Küllerden Sonra – Devam
Sıradan Hayata Dönüş
Kahve makinesinin düğmesine bastım, sıcak suyun öğütülmüş çekirdeklerin arasından geçerken çıkardığı o tanıdık sesi dinledim. Gözlerimi ovuşturarak mutfak tezgahına yaslandım. Göğsümde, adını koyamadığım bir ağırlık vardı. İçimde yankılanan bir sessizlik…
Sadece bir rüya mıydı?
Eğer öyleyse neden hala içimde bir boşluk hissi vardı?
Hafızamın kıyısında asılı kalan ama ne kadar uzansam da tutamadığım bir anı gibi.
Derin bir nefes alıp başımı salladım. Belki de sadece yorgundum. Evet, muhtemelen bu yüzden böyle hissediyordum. İş yoğun, uyku düzensiz… Zihnim karmaşayı organize etmeye çalışırken bazı garip imgeler yaratmış olmalıydı.
Saatime göz attım. Daha fazla oyalanamazdım. Ofise gitmem gerekiyordu.
Bütün bunlar önemsizdi. Eğer her şey normalse, hayatıma devam etmeliydim.
Bardağıma kahvemi doldurup içmek için mutfak penceresinin önüne geçtim. Sokağa göz gezdirdim. İnsanlar her zamanki gibi günlük rutinlerini yaşıyorlardı. Hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Dünya, dün nasılsa bugün de öyleydi.
Ama ben aynı değildim.
Bunu hissediyordum.
İçimde bir yerde, çok derinlerde, bir şeyin eksik olduğunu biliyordum. Ama adını koyamıyordum.
Kahvemden bir yudum aldım, sıcak sıvının boğazımdan geçişini hissettim. Normal. Her zamanki gibi. Sıradan.
Ve belki de ihtiyacım olan tek şey buydu—sıradanlık.
Ceketimi alıp dışarı çıkarken kendime bunu tekrar ettim. Bugün bir sürü görüşmem vardı. Danışanlarım benden bekledikleri gibi sakin, mantıklı ve çözüm odaklı olmamı istiyordu. Ben de öyle olmalıydım.
Kendi aklımın bana oyun oynamasına izin veremezdim.
Kapıyı kapatırken, ardımda bıraktığım o garip huzursuzluğu da orada bırakmaya çalıştım.
Şirketin cam kapılarından içeri adım attığımda, sanki burada bir ömür geçirmişim gibi hissettim. Uzun zamandır burada olmadığımı biliyordum ama etrafımdaki her şey, ben hiç gitmemişim gibi görünüyordu. Resepsiyonun yanından geçerken bana her zamanki gibi başıyla selam veren görevli, fotokopi makinesinin başında konuşan çalışanlar, kahve makinesinin yanında ayaküstü sohbet eden meslektaşlarım… Her şey olağandı.
Beni kimse tuhaf bakışlarla süzmüyordu. Kimse, bir haftadır ortadan kaybolduğumu fark etmiş gibi görünmüyordu. Sanki… o kayıp hafta hiç yaşanmamıştı.
Dudaklarımı sıkarak derin bir nefes aldım ve masama yöneldim. Bilgisayarımı açıp e-postalarımı kontrol etmeye başladım. Gelen kutum, genellikle olduğu gibi doluydu. Görüşme talepleri, yeni randevular, birkaç iş arkadaşımdan gelen notlar… Gözlerim, patronumdan gelen mesaja takıldı:
“Umarım dinlenmişsindir. Bu hafta yeni danışanların var, programına ekledim.”
Hepsi bu kadar mıydı? Sadece bu kadar mı?
İçimdeki huzursuzluk dalga dalga yayıldı. Patronumun genellikle ayrıntılara ne kadar önem verdiğini biliyordum. Eğer bir hafta boyunca haber vermeden işe gelmemiş olsaydım, en azından daha ciddi bir şeyler yazardı, değil mi?
Belki de düşündüğüm gibi olmamıştı.
Belki de gerçekten hiçbir şey yaşanmamıştı.
Bu olasılık beni rahatlatmalıydı ama içimde bir yerlerde, adını koyamadığım bir rahatsızlık kıpırdanıyordu. Bilgisayar ekranına bir süre boş boş baktım.
Sonra, telefonumu elime aldım.
Mesaj kutumu açtım.
Ve donup kaldım.
Son konuşmalarım, bir haftadan daha eskiydi.
Sanki aradaki zaman dilimi, var olmamıştı.
Tarihlerin hepsi, kaybolduğumu düşündüğüm haftadan öncesine aitti. Hiçbir çağrı yoktu, hiçbir mesaj yoktu. Telefonumda her şey olağan görünüyordu ama ben, o boşluğu iliklerime kadar hissediyordum.
Sanki dünya, o haftayı unutmuştu.
Veya… sadece ben hatırlıyordum.
Boğazım kurudu. Elimde telefonu sıkarak düşündüm.
Gerçekten bir hafta boyunca burada mıydım? Hiç gitmemiş gibi mi görünüyordum? Ya da belki de… sadece ben kaybolmuştum.
Ama bu mümkün değildi.
Değil mi?
Bir rüya…
Bütün bunlar, beynimin bana oynadığı bir oyundan ibaret olamaz mıydı?
Mantıklı düşünmeliydim. Sonuçta ben bir psikologdum. Beynin, travmayı ve bilinmeyeni nasıl şekillendirdiğini biliyordum. Eğer bilinçaltım bir boşluğu doldurmak için bu tür imgeler yaratıyorsa, demek ki yaşadığımı sandığım şeyler, gerçekte olmamıştı.
Evet. Mantıklı olan buydu.
Derin bir nefes alıp kendimi işe verdim.
Bugün dolu bir programım vardı. Belki de çalışmaya odaklanmak, zihnimdeki karmaşayı dağıtmama yardımcı olurdu.
Sabahın ilk randevusu, altı aydır danışanım olan Ayşe’yleydi. Kendisini anksiyete bozukluğu nedeniyle takip ediyordum. Odaya girdiğinde yüzünde her zamanki gergin ifade vardı.
Ama bu sefer, ben de en az onun kadar gergindim.
Elimde kalem, önündeki dosyayı açtım.
“Sizi dinliyorum, Ayşe Hanım,” dedim ve not defterime odaklanmaya çalıştım.
O anlatırken kelimelerini takip edebiliyordum ama zihnim başka bir yerdeydi.
Kendi düşüncelerimle savaşıyordum.
Her şey normalmiş gibi davranıyordum. Ama değildi.
Çünkü ben, gerçekten buraya ait olup olmadığımı bilmiyordum.
Bütün bu hayat gerçekten benim miydi?
Not defterime baktım. Kalemimin ucu, sayfanın tam ortasında durmuştu.
Ve o an, boğazımda bir düğüm oluştu.
Her şey çok normalse, ben neden bu kadar anormal hissediyordum?
Bir şeyler eksikti.
Ama ben hatırlayamıyordum.
Gün, diğer görüşmelerle geçti. Hepsi normaldi. Danışanlarım hayatlarındaki sorunları anlatıyor, ben ise onları anlamaya ve doğru yönlendirmeye çalışıyordum. Oyunbozanlık yapamazdım. Kendi aklımdaki soru işaretleriyle uğraşmak için vaktim yoktu.
Ama bütün o saatler boyunca, arka planda aynı düşünce yankılanıyordu:
O hafta nereye gitti?
Birinin adını hatırlamaya çalışır gibi… Ama ne kadar uğraşsam da yakalayamadığım bir isim gibi.
Odayı toplarken gözüm masamın köşesine ilişti.
Beyaz bir not defteri.
Üzerinde adım yazıyordu.
Ama ben bu defteri hatırlamıyordum.
Elimi uzatıp kapağını kaldırdım.
Ve ilk sayfada, tek bir cümle yazıyordu:
“Seni hatırlıyorum.”
Nefesim kesildi.
Elimi not defterinin üzerine koydum.
Ama parmaklarımın ucunda… bir sıcaklık hissettim.
Sanki bir zamanlar yanmış gibi.
Ve o an, içimdeki boşluk daha da büyüdü.
Öğle arasında kahvemi alıp dışarı çıktığımda, hava kasvetliydi. Gri bulutlar gökyüzünü kaplamış, güneşin soluk ışığını perdelemişti. Hafif bir rüzgâr esiyordu, ama ben üşümüyordum. İçimde bir ürperti vardı. Sanki bir şey… beni çağırıyordu.
Kendimi rahatlatmak için derin bir nefes aldım, kahvemden bir yudum aldım ve sokakta yürümeye başladım. Ayaklarımın altında asfaltın soğuk sertliğini hissediyordum. Trafik her zamanki gibi yoğundu, insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Ama ben onların arasına karışamıyordum. Çünkü zihnim meşguldü.
Bu sabah işe gelirken de aynı his vardı. Bir şeylerin eksik olduğunu biliyordum, ama ne olduğunu hatırlayamıyordum. Kaybolan bir anı gibiydi. Sadece kenarlarını görebildiğim, ama içini seçemediğim bulanık bir görüntü.
Ve sonra, tam sokağın köşesinde birini gördüm.
Simsiyah bir palto giymişti. Şapkasını düşük tutmuştu, yüzü gölgelerin altındaydı. Hareket etmiyordu. Sadece orada duruyordu.
Ama nedense… onu tanıyormuşum gibi hissettim.
Bir an için zaman yavaşladı. Sesler, arabaların kornaları, insanların konuşmaları geriye çekildi. Kalbim hızlandı. Boğazım kurudu. İçimde bastıramadığım bir dürtü vardı. Ayağım istemsizce bir adım ileri gitti. Ona doğru.
Ama tam o an, biri omzuma dokundu.
Sıçradım.
Arkama döndüm. Karşımda meslektaşım Elif vardı. Kaşlarını çatmış, endişeyle bana bakıyordu.
“Her şey yolunda mı?”
Ağzımı açtım ama bir şey diyemedim. Yüzüne boş boş bakarken, aklım hâlâ arkamdaki adama takılıydı. Hızla tekrar köşeye baktım.
Ama… gitmişti.
Gözlerimi kıstım. Birini mi görmüştüm gerçekten? Yoksa… kafam mı bana oyun oynuyordu?
İçimde rahatsız edici bir his kıpırdanıyordu.
“Elif, az önce orada biri var mıydı?” diye sordum.
O da köşeye baktı. Sonra tekrar bana döndü. “Kimse yok.”
Boğazımı temizleyip başımı salladım. “Önemli değil.”
Ama öyleydi. Çok önemliydi.
Kahvemden bir yudum alıp konuşmayı kapattım. Elif birkaç saniye daha bana baktıktan sonra omzunu silkti ve içeri döndü. Ben ise biraz daha dışarıda kaldım. O adam… ya da hayal gördüğüm şey, neydi?
Bütün gün kendimi toparlamaya çalışsam da, o his peşimi bırakmadı. Sanki bir şey, zihnimin derinliklerine yerleşmişti. Ve ben onu çıkarmayı başaramıyordum.
Ama her şey gece olduğunda başladı.
⸻
Uyuyamıyordum.
Yatağın içinde dönüp duruyordum, ama göz kapaklarımı kapattığım anda, karanlığın içinde beliren bir siluet görüyordum.
O adam.
Köşede duran adam.
Onu tanıyordum. Bunu biliyordum.
Ama nasıl?
İçimde bir boşluk vardı. Bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Sanki hafızamın bir parçası koparılmış ve yerine yama yapılmış gibiydi. Dikişler tutmuyordu. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, o parçayı yerine koyamıyordum.
Saat gece yarısını geçtiğinde, pes ettim ve mutfağa gittim. Kendime bir bardak su doldurdum, soğuk cam bardağı avuçlarımın arasında tutarak derin derin nefes aldım.
Rüya.
Hepsi bir rüyaydı.
Bu sabah uyandığımda hissettiğim gariplik, aslında sadece kötü bir kabustan ibaretti. Bir hafta kaybolduğumu düşündüğüm anlar, gerçek değildi. Hayatımda hiçbir şey değişmemişti. İşe gittim, insanlar beni normal karşıladı, hiçbir şey olmamış gibi davrandılar.
Çünkü hiçbir şey olmamıştı.
Öyleyse neden içimde bir şey eksikmiş gibi hissediyordum?
İlk kez bu kadar büyük bir boşluğun içindeydim. Ama mantıklı düşünmeliydim.
Muhtemelen sadece yorgundum.
Son birkaç haftadır işler yoğundu. Gelen hastalarımın bazıları ağır vakalardı. Terapist olmak kolay değildi, insanların hikâyelerini dinlemek ve onların acılarını anlamak bazen insanın kendi zihninde de yarıklar açabiliyordu. Belki de farkında olmadan kendi kendimi manipüle ediyordum.
Yatağıma geri döndüm ve gözlerimi kapattım.
Yarın, her şey normale dönecekti.
⸻
Ertesi sabah, aynada kendime baktığımda göz altlarımda ince halkalar olduğunu gördüm. Uyuyamamıştım ama bu önemli değildi. Yine de işe gitmeliydim.
Üzerimi değiştirip kahvaltı bile yapmadan kapıdan çıktım. Gün ışığı gözlerimi kamaştırdı. Dün gördüğüm adamı hatırladım ve istemsizce etrafıma bakındım.
Ama ortalık sakindi. Hiçbir şey yoktu.
İç çektim ve otobüse binmek için durağa yürüdüm.
Şirkete vardığımda, herkes her zamanki gibi işine odaklanmıştı. Kimse bana tuhaf bakmıyordu. Sanki dün öğle arasında garip bir şey yaşamamışım gibi.
Bilgisayarımı açtım, gelen e-postalara göz gezdirdim. Patronumdan bir mesaj vardı:
“Umarım dinlenmişsindir. Bugünkü danışanlarını bekletme.”
Bütün bunlar… normaldi.
Hayatımda hiçbir şey değişmemişti.
İçimde hâlâ o açıklayamadığım his vardı ama onu görmezden gelmeye karar verdim.
Çünkü bazen… bazı şeyleri hatırlamamak daha iyiydi.
Her gün, bir öncekinin aynısıydı. Sabah uyanıyor, işe gidiyor, hastalarımı dinliyor, ardından eve dönüp uyumaya çalışıyordum. Zihnimde dolaşan o garip huzursuzluk hissini bastırmaya çalışıyordum ama başaramıyordum.
Bu gece de farklı değildi.
Yorgun hissediyordum ama uyku bir türlü gelmiyordu. Tavanı izleyerek dakikalar, belki saatler geçirdim. Gözlerim ağırlaşmaya başladığında, derin bir nefes aldım ve uykuya teslim oldum.
Ama ne kadar uyuduğumu bilmiyordum.
Göz kapaklarımı açtığımda, odanın loş karanlığında bir şeylerin farklı olduğunu hissettim.
Bütün vücudum anında alarma geçti.
Havada bir tuhaflık vardı.
Sonra onu gördüm.
Odamın köşesinde, gölgelerin içinde biri duruyordu.
İlk başta gözlerim beni yanıltıyor sandım. Gecenin karanlığı, şekillerle oyun oynuyor olabilir miydi? Ama bu… bir yanılsama değildi.
Orada biri vardı.
Ve ben onun kim olduğunu bilmiyordum.
Ama o, beni tanıyordu.
Bunu hissedebiliyordum.
Odadaki hava ağırlaştı, nefes almakta zorlandım. Kalbim hızla çarpıyordu. Kaslarım gerildi, kaçmaya mı hazırlanmalıydım, yoksa hareketsiz kalıp beklemeli miydim?
Gölgenin silueti hafifçe hareket etti.
Ve sonra, karanlığın içinden gelen o fısıltıyı duydum:
“Beni unuttun.”
Ses odanın her köşesinden yankılandı, sanki doğrudan zihnimin içine kazınıyordu.
Nefesim kesildi.
Unutmak mı?
Ne demek istiyordu?
Boğazımı temizlemeye çalıştım ama sesim çıkmadı. Konuşmak, bir şeyler sormak istiyordum ama kelimeler dudaklarımda dondu.
Gölge, tam önümdeydi.
Ve ben, donup kalmıştım.
Bölüm Sonu.