GİRİŞ- 1.BÖLÜM
Bu hikaye en kalabalıktaki en yalnızlara...
Sevmeyi bilmeyen bir insan ne kadar güzel duygular barındırabilir yüreğinde?
Acısını yaşamayı bilmeyen bir yürek, yalnızlığın en kuytu köşesinde hükümdarlığı olan bir genç kız..
Aşk için atan tertemiz bir kalp, kırıklar ile dolu bir yürek..
Aşkı için attığı ilk adımda, binlerce adım geri sürülse bir insan, ne kadar savaşabilir gücü olmayan ruhuyla?
Genç adam için sevmek o kadar masumken, Genç kız için içi boş bir yalana kendini inandırmak kadar saçma bir şeydi...
Genç kız hatasının büyüklüğünü, genç adamın ona karşı olan intikam ile dolu gözlerine bakınca fark ederse, gurur Aşk ve intikam üçlüsü nasıl yön verir hayatlarına?
Gelin birlikte okuyalım...
.....
Masal Güney..
Belki yalnızca isim ve soy isim den ibaret gibi dursa da, aslında çok daha fazla şeyi ifade ediyor.
Masal Güney demek kusursuzluk, mükemmellik, ve saygın bir kişilik demek aynı zaman da.
Ben sıradan normal bir insan değilim.
Ben Yiğit ve Buket Güney'in insanlar tarafından beğenilen, imrenilen, parmak ile gösterilen kızı Masal Güney'im.
Ben hayatım boyunca istediğim her şeyi elde ettim.
Yakışıklı erkekler, başarılı iş adamları, sosyete camiasında ki delikanlılar, hepsinin gözleri girdiğim ortam da bana çevrilirdi.
Yani “Elimi sallasam ellisi” terimi kesinlik ile benim için yazılmış olsa gerek. Yoksa etrafımda dolaşan bu kadar yakışıklının başka bir açıklaması yok.
Ben çaresiz kalmam.
Neden mi?
Çünkü etrafımda her daim beni bulutlar üstünde yaşatacak, kusursuz oluşumu dile getirecek, her arzumu yerine getirecek insanlar var.
Küçüklükten beri bir dediğimi iki etmeyen canım dedem, istediğim her şeyi ayaklarımın altına seren babam,
İstediğim her zaman yiyeceğim her lokmayı ağzıma koyan dadım Hatice Sultan, işlerinin yoğunluğuna rağmen, beni minik prensesini, sevmeyi ihmal etmeyen biricik annem vardı.
Küçüklüğüm den beri yanımda olan kuzenim Lâra, aynı bahçenin için de büyüdüğümüz dostum diye adlandırdığım Hazal.
Onlar yanımdalar iken yalnızlık hissinden uzak yaşıyordum.
Rüyalarımı saymazsak şayet, hiç yalnız kalmıyordum günün hiç bir saatin de.
Yeni bir güne gözlerimi açarken, Hatice Sultan'ın o ninni gibi gelen sesi kulaklarıma doluyordu.
"Masal bebeğim hadi kahvaltı hazır, okula geç kalacaksın"
Benim için koşturan insanların arasın da, en tatlı insanlar listesinin başın da Hatice Sultan geliyordu.
Kulağıma dolan bir kaç ikaz sesi ile, her zaman ki rutinlerimi yapmak üzere uykunun kollarından ayırıyorum kendimi.
Uyku bandımı saçlarımın üzerine doğru iterken, üzerim de ki muhtemelen gece Hatice Sultan tarafından örtülmüş olan ince pikeyi, yatağın diğer tarafına doğru itip, ayaklarımı yere sabitleyip bir kaç adım da odamın içinde ki banyo ya girdim.
Her sabah uyanmak bu kadar zor olmamalıydı. Gözlerimi zorla açtığım da aynada ki yüzüme bakarken mırıldandım.
"Ya da bir insan her sabah kalktığın da bu kadar güzel olmamalı"
Yüz hatlarımı incelediğim de ilk göze çarpan, insanların bakmaya doyamadığını söylemekten kaçınmadıkları yeşil gözlerim, doğal hali ile bile kıvır kıvır olan kirpiklerim, kendiliğinden al al olan elmacık kemiklerim, minik burnum, ve bunların teşkil ettiği muhteşem bir sima.
Ayna da kendimi incelerken, odamın içinden gelen tıkırtılar ile kendimi duşa atarak, ılık bir duş aldım.
Bornozumun belin de ki kalın ipi sıkarak gardırobumun önüne geldiğim de, keyif ve beğeni ile gözlerimi kıyafetlerimin üzerinde gezdirdim.
Yaşım dan büyük ve iddialı giyinmek kesinlik ile benim işimdi.
Favori renklerim siyah, mor, saks mavisi, kırmızıydı.
Beyaz tenli bir kız olarak bana en çok yakışan renklerin bunlar olduğunu bildiğim için, dolabımı bu renk kıyafetler tarafın dan istila edilmişti.
Elime mor renk sırt kısmı şeritler ile dolu olan askılı bir badi, kısa kırık beyaz bir şort alıp giyerek, saçlarımı kurutup şekil verdikten sonra hafif bir makyaj yapıp, Hatice Sultan'ı daha fazla bekletmeden aşağıya kahvaltı masasına indim.
Her gün masanın etrafın da olmasını istediğim üç sima da, yine her zaman ki gibi yerlerine boşluklarını bırakmıştı. Bir tanesin vardı ki, yerin de ki boşluk ilelebet dolmayacaktı.
Önüme konulan portakal suyun dan küçük bir yudum aldıktan sonra, bacaklarımı masanın altın da birbirinin üzerine atarken, yine bir umutla sordum gözlerimin içine bakan Sultan'ıma.
"Yoklar mı?"
Hatice Sultan tabağıma o muhteşem omletlerin den koyarken, saçlarıma bir buse kondurup konuştu.
"İşleri çok yoğun bebeğim biliyorsun, onun için bugünlük yoklar."
"Ne zaman yoğun değiller ki? Anlaşılan o ki şu masa da bir defa birlikte kahvaltı yapamadan ben üniversiteye başlayacağım."
Elim de ki çatal ile tabağım da ki omleti çekiştirirken, her gün aynı kırgınlık ile başladığım standart günler den birisini yaşadığımı düşünüyordum.
Hatice Sultan ben suratımı asınca kendiliğin den bana açıklama yapmaya başladı.
"Baban Yiğit Bey, sabahın erken saatlerinde Fransa dan gelen iş adamlarını karşılamak için, son rötuşları yapmak üzere hava alanına gitti. Annen Buket hanım ise, sosyete camiasındaki arkadaşlarından Alev hanımın partisi için organize yapmaya gitmek üzere evden ayrıldı."
Çatalımın ucun da ki domatese bakarken, yine aklım da o düşünce vardı. Her zaman güne annem ile babam ile başlarsam, her şeyin güzel olacağına dair bir inanç vardı içim de, kuytu köşe de bir yer de kalmıştı öylece.
Beni fazlasıyla seven, hissettiren bir ailem olsa da ben her zaman daha fazlasını isterdim. Sevgiye doyum yoktu benim lügatimda.
Ağzıma götürdüğüm son lokma midem de tuhaf bir his meydana getirince, çatalımı tabağımın kenarına bırakarak çantamı alıp evden çıktım.
Kapı da beni bekleyen şoförümü gördüğüm de, gözlerim evin arka tarafın da ki garaja kayıyordu istemsizce. Henüz on sekiz yaşıma görmediğim için beni garaj da bekleyen minik bir canavarım vardı.
Başımı garaj dan çevirdiğim de, arabanın benim için açılan kapısın dan içeriye geçerek, çantamı yan tarafımda ki boşluğa bırakıp, için den yalnızca telefonumu ve kulaklığımı aldım.
Yolu çekilir bir hale getirmek için müzik listelerimin arasın dan Shakira yazılı listeye tıkladım.
Türkçe şarkı dinlemek anlamsız geliyordu bana, etrafım da ki herkes günün yirmi dört saatini Türkçe konuşarak geçirirken, bir de kendimi dinlendirmek için Türkçe şarkılar dinleyemezdim.
Yabancı şarkı dinlerken kendimi onların yaşadığı ülkelere götürüyor, kendimi mutlu ediyordum.
On sekiz yaşıma girdikten sonra dünya turuna Lâra ve Hazal’la birlikte çıkmayı planlıyordum.
Annem ve babam bu teklifimi işlerinin yoğunluğuyla nazikçe ret edeceğin dolayı, repertuarıma bile almıyordum böyle bir ihtimali.
Başımı arkaya doğru koltuğun başına yaslamış, camın açık olan kısmın dan içeri giren hoyrat rüzgarın yüzüme çarpmasına müsaade ederken, saçlarım rüzgarla uçuşuyorlardı.
Kulaklarıma dolan müziğe eşlik etmek için ağzımı açtığım esnada, müzik kesilerek ekran da Hazal'ın kocaman gülümseyen fotoğrafı çıkmıştı.
Hazal'ın bu fotoğrafını ne zaman görsem mutlaka istem dışı gülümser, ve içime yayılan pozitif enerjiyi ilkelerime kadar hissederdim.
Telefonu açıp Hazal'ın o cıvıl cıvıl sesi kulaklarıma dolduğun da, ne kadar şanslı olduğumu bir kez daha fark ettim. Böylesi bir dost herkesin başına gelmeliydi kesinlikle.
"Masal neredesin? Yalnızlıktan ölmek üzereyim, ölüm sebebi olarak Masal'ın yolunu beklerken öldü dersiniz"
"Hazaaaal Sabah sabah bu enerji ne allah aşkına!"
"Ay Masal kolej de bir olay patladı sorma"
Hazal'ın yüz seksen derece dönüş yapan hali beni her ne kadar şaşırtsa da, aslında bu duruma alışkındım.
"Ne oldu Hazal?"
"Ne olmadı ki?"
"Söyleyecek misin?"
"Sen gel, benim sana anlatacağım bomba haberlerim var"
"On beş dakika sonra ordayım bahçe de bekle beni"
"Bekliyorum bebeğim yalnız sıkıntı var"
"Ne sıkıntısı?"
"Şu burslular iyice canımı sıkmaya başladı."
"Bak tatlım zaten onlara kim hangi akılla burs verir bilmiyorum ama, onların bu kolej de okumaya ne zekaları ne de çapları yetmez. Gitmeleri yakındır. "
"Bak ama sana söylüyorum şu burslu serseri patlak vermek üzere"
"Kim Yağız mı? Yapma Allah aşkına o kim ben kim? Elle tutulur bir iticiliği var öncelikle"
Hazal sesini bir ton fesatlığa doğru kaydırıp konuştu.
"Acaba hafif bir hoşlanma falan var da egomuzla ezmeye mi çalışıyoruz?"
"Güldürme beni Hazal, o burslu serseri benim gözlerime bile bakmaya cesaret edemiyor. Ayrıca o üst sınıf unuttun mu?"
●●●
Arabanın fren yapması ile kolejin bahçesinde olduğumuzu farkına varırken, kulaklıklarımı ve telefonumu çantama koyarak açılan kapıdan dışarıya çıktım.
Etrafıma baktığım da bir kaç metre öte de ellerini göğüslerinin altından bağlamış Hazal, beni bekliyordu.
Yüzüme düşen saçlarımı bir el yardımıyla arkaya doğru savurup, kendinden gayet emin, havalı bir edayla Hazal'ın yanına yaklaştığım da bir gurup erkeklerin fısıltıları kulağıma ilişiyordu.
Rahatsız oluyor muydum?
Hayır. Çünkü onlar bana göre gayet doğal bir tavır sergiliyorlardı.
Ve ben bun dan ötürü rahatsızlık hissetmiyordum.
En fazla havama hava katarlardı.
Kısaca özet şu ki, dünya Masal Güney'in etrafın da dönüyor.
Sırtım da hissettiğim sıcacık kollar ile çepeçevre sarılırken, kulağıma dolan Hazal'ın sesi bir orduyu yönetebilecek kadar gür çıkıyordu.
"Masal ne oldu inanamazsın!"
Hazal'ı kollarım dan ayırırken, tek elimle kulağımı tutuyordum.
"Hazal gerçekten bu ses sen den çıkmış olamaz"
"Sen de bun derece itici olamazsın"
"Ben ve itici olmak, biraz saçma bir cümle oldu. Nihayetin de şu an bulunduğumuz bahçe de bana bakmayan tek erkek var ki, oda sana bakıyor.."
"Sabah sabah yine iyisin bakıyorum."
"Standart Masal işte Hazal"
Hazal'ın koluma girmesiyle kolejin kapısına doğru ilerlerken, adımı seslenen Hakan amcayı duyduğum da arkama döndüm.
"Masal hanım"
Hakan amca ceketinin önünü iliklemiş, kaşlarını kaldırmış bana sesleniyordu.
Hakan amcaya doğru dönerken, karşım da ki bankta oturan ikiliye takıldı gözlerim. Hazal'ın anlatacağım dediğim olay tam olarak buydu sanırım. Şu sıralar gözlerini ben den alamayan "Burslu serseri" ve yanın da ki arkadaşıyla oturmuş, beni dikizliyorlardı.
Yeni bir eğlence daha bizi bekliyordu aslında.
"Masal tatlım"
Kolum da hissettiğim sıcaklıkla gözlerimi ikilinin üzerin den çekerek, Hazal'ın ikazıyla Hakan amca ya çevirdim.
"Efendim Hakan amca"
"Masal Hanım, Buket Hanım akşam olacak olan partiye sizin de gelmenizi istediğini belirtti.
Akşam için program yapmayacakmışsınız."
Annem hiç hoşlanmadığım şeyleri yinelerken, sinirle gerilen parmaklarımı esneterek, Hakan amca ya cevap verdim.
"Ben Hazal’la döneceğim almaya gelmene gerek yok Hakan amca"
"Peki efendim nasıl arzu ederseniz. "
Hazal'ın beni yönlendirmesiyle Kafeye girmeden önce son kez başımı çevirip, arkamız dan gelen Burslu serseriye baktım.
Eğer bu bir eğlence olacak ise tadın da olmalı, ve onu ağıma düşürmeliydim.
Masalar dan birisine oturduğumuzda Hazal iki tane kahve alıp geldi.
Şu an sinirlerimin yatışması için kesinlikle kafeine ihtiyacım vardı.
Ellerimi saçlarımın arasına daldırıp, arkaya doğru savururken, akşam annemin o hiç görmekten hoşlanmadığım arkadaşlarının arasına girecek olmanın verdiği rahatsızlığı yaşıyordum.
Hazal'ın beni sakinleştirmek adına konuşmaya başlayacağını anladığım da, öncelikle atılarak konuşmaya başladım..
"Hazal annemin emri vaki yapmasın dan artık çok sıkıldım. Hayatımı, günlerimi, saatimi, dakikalarımı onun planladığı gibi geçirmemi istiyor sürekli. "
Hazal kaşlarını havalandırıp, kahve bardağını iki eliyle kavrayıp bana bakarak konuştu.
"Masal, akşam birlikte gidip bir kaç saat sonra dönsek?"
"Yine mi?"
"Yani evet, başka bir fikrin var mı?"
Bu soruya gözlerimi devirerek sinirlendiğim de, stres yaptığım da sergilediğim hareketi yineleyerek, ellerimle boynumu ovuşturdum.
Kahvemin son yudumunu alırken kafeye yeni giren kıza takıldı gözlerim.
Kolumla Hazal'ı dürtükleyerek gösterdim.
"Hazal"
"Efendim"
"Şu hani kafeye yeni giren kız var ya"
"Hangisi şu aptal sarışın mı?"
"Hayır, yapay kızıl."
"Evet gördüm ne olmuş ona?"
"Şu sıralar gözlerini alamıyor."
"Kim den?"
"Of Hazal bir kere de anlasan keşke"
Hazal elinde ki kahveyi masaya bırakıp, bana dönerek sinirle konuştu.
"Sen de bir defa düzgün ifade etsen keşke"
"Şu yapay kızıl diyorum bir kaç gündür gözlerini alamıyor Yağız dan"
Hazal gürültülü bir kahkaha atıp, dikkatleri üzerine çekerken bana doğru eğilerek fısıldadı.
"Yağız ve Sedef çifti ne ironi ama"
●●●
"Sen şimdi ciddi ciddi bu oyunu oynamakta kararlısın yani? "
Sıkıntıyla nefesimi içime çekerek, başımı öne ve arkaya doğru sallamak suretiyle onay verdim.
"Madem eminsin bu kadar o zaman kaçamak bakışlar atarmış gibi yap. Ya da direk kur yap"
"Abartıyor musun Hazal? "
"Hayır, eğer oynayacaksın bu oyunu kurallara uymak zorundasın Masal"
"Pekâlâ, kabul ediyorum"
Hazal ile birbirimize göz kırparken, bir yandan oynayacağımız oyunun keyfini şimdiden yaşamaya başlamış kahkaha atıyordum.
Ama şu an yapmam gereken bir şey vardı. Kendimden emin adımlarla sınıftan çıkıp, koridor da ilerlerken merdivenlerden çıkan “Burslu serseri” yi gördüğüm de, kafam da tasarladığım şeyi uygulamaya koyuldum.
Merdivenlerden inmeye başladığım da, ben den bir kaç basamak altta olan Yağız'ın görüş alanına girmiştim.
Tam yanım dan geçeceği esnada alnında gördüğüm küçük sıyrıkla işimin daha kolay olacağını fark ettim.
Omuzumla ona sertçe çarptığım da küçük bir sarsıntı yaşamış, tutunacak bir yer bulamadığı için sendeliyordu.
Arkasın dan gelen Emre, "Naber Yağız" diyerek sırtına vurunca dengesini sağlayamayıp, merdivenin kabzasına çarptı başını.
Bir şey olmadığını varsayarak kolun dan destek verircesine tutup, fısıldadım.
"İyi misin?"
Emre, gördüğü manzarayla şaşırmış olacak ki, ağzı bir metre açık bizi izliyordu.
"Sağol iyiyim"
Ben eğer bir oyun oynayacaksam bu yolda benim için her şey mubahtı.
Elimi az önce gördüğüm alnın da ki sıyrığa koyarak konuştum.
"Sanırım benim yüzümden oldu, kusura bakma"
Yağız bana tuhaf tuhaf bakarken elimi alnın dan çekip, yapay bir üzgün görünümü sağlarken, kesinlikle usta bir oyuncu olduğum için kendimi tebrik ediyordum.
"Önemli değil"
Önüme düşen saçlarımı arkaya doğru atıp kendimi sabitlediğim de, koridorun başında zafer edası ile baş parmağını kaldırıp "Bravo" diyen Hazal'ı gördüm.
Gün boyunca uzaktan Burslu serseri ye kur yaparak, göz teması kurarak, sahte tebessümlerle umutlandırarak geçirdim.
Okul çıkışın da Hazal’la birlikte bizi almaya gelen arabaya doğru ilerlerken konuşuyorduk.
"Masal sence işe yaradı mı dersin?"
"Elbette. Üç vakte kadar peşime düşmezse ben de Masal Güney değilim."
"Ovv çok iddialıyız"
"Masal"
Hazal'ın sözü üzerine kahkaha atarken, ismimi duyduğum da olduğum yer de durup, zaferle gülümsedim. Burslu serseri bana sesleniyordu.
Yanım da yürüyen Hazal'a doğru dönerek kulağına fısıldadım.
"Şapşal aşığın vakti doldu, anlaştığımız gibi oyun vakti! "
Arkamı dönüp, Yağız'a doğru bakarak kaşlarımı kaldırıp soru soran gözlerle baktım. Tedirgin ve bir o kadar heyecanlı adımlar ile önüme doğru geldiğin de, kaşlarını çattığı için kırışan alnının sağ tarafın da ki yara dan kırmızı bir sıvı belirmişti.
Her ne kadar bana seslenen o olsa da, ilk cümleyi kuracak kadar cesaretinin olmadığının farkındayım.
Nede olsa ben "MASAL GÜNEY' im!
Benim karşıma kimler kimler geldi ama, Burslu serseri kadar kör cesareti olan, reddedileceğini bilen birisi ilk defa çıktı.
Tam önüme geldiğin de ilk cümleyi kurdum.
"Evet Yağız"
Adını bildiğim için onun farkın da olduğumu hissettiğinden dolayı, oyunum daha güzel ilerliyordu.
"Ben müsaitsen biraz konuşabilir miyiz diyecektim"