2

3339 Words
Sabaha kadar uyumadığım için gözaltlarımın beşik niyetine kullanılabileceğini düşündüğüm tuhaf ve sıkıntılı saatlerden birindeyiz. Aynadan görüntümün içler acısı haline bakarken bunu hak etmek için ne yapmış olabileceğimi sorguluyorum içten içe. Oysaki her şeyin harikalar diyarından kopup gelmiş gibi seyrettiğine inandığım bir akşam geçirmeyi planlıyordum. Sizin de buradan ders çıkarmanız gerektiği gibi; hayat yaptığınız planların üstüne avuç avuç tuz dökmekten gocunmayan bir yapıya sahip. Bizimkilere dün konuştuklarımızı unutup yolumuza öyle devam etmemizin lazım olduğunu söylemem şartken, pufun üzerine oturuyorum ve gözaltlarımdaki korkunç morlukları kapatmak için kapatıcıyı elime alıyorum. Üstümde tam takım pijamalarımın olmasına hiç aldırış etmeyerek kapatıcıyı gözaltlarıma yediriyorum. Annemin koleksiyon kurma niyetindeymişçesine her rengini dolabıma dizdiği saten pijamanın füme rengine üzgün bir suratla bakıyorum. İkiniz de bu olup bitenleri tırnak ucu kadar hak etmediniz Rüyacığım. Annemle babamın çoktan kahvaltılarını yaptıklarını tahmin ediyorum. Ben ise saatlerdir çeşitli besteler yapan midemin derdine derman olamıyorum bir türlü. Hayallerim kristal bir vazonun içindeymiş, o vazoyu tutan ellere gereğinden fazla güvenmişim gibi hissetmeyi bırakamıyorum. Paramparça olmuş vazonun başında dizlerimin üstünde otururken, evli olmanın hayatımın şu döneminde bir avantaja dönüşebileceğini kabullenmekte ciddi sıkıntılar yaşıyorum. Telefonumdan üst üste gelen bildirim sesini kısıp kenara atmak beni depresyonun yakıcı semtine hiç acımadan savuracağı için derin bir nefes alıyorum. Örgümü çoktan çözdüğümden mütevellit ince kıvırcıklar halinde omuzlarıma dökülen saçlarımı sağ avucumda topluyorum ve enseme yelpaze misali sallayarak serinlemeyi umuyorum. Aynı anda telefonun ekranında parmağımı yukarı doğru kaydırarak mesajların başlangıç kısmına ulaşma gayreti gösteriyorum. Normalde yazdıklarını sırıtarak okuyacağım Doğu’nun attığı her mesaj beni biraz daha ağlamaya yaklaştırıyor. Arada Toprak’ın ona verdiği cevaplarla, sohbeti harlı bir boyuta getirme çabasında olan arkadaşıma hayal kırıklığımdan bahsetme arzusuyla dudak büküyorum. Doğu: Sanatçıyım ben sanatçı. O atölyeyi tırnaklarımla kazıyarak açtım. Parmaklarımın arası falan hep alçı oldu. Kimse bunları unutmayacak. (09:48) Toprak: Tamam. (09:50) Doğu: Unutanların kafasına vura vura hatırlatacağız. Bu çocuk arkasında bir tane insan yokken sanatıyla gündeme geldi diyeceğiz. (09:51) Toprak: Peki. (09:52) Doğu: Beni sevdiğini söyle seni aptal adam. (09:52) Toprak: Aynen öyle. (09:52) Doğu: Var ya benim canım sağ olsun. Benim yeter ki canım sağ olsun güzel kardeşim. Gerisi boş. (09:53) Toprak: İşte bu. (09:53) Doğu: @rüyakaraca neredesin kızım sen? Hayır, soruyorum sadece. Neredesin? Tutma kolumu Toprak. (09:53) Toprak: Tutan şaklabandır. (09:54) Doğu: Sen bu işi biliyorsun kardeşim. Helal olsun. Binlerce kez helal olsun hem de. (09:54) Rüya: Doğu ballısı, öncelikle sana şunu söylemem gerekiyor. Sen o atölyeyi Hayali amcanın verdiği parayla açtın. O sıra biraz kötü bir haldeydin. Ortalıkta kredi çekeceğim diye geziyordun ama biz