Bölüm 15

3044 Words
Küllerin Altında Gözlerimi açtığımda, sert bir yüzeye çarpmış halde, yerde yatıyordum. Başım zonkluyordu, ciğerlerime dolan hava o kadar ağırdı ki, nefes almak bir işkenceye dönüşmüştü. Boğazıma kadar yükselen toz bulutlarının arasından etrafımı görmeye çalıştım. Havada asılı kalan ince kül tabakası, gözlerimin yanmasına neden oluyordu. Titreyen ellerimi yere bastırarak doğrulmaya çalıştım ama parmaklarımın altında hissettiğim şey… toprak değildi. Bu… küldü. Yavaşça avuçlarımı açtım, parmaklarımın arasından gri tozlar süzüldü. Gökyüzüne baktım ama orada ne bir güneş ne de bir yıldız vardı. Sadece ağır, kasvetli gri bir boşluk uzanıyordu. Ufuk çizgisi bile yoktu, sanki dünya sona ermiş ve geriye sadece bu sonsuz küller kalmıştı. Ayağa kalkmaya çalışırken, dizlerim titredi. Düşmemek için bedenimi zorladım ama havadaki yoğun kül ve dumandan dolayı her hareketim yavaşlamış gibiydi. Burada zaman bile farklı işliyordu. Karan. Onu aramak için panikle etrafıma baktım. Ve yanımda… Karan yatıyordu. Hareketsizdi. Birkaç saniye boyunca sadece nefesini dinledim, gözlerimi göğsünün hafifçe inip kalkışına kilitledim. Ama bu yetmedi. İçimde yükselen korkuyu bastıramadan dizlerimin üzerine çöktüm ve onu sarsmaya çalıştım. “Karan!” Hiçbir tepki vermedi. Boğazıma düğümlenen panikle elimi boynuna götürdüm, derisinin altındaki nabzını aradım. Soğuk değildi. Nabzı hâlâ vardı. Ama garip bir şekilde… bu yetmiyordu. O burada ama değilmiş gibi. Havadaki garip yoğunluğu fark ettim. Sadece soğuk veya boğucu değildi, bundan daha fazlası vardı. Havadaki bir şey Karan’ı uyandırmamı istemiyordu. Sanki buranın yasalarını bilmiyorduk. Sanki bu dünyanın, bizim bildiğimiz dünyayla hiçbir bağlantısı yoktu. Ayağa kalktım, çevreme bakındım. Ama gördüğüm manzara midemin düğümlenmesine neden oldu. Burası canlı değildi. Burası bir orman değildi. Bir şehir de değildi. Burası ölüydü. Her şeyin üzerini örten kül, havadaki o rahatsız edici sessizlik, hiç esmeyen rüzgâr… Burası bir mezarlık bile değildi. Çünkü bir mezarlıkta bile ölülere ait anılar olurdu. İnsanlar yas tutar, kayıplarını hatırlardı. Ama burası… Burada hiçbir şey hatırlanmıyordu. Hiçbir şey… yaşamamış gibiydi. Ama garip olan şuydu: Bu yer… tanıdıktı. Buraya daha önce geldiğimi hatırlamıyordum. Ama burayı biliyordum. Ve bu his, içimdeki korkuyu ikiye katlıyordu. Ayaklarımın altında ezilen küllerin sesi, bu ölü dünyanın tek yankısıydı. Sessizlik, üzerime bir örtü gibi kapanıyordu ama ben burada durup bekleyemezdim. Burası benimdi. Ama nasıl? Gözlerimi devrilmiş sütunlara, kırılmış heykellere diktim. Bir zamanlar ihtişamlı olduğu her hâlinden belliydi ama şimdi… sadece unutulmuş bir harabeydi. Burası neydi? Bir şehir mi? Bir tapınak mı? Yoksa bir mezar mı? Beynimin içinde bir yankı dolaştı, ama netleşmiyordu. Burayı biliyordum, ama hatırlamıyordum. Ve Karan hâlâ uyanmıyordu. Diz çöküp yüzüne baktım. Derin bir uykuda gibiydi. Ama bu bir uyku değildi. Bu yer onu tutuyordu. Öylece bırakamazdım. Ama cevapları bulmadan onu buradan çıkaramazdım. Buraya bilerek getirilmiştik. Birinin ya da bir şeyin planının bir parçasıydık. Ama neden? Burada bir çıkış olmalıydı. Ve bu sefer… onu bulacaktım. Karan hâlâ uyanmıyordu. Gözlerinin altındaki koyu halkalar, bu yerin etkisini açıkça gösteriyordu. Derin bir nefes alıp, yavaşça onun yanına diz çökerek yüzüne baktım. O an, her şeyin ne kadar değiştiğini hissettim. Karan’ın cildi, eskisinden çok daha solgundu. Sanki bu yerin varlığı, onun hayatını emiyor gibiydi. Bir şekilde, burası onu içine çekiyor, varlığını silip yok ediyordu. Bir an için, tüm vücudumu saran bir korku dalgası içimi kapladı. Burası canlı değildi, ama Karan… Karan hâlâ bir parçasıydı. Hâlâ, bu yerin varlığını tamamen alıp götürmesine izin veremezdim. Onu burada bırakamazdım. O, hem geçmişimdeki, hem de geleceğimdeki en önemli şeydi. Onu kaybetmek… bunun, benim için ölümden de kötü olacağına inanıyordum. Ellerimi, titreyen parmaklarım arasında güç bulmaya çalışarak, Karan’ın omuzlarına koydum. Sertçe sarstım. “Karan! Uyan!” diye seslendim. Sesi, boğazımda yankılanan bir hıçkırığa dönüştü. Ama bir an hiçbir şey olmadı. Her şey donmuş gibiydi. Nefesim hızlandı, kalbim çırpınan bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Ve sonra, beklediğim o an geldi. Karan’ın gözleri yavaşça açıldı. İlk başta, bir an için, her şeyin normale döndüğünü düşündüm. Ama bir saniye sonra, gözlerinin içindeki o değişimi fark ettim. Tanıdık, kahverengi gözlerinin yerine, küllerde yanmış kömür parçaları gibi simsiyah bir karanlık vardı. O gözler… artık Karan’a ait değildi. Onların derinliklerinde, anlam veremediğim bir şey vardı. Sadece… bir boşluk. Bir şey söyleyecektim ama kelimeler dilimde dondu. Kelimelerim, boğazımda bir yumru gibi takılı kaldı. Karan’ın gözlerine bakarken, bir yandan da içimi saran korku, daha da büyüyordu. Karan gülümsedi. Ama bu gülümseme… Onun gülümsemesi değildi. Bu, başka bir şeydi. Bir çeşit karanlık gülümseme. Beni tanıyan ama bir o kadar da tanımayan bir gülümseme. Ve o an, bütün tüylerim diken diken oldu. İçimdeki her şey, her bir hücrem, bu gülümsemeyle birlikte bir anda hareketsizleşti. Bir anlığına, kendimi tamamen yabancı bir yerde, tamamen yabancı biri olarak hissettim. Karan’ın değişen hali, her şeyin ne kadar kötüye gittiğini, belki de asla geri dönmeyeceğimizi gösteriyordu. Çünkü burada, bu yerin içinde, Karan da değişmişti. Ve ben… değişimden, bilinçli ya da bilinçsizce kaçmıştım. “Beni neden uyandırdın?” dedi, sesi garip bir yankıyla çıkıyordu. Kelimeleri birbirine karışmış gibiydi, sanki her birinin başka bir ağızdan dökülüyormuş gibi. Ama bir şey vardı—bu, Karan’ın sesiydi. Gerçek Karan’ın sesiydi. Fakat bir farkla: Karan’ın içindeki ruhu tanımadığım bir boşluk, bir karanlıkla boğuyordu. Onun yerine, şimdi… başka bir şey vardı. O an, her şeyin altı üst oldu. Gerçek Karan bu değildi. O tanıdık sıcak bakış, o derin kahverengi gözler—şimdi sadece bir yansıma gibi kaldı. Onun içinde… bir başka varlık vardı. Sanki Karan’ın bedeni, bilinçli bir şekilde boşaltılmış ve içi başka bir şeyle doldurulmuş gibiydi. Ve o şey, şu anda beni gözlemliyordu. Yavaşça geri çekildim, ama her hareketimde, bana doğru bir adım daha attı. O adım, hem bir yaklaşma hem de bir tehdit gibiydi. O hareketimi fark etti. Başını yana eğdi, sanki beni anlamaya çalışıyormuş gibi. Ama bu bakış, Karan’a ait değildi. Karan’ın gözlerinde, her zaman gördüğüm güveni, sıcaklığı ve insanlığı hissederdim. Ama şimdi… hiçbiri yoktu. Bir an, her şey dondu. İçimi, korkunun soğuk bir dalgası sardı. Karan neredeydi? O, gerçekten burada mıydı, yoksa bu şey sadece onun suretini mi almıştı? İçimde, derin bir boşluk yankılandı—Karan’ı kaybetmek, onu bu karanlık yerin içinde terk etmek. Bütün vücudumu buz gibi bir korku sardı. Bu yer, onu aldı mı? Onun ruhunu, bedenini yuttu mu? Eğer öyleyse, ben onu geri almalıydım. Ne pahasına olursa olsun. Ama önce… burada beni bekleyen şeyi durdurmam gerekiyordu. Çünkü burada, bu yerin içinde, başka bir şey vardı. Ve bu şey, sadece Karan’ın bedeniyle şekil almış bir varlık değildi. O, çok daha fazlasıydı. İçimdeki o his, karanlık bir bilgelik gibi bana söylüyordu: Bu sadece bir başlangıçtı. Ama bu, benim için son olamazdı. Bana Karan’ın suretinde bakan şey, bir adım daha attı. Sessiz ama tehditkar bir şekilde. O an, içimdeki her şey devrildi. Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Geri çekilmeyecek, korkmayacak ve savaşacaktım. Savaşmaya hazırdım. Buradan çıkacağız. Gerçek Karan’ı geri alacağım. Ve bu kül yığınına gömülmeyeceğim. Ne olursa olsun. Gözlerimi, Karan’ın gözlerindeki o derin boşluktan ayıramıyordum. O boşluk, bir kara delik gibi her şeyimi içine çekiyordu. Derin, siyah bir karanlık vardı. Ama bu karanlık, korkutucu değildi. Onun yerine, içinde hapsolmuş bir şey vardı. Bir şey, varlık olarak değil de, bir yansıma gibi bir yerlerde gizliydi. Beni izliyordu, ama bu şey Karan değildi. Bunu her hücremde hissediyordum, her sinirimde, her kalp atışımda. Karan’ın sesiyle konuşuyordu ama tonu yabancıydı. İçinde sanki yankılanan başka sesler vardı. Her kelimesi, zihnimin derinliklerine işlemeye başlıyordu, sanki başka bir varlık tarafından benim içime bırakılmış gibiydi. “Beni neden uyandırdın?” dedi, sesi taş duvarlara çarpıp yankılandı. Her kelime, sanki zamanın ve mekânın sınırlarını zorlayarak, doğrudan ruhuma işliyordu. O an anladım. Bu şey, Karan’ı benden almıştı. Onun bedeni, onun sesiyle dışarıya çıkıyordu ama içindeki varlık… o bambaşkaydı. Her şeyin bana ait olduğunu düşündüğüm bu dünyada, bu yer, bu an… tamamen yabancıydı. Ve ben, onu geri almak zorundaydım. İçimdeki öfke ve kararlılık bir yelken gibi şişti. Gözlerimi, o boşlukta kaybolan gözlerden ayırmadan, kaslarımı gerginleştirerek bir adım attım. Ayaklarım yerle adeta yapışmış gibi hissetsem de, her adımda bir şeyler daha belirginleşiyordu. Karan’ın vücudunu kontrol eden varlık, ilgisini çekmiş gibi başını yana eğdi. Bir sessizlik hüküm sürdü, ama bu sessizlik, her şeyden daha gürültülüydü. “İlginç. Korkmuyorsun.” dedi. O an, içimdeki soğuk daha da derinleşti. Buz kesmişti her şeyim, ama bir şey vardı—bunu durduramazdım. Korku, beni geçemezdi. Çünkü artık Karan’a daha yakın olmalıydım, onun kaybolmuş ruhunu geri almalıyım. “Karan nerede?” diye sordum, sesim düşündüğümden daha sert, daha kararlı çıkmıştı. Soruyu bile tam olarak anlamıyordum belki de, ama içinde taşıdığım his, kelimeleri yönlendirdi. Her şeyin merkezine yerleşmiş olan o hırsı, içimde büyütüyordum. Bana ait olmayan bir kahkaha attı. Bu gülüş, Karan’a aitti ama aynı zamanda… değil. Gözlerinde neşe yoktu, sadece o acımasız, sinsi tını vardı. “Onun burada olmadığını kim söyledi?” diye yanıtladı. Sesi, bir rüzgar gibi her köşeyi dolaştı. O an, tüm dünya durdu. Her şey, bir anda daha büyük, daha derin bir boşluğa dönüşmeye başladı. Elini kaldırdı, göğsüne vurdu. O an kalbim duracak gibi oldu. Parmaklarını, kapalı yumruğunun üzerinde gezdirdi. Bir jest, ama bu jest, her şeyin sona erdiğini ilan eder gibi sertti. “O burada,” dedi, ama o an… o an, bu dünya o kadar gerçeğe yakın ve o kadar uzaklaştı ki. Ve sonra ekledi, “Ama artık benimle.” Bütün kanım çekildi. Sanki kalbim bir anlığına durdu ve sonra yeniden atmaya başlamadan önce, derin bir boşlukta yankılandı. Bunu hissediyordum. Karan’ın içindeki o şey, vücudunu tamamen ele geçirmişti ve şu an bana bakarken, o ruhu bir parça daha kaybediyordum. Her şey, ona ait olan her parça, elimden kayıyordu. Karan’ı kaybetmek, tüm dünyamı kaybetmek gibiydi. Bu şey… Karan’ı içinde tutuyordu. Onun ruhunu, bedenini bir kafeste hapsedecek kadar güçlüydü. Karan’ın gözlerindeki o karanlıkla, kendi içimdeki her şey çözülüyordu. Korku, öfke, hüzün… her şey birbirine karışıyordu. Ne yapabilirdim ki? Ona ulaşmak için her şeyi denemiştim. Ama bu varlık, her şeyin içinde, her anın bir köşesine sızmıştı. Onu kaybetmemek için dişlerimi sıktım. Gözlerim, Karan’a, onun kaybolan ruhuna odaklanmıştı. Ama buna engel olamıyordum. Bütün gücümü toplayıp, nefesimi derin bir şekilde içime çektim. Bu, yalnızca onun için değil, kendi varlığım için de bir savaş olacaktı. “Onu serbest bırak.” dedim, sesi titrek ama kararlıydı. Sesim, içimdeki o soğuk öfkenin yankısı gibiydi. Bunu bir emir gibi söyledim. Ama o an, ne kadar güçlü olursam olayım, bunun bir tehdit olmaktan çok, bir çığlık olduğunu fark ettim. Her şeyin son bulmasını istemiyordum. Bana baktı. Bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra… güldü. Bunu bekliyordum. O gülüş, bir kükreme gibiydi. Bu, Karan’ın ağzından çıkan bir kahkaha değildi. O gülüş, ona ait olmayan bir sesle, sanki her şeyin altını o kazıyormuş gibi yankılandı. “Beni yenebilirsen.” dedi, sesi alaycı ve soğuk. Sözleri, zihnime saplanan bir hançer gibi içimde yankılandı. Bu bir meydan okumaydı. Ve o an… karanlık üzerime çöktü. ⸻ Beni vuran şeyin ne olduğunu göremedim. Sadece bir anlık bir karanlık, bir soğuk rüzgar gibi hissettim. Bir anda vücudumun kontrolü kayboldu. Ne olduğunu anlayamadan duvara savruldum. Sırtımdan taşlara çarparken ciğerlerimdeki hava boşaldı, ağzımdan bir çığlık çıkmadı; sadece acı, her şeyin içinde bir yankı gibi yankılandı. Dizlerimin üstüne düştüm. Her şey bulanıklaştı. Ama tek bir şey vardı; hemen ayağa kalktım. Yavaşça ama kararlı bir şekilde. Ne olursa olsun, bu bitmeyecekti. Çünkü ben, ölmemek için varım. Beni öldüremezsin. Beni yenemezsin. Ben yanmam. Ellerim birden alev aldı. Ateş, her şeyim olmuştu. Elimdeki gücü hissettim, her bir parmak ucumda yükselen alevleri. Sanki bir anda içimdeki ateş, dışımı da sarıp sarmalamıştı. Artık hiçbir şey durduramazdı beni. Hiçbir karanlık, hiçbir varlık. O şey, Karan’ın vücudunu kontrol ediyor olabilir, ama benim de bir gücüm vardı. Karan’ın içindeki o gölgeyi, karanlığı tekrar alacaktım. Ona doğru atıldım. Adımlarım, her an artan bir hızla atıldı. Ne kadar hızlı olursa olsun, ben bir kez başladım mı durmazdım. Bu savaş, ne kadar uzun sürerse sürsün, bittiğinde galip ben olacaktım. Ama bu defa fark ettim. Sürekli kaçmak, sürekli bir döngü içinde savaşmak istemiyordum. Her şey, her hareket bir kayıp gibiydi. Her adım bir kayıp. Savaşmayı değil, sonlandırmayı istiyordum. Sürekli kendimi savunmak, her defasında bir adım geriye çekilmekten bıkmıştım. Bu defa… bir son olmalıydı. Ve buradan çıkacaktık. Ne pahasına olursa olsun. Alevler ellerimden fışkırdı, tapınağın karanlığını parçalayan altın renkli bir ışık gibi. Gözlerimdeki ateş, her şeyin önünde bir duvar gibi yükseliyor, karanlık her geçen saniye yok oluyordu. Ama bu kez fark ettim, Karan’ın bedenini ele geçiren şey çok farklıydı. Çok hızlıydı. Sanki bu varlık, hızını havadan alıyordu. Geri çekildi; hareket etmeden kayar gibi ilerliyordu. Bir an duraksadı, Karan’ın gözleri… onların içindeki boşluk, Karan’a ait olmayan bir şeyle yer değişmişti. O an, bu savaşta sadece ben değildim. Karan da savaşıyordu. Bir soğuk fısıltı, derinlerden, karanlığın en karanlık köşesinden geldi. “Güzel,” dedi o şey, sesi sanki bir yankıydı. “Alevini hissettim.” Ve kayboldu. Bir anda, her şeyin sessizliğine dalıp gitti. Hemen ardından, tam omzumun arkasında inanılmaz bir darbe hissettim. Her şeyin içinde sadece bir boşluk vardı. Geriye dönüp bakamadan, bedenim ileri doğru savruldu. Gözlerim bulanıklaştı, ciğerlerimdeki hava kayboldu. Ama bu sefer düşmedim. Havada döndüm, bedenimi çevirdim, ve hemen karşılık verdim. Ellerim, alevlerin kaynağına dönüştü. Ateşim, dört bir yana patladı, olduğu yerde alevler yükseldi, her yeri yutmaya başladı. Ve o şey—ilk kez geri çekilmek zorunda kaldı. Ama hemen hemen hiçbir şey değişmedi. O, hızla kayarak geri çekildi, karanlık bir gölge gibi. Ama o an, bir şey fark ettim. Karan’ın gözleri, o korkunç karanlıkla dolmuş gözler, bir saniyeliğine bana odaklandı. Bir anlığına. Sadece bir saniye, bir an… Karan’ın gözlerinde, bana dönmüş bir umut ışığı vardı. Onun gözlerinde… kendi ışığım vardı. Ama sadece bir saniye. Sonra, o karanlık tekrar her şeyi sardı ve Karan kayboldu. Hayır. Ben buna izin vermeyeceğim. Ayağımı yere sertçe vurdum, toprak ve taşlar altımda titreşerek çatladı. Hava sıcaklıktan bükülüyor gibiydi, sanki zaman bile bu alevlerin etkisi altındaydı. Etrafımı ateşle sardım, her bir yanımda alevler dans ederken tapınağın taşları çatladı ve toprak sızlayan bir uğultuyla titredi. Gölge, sanki bir duvara sıkışmış gibi geriye çekildi. Bu, benim fırsatım olmalıydı. Derin bir nefes aldım, vücudumda yankı yapan her bir titreşim, içimdeki ateşi daha da güçlendiriyordu. Karan’ın sesi—gerçek Karan’ın—belki de her şeyin ortasında, o gölgeyi kıracak tek şeydi. “Karan, beni duyabiliyor musun?” diye fısıldadım. Sözlerim, karanlıkla dolu tapınakta yankılandı. Gözlerim, kararmış bu boşlukta bir umut aradı. Gölge, bir anlığına duraksadı. Bir saniyeliğine, bir boşluk vardı; bir çatlak. İçinde sıkışmış olanın hâlâ savaştığını hissedebiliyordum. Karan. O, orada bir yerdeydi, hala direniyordu. Ama gölge varlık hızlıca üzerine atıldı. Varlığın gövdesi neredeyse havada kayıyordu, ama ben buna izin veremezdim. Ellerimi hızla kaldırdım, tüm gücümü toparlayarak. O an, bana doğru kayarak gelen gölgeyi yakaladım. Ellerim, bir an için ona değdiği an—gözlerimin önüne, Karan’ın zihninden çığlık çığlığa düşen görüntüler yağdı. O an, her şey değişti. Bir tapınak değildi bu. Bir mezardı. Bir mezar ve içindeki o korkunç sessizlik. Karan’ın zihninin derinliklerinde bir kafes vardı—soğuk, karanlık bir kafes. O kafeste, yalnız bir ruh vardı. Karan’dı. Ama orada, yalnızdı. Bir vurgun gibi hissettim, kalbimde bir boşluk açıldı. O an, o yerin içine çekildim, onun yalnızlığını hissettim. Karan’ı dışarı çıkarmak için tek bir şansım vardı—ve bu şans, sadece bu anın içindeydi. ⸻ Gözlerimi açtığımda, bambaşka bir yerdeydim. Burası bir boşluktu, ama hiçlik gibi değildi. İçinde bir şeyler vardı; sanki her şey sıkışmış, hapsolmuştu. Bir alanın içinde, hapsolmuş bir zaman gibi. Etrafımda hiçbir şey yoktu, sadece bir boşluk—ama tıkalı, kapalı bir boşluk. Ve tam karşımda, Karan vardı. Bağlıydı. Bilekleri ve ayakları, simsiyah zincirlerle sarılmıştı. Zincirler, vücudunun her yerinde karanlık izler bırakıyordu, bir zamanlar özgürlüğüyle tanınan vücudunun şimdi bu zifiri karanlık içinde nasıl esir olduğunu görmek, içimde keskin bir acı yarattı. Ama Karan’ın gözlerinde korku yoktu. Sadece beni izleyen bir sessizlik vardı. Sadece… ben vardım. Karan, yavaşça başını kaldırdı, ve gözleriyle beni inceledi. Sesini duyduğumda, kulaklarımda yankılanan fısıldayış, bir zamanlar bildiğim Karan’ın sesinden çok farklıydı. “Buraya nasıl geldin?” diye fısıldadı. Sesinde bir umutsuzluk yoktu, sadece bir tür kayıtsızlık vardı—sanki benim burada olmamın bir anlamı yoktu. Adım attım. Bir adım daha. Zincirler, bir anda hareket etti. Karan’ın bedenini daha da çekti, onu geriye itti, ama ben durmadım. Her bir adım, içimdeki ateşi daha da güçlendirdi. Karan’ı bu karanlık yerden kurtarmalıydım. Ve o an, kulaklarımda fısıldayan başka sesler duydum. “Bu tapınak seni yutacak.” “Onu buradan çıkaramazsın.” “Bu, onun kaderi.” Sesler birbirine karışıyordu, bir anda her taraftan yankılandılar. Ama içimde bir şey vardı, güçlü bir şey—bir direnç, bir inanç. Karan’ı kaybetmek, bu karanlıkta hapsolmak, bu kadere boyun eğmek… Ben buna izin veremezdim. Bunu kabul edemezdim. “Bırak onu.” “Bırak ve git.” Hayır. Ben gitmeyecektim. Her bir fısıldayış beni daha da güçlendirdi. Karan’ı buradan alıp götürmek, ona bir çıkış yolu vermek, onun kaderini değiştirmek—bu benim görevimdi. Bunu yapmalıydım. Karan için, kendim için. “Ben buradayım.” dedim, sesim karanlık boşluktan yankılandı. “Ve seni alıp gideceğim.” Karan, bir an gözlerimin içine baktı. O bakış, yılların yükünü, her şeyin sonsuza kadar kaybolmuş gibi hissedildiği bir bakıştı. Ama gözlerinde bir değişim vardı. Bir umut. Bir ışık. O ışık, sadece bir anlığına belirdi. Sonra başını salladı. Sanki tüm umudunu yitirmiş gibiydi, ama bir parça da olsa o ışığı gördüğünü biliyordum. Ve o an, zincirlerin üzerine doğru yürüdüm. Ellerim, havada yankılanan bir enerjiyle titreşti. Ve zincirleri kırdım. Bir kırılma sesi, sanki zamanın kendisi dehşet içinde parçalanıyormuş gibi duyuldu. Karan’ın vücudu, zincirlerden özgürleşti. Ve tam o an, karanlık bir örtü gibi üzerimize çöken bu yer bir anda ışımaya başladı. Sanki Karan, her bir adımda karanlıkta kaybolan bir yıldız gibi, ışığını geri kazanıyordu. Ve ben… Karan’ı aldım. Bu kez, geri dönüş yoktu. ⸻ Geri döndüğümde, ikimiz de yerdeydik. Zihnim hâlâ karanlıkta çırpınan, kaybolan bir ışığın yankısıyla doluyken, etrafıma bakarken hissettiğim şey bir boşluk değil, bir özgürlük duygusuydu. Artık korku yoktu. O korkunç gölge, o hapseden varlık gitmişti. Karan, nefes nefese bana baktı, gözlerinde hala bir şaşkınlık ve bir tür sükûnet vardı. Yavaşça başını kaldırarak, “Sen… ne yaptın?” diye sordu, sesi kırılgan ama bir yandan da güçlüydü, çünkü ne kadar zarar görse de o, hâlâ dimdik ayakta durabilirdi. Güldüm. İçimden gelen bir rahatlama hissiyle, sonunda doğru şeyi yaptığımı biliyordum. “Seni geri getirdim,” dedim, gözlerimdeki ışık, bu cümlenin verdiği gücü yansıtıyordu. Ve o anda, tapınak sarsılmaya başladı. Taşlar çatladı, duvarlar yıkılmaya, yer yerinden oynamaya başladı. Her şey bir anda kaybolmaya yüz tuttu. Bu, sadece bir kaçış değil, bir sondu. Bir özgürlük başlangıcıydı. Tapınak çökerken, bütün o karanlık, bizi kuşatan o korkutucu güç de yavaşça yok oldu. O gölge, Karan’ın bedenini ele geçiren varlık, artık her şeyin son bulduğu, bu karanlık dünyadan kaybolmuştu. Ve bu sefer, gerçekten çıkmanın zamanıydı. Karan’ın yanında, elini sımsıkı tutarak, bu yıkıntıların ortasında, son bir kez daha gözlerimi kapadım ve hissettim: Buradan gidecektik. Bu defa, gerçekten… buradan gidecektik. Ve sonunda, tapınağın yıkıntılarından kurtulmuş, geçmişin zincirlerinden özgürleşmiş olarak, dışarı adım attık. Bölüm Sonu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD