." dedi ama sonra üzerime bakıp " o zaman bu hal ne kızım? Ne oldu?" dedi telaşla.
" Elbise vermen lazım. Anlatayım o zaman," dedim hızlıca. Hemen elimi tutup odasına götürdü. Gülşah tek başına yaşıyordu. Yetimhanede büyümüş sonra da kendine bir ev kurmuştu.
Hep ona özenirdim. Çünkü ailem kimsesiz olmaktan daha beterdi.
" Babamlar beni zorla yaşlı bir bunağa vermeye çalıştı. Bende kaçtım."
" Çüş... Bunu da mı yaptılar?" dedi ağzını tutup şaşkınlıktan.
" Sattılar beni üç kilo altına," dedim sinirle. Sonra üzerimi çıkarmadan üstümdeki altınları Gülşaha çıkarttım. Bir sürü de altın takmışlardı.
" Kızım aza gitmişsin," deyince ilk defa güldüm.
" Manyak..." dedim ama sonra modum düştü.
" Ne oldu? Başka bir şey daha olmuş," dedi tipime bakıp. Hemen belli ediyordum.
" Kızım Ağa Ahmet Ağa," deyince ağzı kocaman açıldı.
" Oha o ölmedi mi ya..." dedi hayretle.
“Yok ölmemiş. Hatta utanmadan bir daha evlenmeye kalktı,” dediğim an Gülşah’ın yüzü korkuyla karışık bir keyfe döndü.
“E… o zaman eğlence başlıyor,” dedi.
“Bu ne rahatlık kızım, peşimde adamlar var!”
“Benim mesleğim ne Cemre?”
“…Kuaför.”
“Hayır,” dedi parmağını kaldırıp. “Benim mesleğim: insan silmek.”
Bir anda gardırobu açtı. Kapaklar öyle bir hızla açıldı ki sanki içinden aksiyon filmi çıkacaktı.
“Şimdi susuyorsun,” dedi. “Ve kaderine güveniyorsun.” dedi bende o ara yüzbaşı ile askerleri anlattım. Ben anlattıkça o şok oluyordu. Bu kadar sürede bunu yaşamış olmak beni de hayrete düşürüyordu.
—
Perdeyi araladım. Sokak… Bir araba yavaşladı. İki adam indi. Eller ceplerde. Bakışlar etrafta.
“Gülşah…” dedim fısıltıyla.
“Gördüm,” dedi sakince. “Ağa’nın adamları. Askerler de var. Şu köşede.” dedi eliyle bir tarafı gösterip. Kalbim küt küt atıyordu.
“Şimdi seni sen olmaktan çıkarıyoruz.”
Beni sandalyeye oturttu. Saçlarım… Makine sesi.
"AAA!” diye bağırdım.
“Sus! Ölü taklidi yap,” dedi gülerek. Saçlarımı kesti. Boya sürdü. Kaşlarımı kalınlaştırdı. Dudak çizgimi değiştirdi.
“Lens takıyoruz,” dedi.
“Ben lens kullanamıyorum!”
“Bugün kullanıyorsun.”
Gözlerim yandı. Aynaya baktım… Ben yoktum. Karşımda Gülşah vardı.
“Yok artık…” dedim.
“Biraz daha var,” dedi ve çantasından kimlik çıkardı. Benim fotoğrafım yoktu. Onun fotoğrafı vardı.
“Bu ne?” dedim.
“Senin bugün doğduğun gündür.”
—
Kapı çaldı. İkimiz de dona kaldık.
“Kim o?” diye bağırdı Gülşah.
“Asker!” dedi biri dışarıdan. “Rutin kontrol.”
Kalbim boğazıma çıktı. Gülşah kapıyı açtı. Ben arkada, sabahlığımla, saçlarım dağınık şekilde duruyordum.
“Asker bey?” dedi Gülşah uykulu bir sesle.
“Buraya genç bir kadın kaçtığı ihbarı var.”
Asker bana baktı.
“Bu kim?”
Gülşah döndü, beni gösterdi.
“Kız kardeşim. Ankara’ya gidecek. Sabah uçağı var.”
Asker bana yaklaştı. Yüzüme baktı. Gözlerime. Bir an… Durdu. Kalbim durdu sandım.
“Kimliğin?” dedi. Titreyerek uzattım. Baktı. İnceledi. Sonra kafasını salladı.
“Tamam,” dedi. “Ama dikkatli olun.”
Kapı kapandı. Ben yere çöktüm.
“Gülşah…” dedim nefes nefese. “Az kalsın…”
“O az kalsınlar benim uzmanlık alanım,” dedi sırıtarak.
—
Plan hızlıydı. Ben uçakla Ankara’ya gidecektim. Gülşah ise otogardan İstanbul’a, benim adımla. Kafa karışıklığı.
“Biri seni Ankara’da ararken,” dedi, “sen çoktan başka şehirde olacaksın.”
Havalimanı… Kalabalık. Anonslar. Askerler. Sivil giyimli adamlar. Kalbim deli gibi. Tam güvenlikten geçerken… Bir adım durdum. Karşımda… Yüzbaşı.
Uzun. Sert. Üniforması kusursuz. Göz göze geldik. Bir saniye. İki saniye. Kaşları hafif çatıldı. Kalbim yerinden fırladı.
“Tanıdı,” dedim içimden. O bana baktı. Ben ona. Sonra… Başını çevirdi. Geçmem için eliyle işaret etti.
Ama ben yürürken sırtımda hâlâ o bakışı hissettim. Gerçekten tanımadı mı… Yoksa bir oyun mu?