senin böyle bir şey yapmayacağını biliyorduk. Hümeyra teyzeye gidip gelip hayat şartlarının seni olgunlaştırdığını ama aynı zamanda epey yorduğunu söyleyip duruyordun. En sonunda kadıncağız Hayali amcaya bu çocuk kıvranıyor dedi de parayı aldın. Genel malzemeler için de Kartal’dan, Toprak’tan ve ablandan birtakım yardımlar aldığını hepimiz biliyoruz. Yani senin anlayacağın arkanda bir tane insan yoktu, evet, çok doğru. Arkanda dünya kadar insan vardı. Öperim seni kocaman kafandan. (10:00) Toprak: Yaptığı iyiliği söylemeyi seven biri olmadığı için kendi yardımını dile getirmemiş. Güzelim benim. (10:01) Rüya: Özledim sizi. (10:01) Doğu: Ben de sizi özlemiştim ama aniden bir uzaklaşma isteği geldi. (10:02) Rüya: Kandırmaya çalışma. (10:02) Doğu: Of kızım ya, tamam. Prensesliğine zeval gelmesin diye yapmayacağım bunu. Bir de efsane planım var. Onu öğrenmeniz lazım. (10:02) Toprak: Bittik. (10:03) Doğu: Tatile gidiyoruz. (10:03) Toprak: Sınavlardan önce mi? (10:03) Doğu: Paşam sen istersen sınavlardan sonra bir daha gideriz. (10:03) Toprak: Kızma ağam. (10:04) Rüya: Üçümüz mü? (10:04) Doğu: Evli çift istemiyorum. Üç bekâr takılalım işte. Mis gibi. (10:04) Toprak: Ayarlayın. Ben uyarım. (10:04) Doğu: Sallama be oğlum. Sen ne zaman sıkıntı çıkarmadan uyum sağladın bir şeylere? Yazlığa gitsek laf, otele yerleşsek ayrı laf… Özelden sadece öneri kardeşim başlığıyla beraber beş yıldızlı otel fotoğrafları atacağını hepimiz biliyoruz. Yabancı yok burada. (10:05) Rüya: Evlilere ne diyeceğiz? (10:05) Evlilere karşı kalbimin büyük oranda kırık olmasının hiçbir mantıklı tarafı yok elbette. Yine de suratımı mümkünü varmış gibi biraz daha asarak kristal vazonun son haline göz atıyorum. Kırıklarını birleştirmeye kalkışsam bana garip bakışlar atar mısınız? Doğu: Ben evli insanla sohbeti kestim. Ne diyeceğinizi siz düşünün. (10:06) Toprak: Çocuklarla beraber tatile çıkmaya çok hevesli olacaklarını sanmıyorum zaten. Güneşlenirken bebek poposu temizlemek pek de iç açıcı gelmiyor kulağa. (10:07) Doğu: Ablam kafayı yemiş durumda, aynen. Ben de bebek pudrası kokusu solumak istemiyorum açıkçası. Meraklısı olsam onların evine yerleşirdim. (10:07) Arkadaşımın evli insana, bebeğe ve pudrasına bakış açısını yadırgamıyorum. Bir süre bunlarla içli dışlı olduğunuzda kendinizi izole etmek isteyebiliyorsunuz. Ayrıca Doğu’nun her zamanki abartılı tavrıyla konuştuğunu da farkındayım. Nil –ablası- onu şu dakika arayıp yardıma çağırsa koşarak gider. Tabii ki mırın kırın etmeyi, bize dert yanmayı ve hatta çöpe atılmak için bekleyen bebek bezlerini fotoğraflayıp gruba atmayı ihmal etmez ama elinden geleni de yapar. Doğu Demiroğlu’nun sadece aile konusunda değil, hayatının her alanında istediği şeyin peşinden gitmesini seviyorum. Bunu dışarıdan bakıldığında tüm çabasızlığıyla gerçekleştiriyormuş gibi görünse de yakınlarından biri olarak durumun öyle olmadığının bilincindeyim. Mesela yaptığı bir heykel üzerinde sırf kusur bulmak için dayanağı olmayan cümleler kuran bir eleştirmeni fikrinden caydırmışlığı var. Aynı eleştirmenin heykeli satın aldığını, değerli bir misafirine hediye ettiğini de söylemeden geçemeyeceğim. Doğu köpüklü kahvesini içerken herhangi bir şeyden bahsedercesine bunu bizlerle paylaşmıştı ve heyecandan yerimde duramayıp onun kıvırcık kafasına sıkıca sarılmıştım. Buruk bir tebessümle telefonumun bildirim panelinde geziyorum yeniden. Bizimkilerle oluşturduğumuz grup dışında kullandığım uygulamalardan gelen bildirimleri dalgınca kontrol ediyorum. Hepsini temizleyip geçmek üzereyken mail kutumun üzerinde de açılmamış bir postanın bildirimini görüyorum. Kırmızı renkli kutucuğa hayal kırıklıklarım parmaklarımın arasında diken gibi yer alırken bakıyorum ve umutsuzluğuma bir tokat atılmasına neden olacak maili görüyorum. Yuvam kurumundan gelen bu davetiyenin artık ne işime yarayacağını kestiremiyor olsam da incelemeye alıyorum. Başvurusu değerlendirmeye giren her gönüllünün de kendine yer bulabileceği bu davet için banyoda dramatik bir ağlama sahnesi çekecek haldeyim. İsteyenin maske, isteyenin ise taç ya da yine kendini yansıtabileceği bir aksesuar takacağı davetin bir baloyu anımsatacağını düşünüyorum. Telefonu iki elimin arasına alıp göğsüme bastırırken acıklı sesler çıkarmayı ihmal etmiyorum. “Ben seni çok sevmiştim Yuvam kurumu,” diyorum tiz bir tonla. “Sen bana neden böyle yaptın? Aşk olsun. Ha tabii aşk olacak diye illa evlilik de olsun istersin sen şimdi! O zaman binlerce kez aşk olsun. Sen de kurtul ben de kurtulayım vallahi.” Rüya: Sizce ben birilerini ikna etmek konusunda yetenekli miyim? (10:24) Doğu: Bizi ikna etmek konusunda epey yetenekli olduğun kesin. Sana kim lazımdı prenses? (10:25) Toprak: Biz lazımızdır. (10:25) Rüya: Şu an değilsiniz. Olduğunuzda söyleyeceğim. (10:25) Attığım bu gizemli mesajla beraber kesin olarak bir karar alıyorum. O davete gideceğim, bunun masalları kıskandıracak bir balo olduğunu düşüneceğim ve bana uğurlu gelmesini dileyerek kurumda sözü geçen insanlarla tanışacağım. Onları evli olmadan da çocukları sarıp sarmalayabileceğime, aile sıcaklığını hissettirebileceğime ikna etmek için tüm yeteneğimi ortaya koyacağım. Kristal vazoyu yerde bırakmaya içim hiç ama hiç el vermiyorken banyoda dramatik biçimde gözyaşı dökme sahnesi çekmenin ötesine geçmek istiyorum. Kendimi savaşın en mühim kısmına adım adım yürüyen bir kumandan gibi düşünüyorum. Kafamın içinde tasarladığım ağır kıyafeti giyiniyor, zırhımı kuşanıyorum. Okuduğum tarih kitaplarından ilham alarak yaptığım kombini kırmızı rujumla tamamlamam biraz absürt kaçsa da üzerinde durmuyorum. Hatta biraz daha abartmaktan gocunmayarak üstümde hâlâ saten pijamalarım yokmuş gibi yürüyorum. Aşağıya iner inmez babamın dikkatle bir dergiyi okuduğunu farkına varıyor, yanına gidip yanağından hızlı bir öpücük alıyorum. Annemin ise teyzem bize geleceği için limonlu kek yapmaya giriştiğini öğreniyorum. Dağılırsa yine hepimizi sıra dayağına çekmek istiyormuş gibi bakacağından şüphem yokken kahvaltımı yapıyorum. Üstümdeki pijamalardan kurtulduktan hemen sonra odamın balkonunda bir plan yapmaya kalkışıyorum. Evden apar topar çıkma fikrimin ne kadar işe yarayacağını bilmiyorum fakat başka seçeneğim de yok. Doğu’nun beni almaya gelmesi planı daha güçlü bir konuma getirecektir. Seni önce Allah, sonra da Melih Cevdet Karaca’nın güzel kalbi affetsin Rüyacığım. Benim elim ayağım titremeye başladı açık konuşmak gerekirse. Annemle teyzemin aşağıdan gelen gülüşme seslerini duyuyorum ama onların sohbetine eşlik edemeyecek kadar gergin hissediyorum kendimi. Bunun üstesinden gelmekte bana muazzam derecede yardımcı olabileceğine inandığım ismi arıyorum hemen. “Müsait miydin?” diye soruyorum heyecandan titreyen sesimle. “Müsaidim kuşum,” diyor Nihan. “Uzanıyordum öyle. Sen ne yapıyorsun?” “Ben de oturuyorum,” derken yerimde sabit kalmak güçleşiyor aslında. “Sen iyi misin? Bu saatlerde çalışıyor olurdun normalde.” Nihan Karaca, benim bir tanecik abimin eşi oluyor. Kendisinin parmak ısırtacak kadar mükemmel bir resim atölyesi var. Yılın belli dönemlerinde önemli isimlerin katıldığı sergiler düzenliyor ve eserlerini görücüye çıkarıyor. Abimle ikisinin düzen içinde yürüttükleri bir çalışma hayatlarının olduğunu da bilmeyen yoktur. Çoğu zaman dosyalarını alıp gece yarılarına kadar çalışan eşinin yanına gider abim. Orada uyuyakalmaları da hiçbirimiz için sürpriz olmaz. “Ben de seni arayacaktım aslında,” diyor nefesini koyuvererek. “Hamile olabilirim Rüya.” İçimdeki coşkulu duygu yüzünden İstanbul boğazının tamamını yüzerek keşfedecek vaziyetteydim zaten. Bir de Nihan’ın söylediğiyle, yani hala olma ihtimalimle kendimi tutamayıp alt perdeden çığlık atıyorum. “Sevinçten deliririm,” diyorum gülerek. “Hadi hemen hastaneye gidip test yaptıralım.” “Ay yok,” diye itiraz ediyor Nihan. “Eczanelerde istemeyeceğimiz kadar hamilelik testi var. Hatta Ege’yi arayıp gelirken bir tane alsana demek geçti aklımdan ama genç yaşında kalp krizi geçirmesinden korktuğum için vazgeçtim.” “Yapmazsın bunu, değil mi?” derken şüpheliyim. Nihan’ın keyif alacağı bir gösteriyi seyretmek için zemini hazırlaması çok da vaktini almaz. “Yapmamayı tercih edeceğim diyelim biz ona,” Keyifli bir gülüşle söylediklerini destekliyor. “Midemi şimdiden ateş düşmüş gibi yakmaya başlayan bir ufaklıktan bahsediyoruz Rüya. Benden eskisi kadar mantıklı olmamı bekleyemezsiniz.” “Sen eminsin orada olduğundan,” derken heyecanla yükselen göğsüme götürüyorum elimi. “Genelde yaş tahtaya basmamamla ünlüyümdür kuşum,” diyor özgüvenli bir sesle. Dakikalarca Nihan’ın anne, dolayısıyla abimin baba olma durumuna epey yakın olduğumuzdan bahsederken onu esasen niçin aradığımı unutuyorum. Heyecanım bir tık daha durulduğunda ise kelimelerimi seçerek konuşmaya başlıyorum. Nihan’a Yuvam’dan, etkinliğin muhteşem oluşundan, Bodrum’dan, çocuklardan ve fazlasından söz etmeye doyamıyorum. Ben anlattıkça konuya o da tamamen ısındığını hissettiriyor. Hatta peş peşe sorduğu soruları cevaplarken kurumun sunduğu şartlardan bende olmayanını bile hafızamdan silecek kıvama geliyorum. “Bugün verdikleri davete gitmek istiyorum ama gitsem de ne yapacağımı bilmiyorum.” Ümitsizliğe boyanan sesim dilini ağzının içinde şaklatmasına yol açıyor. “O nedenmiş? Gidip ortamı keşfetmenden ve insanlarla tanışmandan daha doğal ne olabilir?” “Nihan,” diyorum yutkunarak. “Sana anlatırken atladığım küçük bir detay var.” Bizi bu küçücük detaylar mahvedecek çiçeğim. “Başvurumun ciddi ciddi değerlendirilmesi için evli olmam gerekiyormuş.” Bir süre boyunca suskun kalan Nihan yüzünden telefonun kapandığına inanıyorum. Ekranda hâlâ konuştuğumuz zamanın akıp gittiğini görebildiğimdeyse alt dudağımı ısırarak kadıncağızın kendine gelmesini bekliyorum. “Seninle evlenmek için kapında yatmaya razı olan adamları elinin tersiyle itmeyecektin işte,” diyor nihayetinde. “Talihsiz kuşum benim.” “Hani ben talih kuşunun ta kendisiydim?” “O yaklaşık on beş saniye öncesine kadardı. Artık her şey çok değişti Rüya.” İçimi dağları yerinden oynatmaya çalışır gibi derinden çekerken Nihan’ın da seslice nefesini verdiğini duyuyorum. “Bak her şeyi bir kenara bırakıp seni ballı duygularla yüzleştiren bu olayın peşinden gitmen gerekiyor. O davete katıl. Kurumdaki yetkili kişilerle tanış ve kendini göstermek için yakaladığın fırsatı sonuna kadar değerlendir. Senin aldığın aile sıcaklığının bir imzayla zirveye ulaşamayacağını, çünkü kendini bildin bileli zirvenin havasını soluduğunu hissettir. Sonra tüm enerjini sarf etmediğin için pişman olursun ve ben senin pişmanlıkla tanışmanı istemiyorum. Anlıyor musun?” Nihan’ı duygusal bir şelaleye dönüşerek dinleyişimin hemen ardından planımın üzerinden geçiyorum. İnsanların ömürlerinde sadece yaldızlı çokomel kâğıtlarını düzeltmek için tırnaklarını kullanmadıklarını biliyorum. Bu sebeple de çamura bulanmayı göze olarak bizimkilerle akşam için boyumdan büyük planlar yapmıyormuşum gibi vakit geçiriyorum. Akşam yemeğinden önce odama çekiliyorum ve hazırlanırken başıma gelebilecek aksilikleri düşünmemeye gayret ediyorum. Bazı hikâyelerin sonunun pek de tatmin edici olmadığı gerçeği kalbimin hassas köşelerini zorladığında, bu meseleyi hayalperestliğime yaraşır şekilde yürütmeye karar veriyorum. Barbarların şehri talan etmek için ortalığa dökülmesiyle alakalı bir öykü uyduruyor, onları şehirden uzaklaştıracak stratejik hamleleri yapacak kraliçe benmişim gibi teoriler üretiyorum. Hazırlığımı tam manasıyla yapabilmek adına spor çantamın içine siyah elbisemi askısıyla birlikte tıkıştırmak mecburiyetinde kalıyorum. Giyinme odasında dört dönerken topukluların arasından elbiseme uygun bir çift ayakkabı seçiyorum. Aynı spor çantasına koyduktan sonra makyaj malzemelerimi, davette takacağım mini çantamı ve aksesuarlarımı hazırlıyorum. Spor çantanın tıklım tıkış dolmasının beni germesi gereken son detay olduğunu varsayarak kapüşonlumu taytımın üzerinden belime bağlıyorum. Spor ayakkabılarımı giyinip saçımı atkuyruğu şeklinde topladığımda ise buradan çıkıp sahiden spor yapmaya gidecek bir imaj çizdiğimi düşünüyorum. “Doğu bekliyor,” diyorum telaşlı bir halde. Merdivenlerden indiğimde babamın balkonda olmasının avantajını kullanıyorum. Annemi antrede yakalayıp onunla vedalaşmak için başından öpüyorum. “Beni almaya gelmiş. Çabucak hazırlandım, nasıl olmuşum?” Aklını başka yere vermesini sağlamam uzun sürmüyor böylelikle. Beni baştan ayağa süzüp saçımı düzeltiyor. Her zamanki gibi muhteşem göründüğümü dile getiriyor ve benim vicdanımın üzerinde yapılan dansın temposunu arttırıyor. “Çıkıyorum ben o zaman. Görüşürüz annem.” Barbarlara odaklanır mısın Rüyacığım? Duygusal düşünmek için henüz her şeyin çok başındayız. Doğu’nun aracına doğru hareket ederken “Her şeyi halledince itiraf edeceğim zaten,” diye mırıldanıyorum. “Söz.” Kapıyı içeriden açan Doğu meraklı bakışlarıyla yüzümün arazisini eşeliyor. Ona selam verip koltuğa yerleşiyorum, emniyet kemerini takarak “Beni o davete yetiştirir misin?” demeyi ihmal etmiyorum. “Çok affedersin ama şu anda hiç önemli bir davete katılacakmış gibi arzı endam eden Rüya Karaca’yı göremiyorum,” diyor gözlerini kısarak. Bakışlarının ağırlığından kurtulmak için üstündeki beyaz, kırmızı çizgili gömleğine kilitleniyorum. Yumuşak bir kumaş olduğunu görebildiğim gömleğin düğmelerinin yarısı açık. Onu, böyle dolaşmak için yaz mevsimin gelmesine bile ihtiyacı olmadığını bilecek kadar iyi tanıyorum. Gümüş, uzun bir kolyenin yanında, siyah ve incecik bir zincirin ucunda lades simgesi olan kolyesini takmış. “Ayrıca grupta konuşma şeklinle içimde uyandırdığın zalim şüphenin başını ezmek yerine besliyorsun. Hayırdır prenses? Arkamızı toplamaktan sıkılıp maceraya mı atılmaya karar verdin?” “Her şeyi yolda anlatacağım,” diyorum başımı sallayarak. “Sen arabayı bu adrese sür sadece. Olur mu?” Sanki o barbarların hakkından gelmek için Doğu’yu yanıma şövalye niyetine almışım. Atını aydınlık kentimizin içinde doludizgin sürerken kelimeleri yan yana getiriyorum. Doğu’ya her şeyi en başından anlatıyorum ama Nihan’la paylaştığım mühim ayrıntıyı şimdilik bildirmiyorum ki ortalık yersiz biçimde karışıklığa kurban gitmesin. “Neden böyle çıkıyorsun o zaman evden?” derken üstümdekilere kısa bir bakış atıyor. “Gizli kapaklı iş çevirecek ne var?” “Herkes öğrenirse ve bir şeyler yolunda gitmezse hayal kırıklığım büyüyecek. Ben de kimseyi beklentiye sokmak istemedim.” “Rüya yanakların kıpkırmızı oldu,” diyor arkadaşım kaşlarını havaya kaldırarak. “Kıvıramıyorsun sen bu yalan işini işte kızım.” Avuçlarımla yüzümü tamamen örterken ofluyorum. “Kurum evli olmayanların başvurularını değerlendirmeye almayacak,” derken sesim boğuk çıksa da aldırış etmiyorum. “Ben de oraya gidip insanlarla tanışmak istedim. Nihan da yüreklendirdi hem beni. İçimde kalacağına mücadele etmiş olayım, değil mi? Kötü bir şey mi bu?” Parmaklarımı aralayarak Doğu’nun surat ifadesindeki değişikliği görmeye çalışıyorum. Adamın kaşları gitgide daha çok çatılırken dudaklarının arasından garip bir nida kopuyor. Bunu şaşkınlıktan dilini yutmaya fazlasıyla meyli olduğu zamanlar yapar. “Yalan söylemeye kalkıştığım için özür dilerim ama çok korkuyorum Doğu. Aynı anda da aşırı heyecandan kafayı kırmak üzereyim. Lütfen bana alınma.” Parmakları kıvırcık ve epey dağınık saçlarını bulup karıştırırken “Saçma sapan konuşma,” diye çıkışıyor. “Sana alınacak insan topluluğunda değilim ben.” Yüzünü bana değil de, bu düşünme şeklime alınmış gibi buruşturarak başını sağa sola sallıyor. “Nihan’a söylüyorsun, bana niye söylemiyorsun sen acaba? Toprak öğrenince çileden çıkacak he!” Ruh halinin değişme hızına alışkın olduğum için birden kahkaha atmasına şaşırmıyorum. “Ondan önce bana söyledin. Üstelik bu görevde yanında görmek istediğin ilk kişi de ben oldum. Ne kadar gururluyum anlatamam bak.” “Toprak’a işi çözdükten sonra beraber söyleyeceğiz, tamam mı?” “Valla şu anda yüzde ellimi zor tutuyorum o İngiltere prensi kılıklı manyağı aramamak için.” Davetin verileceği mekâna varana dek ondan bensiz Toprak’la konuşmayacağına dair çiğneyemeyeceği sözler alıyorum. En son yeğenlerinin üstüne yemin ederek bu konuyu kapattığında İstanbul’un en görkemli yerlerinden birinin önünde duruyoruz. İçeriye bu kılıkla girmemin imkânı olmadığı için yeni bir plan yapmak amacıyla kollarımızı sıvıyoruz. Mekânın görenleri dehşete düşürecek kadar geniş ve kendisinden söz ettiren mutfak girişini kullanmayı uygun görüyoruz. Doğu’nun davetiyesi olmadığı için içeriye girse de oralarda çok uzun süre duramayacağının sarrafındayız. Onun buradaki görevi benim içeriye girerken bir sorun yaşamamam üzerine kurulu. Mutfak girişinde oyaladığı garson kızın sırtını bana döndürerek konuşan Doğu’yu kınamak istemiyorum. Sonuçta buraya kadar gelmesindeki gaye bana yardımcı olmak. Onu hiç suçlayamayacağım. Elimdeki spor çantayla mutfakta yürümeye başlamadan önce tezgâhta duran önlüklerden birini alıp hızlıca başımdan geçiriyorum. Herkesin işi başından aşkın olduğu için kimse yabancı bir yüzün tüm seriliğiyle yanlarından geçip gitmesini yadırgamıyor. Veyahut yeterli zamanı bulamıyor da diyebiliriz. Mekânın pasparlak görünen lavabolarından birine adımımı atar atmaz kapıyı kapatıyorum ve kabinlerden birinde üstümdekileri çıkartıp ince askılı, yırtmacı baldırıma uzanan siyah elbisemi giyiniyorum. Topuklu ayakkabılarımın tokasını taktıktan sonra kabinden çıkıyorum, aynanın karşısında yerimi alıp makyajımı yapmaya koyuluyorum. Bu esnada içeriye iki kadın daha giriyor, onlara hafifçe gülümseyip işime ara vermeden devam ediyorum. Kırmızı rujla tamamladığım makyajımı kısıtlı imkânlarla yaptığım dağınık bir topuzla süslüyorum. İnci taşların bulunduğu, saçlarımın arasında kaybolmaya müsait küçük bir taç takıyorum. Tek eksiğim balonun atmosferine uygun kaçacak bir maskeyken makyaj çantamın içine attığım dantel kumaşa uzanıyorum. Tek gözümün etrafını kapatacak, incecik siyah bir dantelden yapılmış olan maskeyi takıyorum ve kenarından tel tokayla saçıma sabitliyorum. Mini çantamı alıp spor çantayı kabinlerden birinin içinde bıraktıktan sonra hazır olduğuma kanaat getiriyorum. Teyzenin dediği gibi poponu mu kaşısan? Omuzlarımı dikleştirirken beni kurtaracak şeyi düşlüyorum. Sırtımı on tane kimsesiz çocuğun gölgesine verip bu geceyi bedenen olduğu gibi ruhen de sağ salim atlatabilmeyi diliyorum. İnsanların içine karıştığım anda dilek balonumun yükselişini gerçekleştirmeden tellere takılmasını hiç istemiyorum. Haliyle kaosun ortasında spot ışıklar beni gösteriyormuşçasına yer edinişimi de algılamakta zorlanıyorum. “Piyanist kaçmış!” diye çıldırıyor esmer bir kadın. Gözlüklü, saçının ortasındaki kelliği ışıl ışıl parlayan adam ise gözlerini kocaman açarak etrafına bakınıyor. “Bu insanlara kaliteli müzik dinletemeyeceksek niye buraya topladık? Yüzüme baksana bir sen ya! Piyanisti kim kaçırdı? Bana bu sorunun cevabını ver hemen.” “Bağırma,” diyor adam alnında biriken terleri elinin tersiyle silerek. “Milleti başımıza toplayacaksın şimdi. Bağırıp durma artık.” “Piyanisti kim kaçırdıysa onu bu ellerimle boğacağım Hulusi,” derken parmaklarını kımıldatıp başını ısrarla sallıyor kadın. “Duydun mu? Onu çıplak elle boğacağım.” Etrafımda ellerinde çanlarla gezinen bir grup beliriyor anında. Onları çalarak benim konuşmaktan ziyade eylemle birilerini etki almamın çok daha kolay olacağını fısıldıyorlar. Eğer üzerine uzun uzun düşünürsem ya onları duymazdan geleceğim ya da ben piyano çalabileceğimi belirtmeden insanların başka birini bulmalarına sebebiyet vereceğim. Topuk tıkırtılarımla dikkatlerini çektiğimde bakışlarını bana çeviren Hulusi’yle kadına kibarca gülümsüyorum. “Merhaba,” diyorum tüm tatlılığımı kullanarak. “Konuşmalarınıza kulak misafiri oldum, affedersiniz. Anladığım kadarıyla zor bir durumdasınız. İsterseniz bu gece piyanistin yerine geçip size yardımcı olabilirim.” Karşımdaki kadın kahverengi gözleriyle beni incelerken Hulusi ondan önce atılıyor. “Seni bize Allah gönderdi Allah!” derken ellerini yukarı kaldırıyor. “Davetlilerden birini piyanonun başına oturtunca bizim şarap çanağımıza tükürmesinler,” diyor kadın kararsızca. Onun konuşma şekline hiç takılmadan “Sorumluluğu üstlenirim,” diyorum ve daha fazlasıyla savaşmak istemediğim için orkestra kısmına geçiyorum. Piyanonun önündeki siyah pufa oturmamın ardından sahne dışında kalan ışıklar kısılıyor. Benim üzerime düşen beyaz ışık ise kalbimin etrafındaki kemiklerden çatırdama seslerinin yükselmesine neden oluyor. Aslında sapasağlamım. Hiçbir yerimde hasar olmadığı için sırtımı dik tutarak piyanonun tuşlarına dokunabiliyorum. Ancak içimde o kente sürülen atların ayak izleri yankı yapıyor. İlk parça bitip yerini ikinciye bırakırken insanların ilgili bakışlarını üzerimde hissetmekten ilk kez bu kadar mutluluk duyuyorum. Senin stratejik zekânı sevsinler çiçeğim. Protokol masasında oturan isimlere çaktırmadan göz atarken keyiflerinin gayet yerinde olduğunu anlayabiliyorum. Piyanoya küçük bir ara verildiğini söylemek için yanıma gelen kemancı çocuğa başımı sallayıp yerimden usulca kalkıyorum. İnsanlar beni alkışlarken yüzümün tamamını kapatan bir maske taksaydım da rahatça utancımı yaşasaydım diye düşünmekten vazgeçemiyorum. Çello ve kemanla yapılmaya başlanan muazzam müzik şovuyla birlikte dağılan dikkatlerden yararlanıyorum. Protokol masasına doğru attığım her adımda düşüp bayılmadığım için gökyüzüne simler serpiştiriyorum sanki. “Geçecek,” Fısıltımı kendimin bile duyamayacak ölçüde olduğuna inanırken dans eden çiftlerin arasında küçük bir adım daha atıyorum. “Bu bir gece yarısı balosu olarak kalacak hatıranda.” Bir elin tersi bileğime dokunduğunda ürpererek başımı sol omzuma doğru çeviriyorum. Önce siyah ceketini, sonra ceketinin cebinden sarkan siyah papyon fuları fark ediyorum. Orada ipek bir mendilden daha asil görünebiliyor olmasını sindiremeden açık kahverengi, yer yer buğday sarısının karıştığı sakalları görüyorum ve başımı geriye doğru yatırdığımda masmavi gözlerle karşılaşıyorum. O gözlerin etrafını örten siyah mat bir maskesi var. “Geçecek,” diye fısıldayan dudaklarına gözümün ucunu değdiriyorum. “Ama bir gece yarısı balosundan fazlası olarak kalacak hatıranda.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD