İncecik ve uzun parmaklı birini görünce ne kadar güzel piyano çalabileceğini söyleyen bir kesim var, biliyorsunuz. Benim parmaklarım da incedir fakat çok uzun olduklarını söyleyemem. Yani aslına bakarsanız şimdi fena bir uzunlukta değiller. Çocukken ise kısacık, zayıf parmaklarımla kalem bile tutmakta zorlanacağımı düşünürdüm. Uzun süre kaleme bastırarak yazı yazdığımda zavallı parmaklarım buna dayanamayacaklardı.
Bazı ödevlerimi yaparken işaret parmağıma üzülerek baktığım olurdu. Orada kalem tutmaktan oluşan çukura iç geçirirdim, zira yaşıtlarıma göre küçücük olan ellerimin dayanıklılık konusunda beni yarı yolda bırakmaya elverişli olduklarını düşünürdüm. Çoğu şeyi içinde yaşamaya alışkın bir kız çocuğu olduğumu anlıyorsunuzdur.
On bir yaşıma geldiğimde müzik öğretmenimin harika piyano çalıyor olmasına tutulmuştum. İlk kez yüreğimi kâğıttan bir gemiye çevirip suya bıraktıran müzik aletiyle tanışmak beni mutluluktan çatlatacaktı. Annemle birlikte ders programıma göz atarken birdenbire ona piyano çalmak istediğimi söylemiştim. Kadıncağız böyle şeylerin hastası olduğundan, evladını müzik aleti çalarken görmeden gözlerini yummayı hiç istemediğinden olsa gerek beni sevinçten kocaman açtığı gözleriyle onaylamıştı. Haftada iki gün piyano dersleri almaya başlamam da bu şekilde gerçekleşmişti.
Lakin benim hevesimin üstüne kızgın yağ dökmeyi deneyen bir şeyler yaşanmıştı tabii. Parmaklarımın piyano çalmak için çok zayıf ve kısa kaldıklarını söyleyen bir piyano hocasıyla tanıştığımda biraz alınmıştım açıkçası. Sadece on bir yaşındaydım. Bu tarz kalp kırıcı cümlelerin bir çocuğun gelişim çağındayken önüne servis edilmesini doğru bulmuyorum. Annem de hocaya ne kadar doğru bulmadığıyla alakalı kocaman bir paragraf armağan ederken afallayacağı bir şey yapmıştım. O hocadan ders almak istediğimi, bunu yapabileceğimi söylemiştim ve ısrarcılığımın neticesinde seneler içinde piyano çalma olayını geliştirmiştim. Azmine bir demet gül hediye edilsin bence Rüyacığım.
Zaman içinde parmaklarım çıt diye kırılacak gibi duran zayıflıklarından ve kısalıklarından kurtuldular. Elbette zihinlerdeki piyanist imajına uygun bir boyuta gelemediler ama benim de gayem Vladimir Horowitz olmak değil zaten.
Bir gün bu kadar mühim ortamdayken, aynı zamanda koskoca bir kurumun üyelerini ikna etmenin peşindeyken piyanonun başına oturacağım söylenseydi kesin inanırdım. Ne oldu? İnanmazdım mı dememi bekliyordunuz? Sevgili çiçeklerim, siz henüz beni tanıyamadınız anlaşılan. Ben böyle adımı anımsatan cümlelerle konuşan birinin yüzüne karşı gülemem. En olmayacak zamanlarda dahi içimde inanç taşımayı sürdürürüm. Neticede hiç yaşamamış, yaşamayacaklarından da son derece emin olduğumuz kitap karakterlerine de inanıyoruz. Hadi ama canım! İnanmıyorum diyeniniz var mı aranızda? Küserim bak öyle şeyler derseniz.
Pekâlâ, bir gün bu kadar alengirli işlere burnumu sokmuşken gözlerini dalgası bol bir denizin maviliğinden almış adamın benim söylediklerimi duyacağını söyleselerdi… Aynı adamın kurduğum cümleyi kendince bir çevirmeye uğratarak yüzüme demesinden bahsetselerdi mesela, ne olurdu?
Kesinlikle bunun bir roman kesiti olup olmadığını sorardım. En nihayetinde bu kadarının gerçekliğini hayal edecek kadar dirayetli bir kalbe sahip değilim ben. Hem eğer inanacak olursam çok üzülürüm. Sürekli bu adamın ne zaman karşıma çıkacağını düşünür, uzaklara dalar, hayatımın akışından aykırı bir konuma sürüklenirim. Hiçbir şey olmamış gibi devam edebileceğine inanıyor musun sen? Evet, seni kast ediyorum çiçeğim. İmkânsız biraz zaman alır deme, çünkü sen bordo bereli değilsin.
Omzunun üzerinden gözlerimin her ikisine sırayla bakan bu adamı tanımadığımdan son derece eminim. Fakat böyle konuştuğu için onu tanıma ihtiyacıyla kucaklaşıyorum. “Affedersiniz,” diyorum ona doğru dönüp küçük bir adım atarak. “Bir yerden mi tanışıyoruz?”
Belki de beni babam vasıtasıyla tanıyanlardan biridir. Soyadım hiç umulmadık anlarda, umulmayacak insanlarla aynı havayı solumama sebebiyet verebiliyor. Babacığın sayesinde seni tanıyorsa vah halimize çiçeğim.
“Henüz tanışmıyoruz,” diyor o da bedenini tamamen bana döndürerek. Başımı bir tık daha geriye yatırmak zorunda kalıyorum. Yüksek topuklu ayakkabılarımdan biriyle gelmemiş olsaydım onu rahatça görmek için zahmetimi arttırırdım.
“Peki,” derken tedirgin bir dudak kıvrılışıyla gözlerinden sıyrılmayı deniyorum. Bir saniyeliğine kaçırdığım bakışlarımın yeniden ona tutunmasının nedeni merak duygumun baskın çıkması. “Belli ki kendinizi tanıtmayacaksınız. Ben gitsem iyi olacak.” Yerimden kımıldamadan bekliyorum. Adam da ağzını açıp beni aksi için ikna etmenin peşine düşmüyor. “Sadece,” diye mırıldanıyorum. Keman sesi kulaklarımızı doldururken gitgide hüzünlü bir şarkının eksenine ulaştığımızı farkına varıyorum. “Neden öyle söylediniz?” Kendimi bayıltmak için vazo arıyorum etrafta. Başıma vurayım da bu kalp kırıcı ana şahit olmayayım anneciğim.
Etrafına kısaca bakındıktan sonra benim sağ gözümün etrafını kaplayan dantelden maskeme dokunduruyor bakışlarını. Elini kaldırarak avucu havaya bakacak şekilde bana uzatıyor ve bu dudaklarımın şaşkınlıkla bir parça aralanmasına sebep oluyor. “Dans ederken anlatmamı ister misin?”
Kalın sesi ağacın kabuğundan yapılmış gibi çıktığında kirpiklerimi birkaç defa birbirleriyle buluşturuyorum. Bir dans alanının ortasında durduğumuzu, bizim dışımızdakilerin müzikle uyumlu biçimde dans ettiklerini farkında olsam da parmaklarımı adamın avucunun içine bırakamıyorum. Daha evvel ismini bile işitmediğimiz bir masaldan çıkma replikleri cebine doldurmuşçasına konuşması dünyanın acımasızlığını değiştirmiyor. Burası bir masalın en kritik sayfası değil.
Benim amacım kendi içimde besbelliyken, vakit öldürmenin anlamsızlığı silgi tozu olup burnumu kaşındırıyor. Protokol masasına bakmak adına ondan kopan bakışlarım ise bir başka şok dalgasıyla baş başa bırakıyor beni.
Doğu’yu kırmızı elbiseli bir kadınla dans ederken görüyorum. Üstelik kadını öyle bir döndürüyor ki sakin bir müzikle değil de daha harlı bir parçayla dans ediyorlarmış gibi hissettiriyor.
O coşkulu dans esnasında benimle göz göze gelmesi çok yüksek bir ihtimal olmasa da panik duygusuyla elimi kaldırıp karşımdaki adamın avucunun içine bırakıyorum. Gözlerimi Doğu’dan, kırmızı elbiseli kadından, enteresan danslarından kaçırıp gizemli adama çeviriyorum. Neticede buraya kadar kusursuz bir şekilde getirdiğim planın üstüne limon sıkmak istemem. Doğu’yu gördüğüm anda tanımıyormuş gibi yapmamın mümkün olmadığını biliyorum. Buraya gizli gizli birini sokmuş olduğum gerçeği yüzünden hayalimin kaygan bir cisim gibi ellerimin arasından yuvarlanıp gitmesine dayanamayacağım.
Mavi gözlerinin etrafını saran simsiyah maske sayesinde gizemine birkaç kat daha giz kattığını düşündüğüm adam elimi dans için uygun pozisyona getiriyor. Diğer eli belime uzanıp aradaki mesafeyi abartıyla açmadan ya da fütursuzca kapatmadan dans etmeye hazır olduğunu açık ediyor. Müziğe kulak veriyorum. Eğer müziği duymazsam gökyüzüne çıkıp orada bulutlardan yapılmış bir evin camına tıklattığımı tahayyül edeceğim. Açılan kapıdan içeriye sızdığımı, Robin Hood’un salon beyefendisi kılığına girdiğini, beni dansa davet edip dizlerimi titrettiğini… Bunları düşünmemem gerekiyor. Hafifçe yutkunduktan sonra ayaklarımı uyum içinde hareket ettirmeye başlıyorum.
“Sürekli protokole bakıyorsun,” diyor o yalnızca gözlerini aşağıya doğru indirerek. “Oradan biriyle yapmak istediğin özel bir konuşma mı var?”
Bir an için onun protokolden biri, hatta kurumda sözü geçen isimlerden en önemlisi olduğunu varsayıp gözlerimi büyütüyorum. “Orada mı çalışıyorsun?” Şaşkınlıkla çatlayan sesimden daha çok ona sen demiş olmama takılıyorum. “Siz diyecektim aslında. Ama sen de,” Durup dudağımın içini dişledikten sonra devam ediyorum: “Yani siz de bana sen dediniz.”
“Evet,” diye mırıldanıyor etrafımızda ritimle dönmemize yol açarken. “Çünkü senin de öyle demende bir sakınca olmadığını düşünüyorum.”
Belimdeki elini geri çekmesinin ardından buluşmuş olan ellerimizin yardımıyla beni kendi etrafımda bir tur döndürüyor. Yıldızdan yağmurlar yağıyormuş gibi nereye sığacağımın kararını veremeyerek onun eylemlerine kapılıyorum. Dans etmeyi sevdiğim doğru bilgiler arasında yer alsa da hayatımda hiç adını bile bilmediğim bir yabancıyla dans etmediğim de bariz. “Adın ne?” Parmakları yeniden belime yerleştiğinde söylediği şeye karşılık bu soruyu sormamı beklemiyormuş gibi bakıyor. Tek eksiğin bu olmadığını biliyor herhalde senin aksine.
“Ali Kemal,” Adının bende bir şey çağrıştırıp çağrıştırmadığına kafa yorarken, kalın ve boğuk sesiyle ismini dile getirmesinin bayağı havalı olduğuna inanıyorum. “Kurumda çalışmıyorum. Haliyle protokolle de bir alakam yok.” Onun kendini açıklamasına müsaade edişim, bana Doğu’nun daha önceden hiç görmediğine adımdan daha çok emin olduğum kırmızı elbiseli kadınla hâlâ dans ettiğini unutturacak gibi oluyor. “Seninle konuşmak istedim, çünkü senin de benim kadar çaresiz olduğunu biliyorum.”
“Çaresiz mi?” Kendimi tutamayıp biraz yüksek sesle bunu söylememe karşılık burun delikleri daralacak ölçüde derin bir nefes alıyor. “Ben mi çaresizim? Çok affedersin ama bu kanıya nereden vardığını öğrenebilir miyim?”
“Mekâna ana kapıdan girmedin,” diyor o beni olduğum yere mıhlama gayesindeymişçesine. “Bunu davetiyen olmadığı için yaptığını hiç sanmıyorum. Eğer davetlilerden biri olmasaydın piyanonun başına rahatça geçip kendini insanlara gösterme riskini almazdın.” Kelimelerini likörlü birer çikolata misali dilimin altında eritiyorum. Eğer koca bir kutu çikolatayı bitirirsem yanaklarım kızarık dolaşacağım, yerli yersiz gülümseyeceğim ve ellerini her şeye çırpmak isteyen bir çocuğu andıracağım. “İçeride birini saklıyorsun, değil mi?”
Ona gözlerimi irice açmaktan kendimi alamayarak baktığım her saniye yüzündeki düz ifade kayboluyor. Dudağının köşesi hafifçe yukarı kıvrılırken “Seninle bir anlaşma yapmak istediğim için buradayım,” diye fısıldıyor. “Bana gözümü kırpmadan seni takip ediyormuşum gibi bakma lütfen.”
Ona ilk kez bir filin hortumuyla su içtiğini canlı canlı görmüşüm gibi baksam da beni yadırgamaması gerekir. Sonuçta çello ve keman eşliğinde yapılan bir müzikle beraber dans ettiğiniz adamın sizinle anlaşma yapmak için karşınızda olması kulağa çok da normal gelmiyor.
“Sen o kurumun ajanı mısın yoksa?” derken sesim tamamen tarazlı çıkıyor. Okuduğum her şeyin başıma geleceği bir hayata doğru mu sürükleniyorum yoksa ben? Seni sakin olmaya davet ediyorum. İcabet edersin inşallah Rüyacığım.
Gözlerini kısarak “Kurumun hiçbir alanında çalışmıyorum,” diyor. “Zaten onların da bünyelerinde ajan barındırdığını hiç sanmıyorum.”
“Benimle ne anlaşması yapmak istiyorsun o zaman?” diye fısıldarken kalbim ağzımda atıyor adeta. Neden gizemli meselelerin etrafında ışık pervaneleri gibi dönmeye meylettiğimi bilemiyorum. Belli ki başıma gelecek olan ya müthiş bir güzellik ya da yere çakılacağım kadar devasa bir kötülük var.
“Benim bu kurumun gerçekleştirdiği etkinlikte başrolde olmam gerekiyor,” Bunu anlatırken başından beri ilk kez sıkıntıyla boğazını temizlediğine tanık oluyorum. Boynunu sıkıştıran bir kravat ya da papyon takmadığı için kendisini tebrik etmeye yaklaşıyorum. Hemen sonra bunun konumuzla zerre kadar ilgisi olmadığını şahsıma hatırlatıp söylediklerine kulak veriyorum. Midem yanıyor, içecek bir şeyler alsaydın bari! “Anlıyorum ki sen de tam olarak bunun peşindesin.” Olduğumuz yerde sağa sola sallanmayı bırakmadan konuşmak artık beni inanılmaz zorluyor. Yine de pes etmeden adamı- pardon Ali Kemal’i dinlemeye çalışıyorum. “Bodoslama dalmadan nasıl söylenir bu?” Ağzının içinde homurdandıktan sonra bakışlarını yine yukarıdan gözlerime sabitliyor. “Evli olmadığını biliyorum.”
Beni bir kolunun üzerine yatırarak iyice afallatmasaydı ona bunu nereden bildiğini sorarak sesimi yükseltebilirdim. Lakin şimdi belimden destekleyerek beni dansın en kritik yerindeymişiz gibi yatırmışken gıkımı çıkaramıyorum. Birden fazla insanın bakışlarını üzerimizde hissederken beni kaldırıp yeniden karşısına almasına izin veriyorum. Şu an kanım aksa fazla adrenalinden baloncuklar fışkırtacağımı düşünüp nefesimi düzene koymak için çaba harcıyorum. “Sen beni mi araştırdın?”
Ali Kemal’in mavilerinde izah etmekte güçlük çektiği meselelerin sandalı beliriyor. Sahipsiz sandalın suyun içinde bir oraya bir de buraya sallanıp durmasını seyrediyorum. “Parmağında yüzük göremedim.”
“Gitgide korkutucu oluyorsun,” diyorum fısıltı halinde. Bu defa sertçe yutkunuyor olmalıyım ki o da bakışlarını boynuma indirip tekrar yüzüme çıkarıyor.
“Soykan soyadını duydun mu?” Bu esnada müzik değişiyor. İnsanlar hâlâ dans ederken biz de uyumumuzu kaybetmeden hareketlerimizi sürdürüyoruz. “Beni buradan çıkınca dilediğin kadar araştırabilirsin. İsmim Ali Kemal Soykan… Uluslararası bir şirketim var. Televizyon işi yapıyoruz. Çeşitli ülkelerden reklam alıyoruz ve onlara da reklam satarak ülkenin ekonomisini canlandırmaya yönelik çalışmalar gerçekleştiriyoruz.” Buraya kadar her şey kusursuz bir şekilde ilerlerken durup ciğerlerini aldığı nefesle dolduruyor. “Ama benim iş dışında da gündeme gelmem lazımmış. Ben buna çok inanmasam da Seza öyle söylüyor. Diğerleri de onu onaylıyor.”
“Seza?” Sanki kafamın içindeki tek boşluk buymuş gibi kaşlarımı kaldırarak ismi dile getiriyorum. “Diğerleri kim? Hiçbir şey anlamıyorum.”
Ayaklarımın geri geri gitmesine yol açacak şekilde bana doğru adımlar atıyor. Göz bebeklerime suyu bitmiş kuşlar gibi telaşlı bir ifade oturmuş olmalı. Hemen dudaklarını aralayarak “Çok fazla göz önünde kaldık,” diye mırıldanıyor. “Biraz daha sakin bir köşede konuşmaya devam edelim.”
“Uzaklaşmayalım,” diyorum tedirgince. İleriye doğru attığı adımlar duraksamaya uğruyor. Protokol masasına sırtımı çevirmiş oluyorum fakat çok da geride kalmıyoruz. “Arkadaşımı kaybetmek istemiyorum.”
“Tamam,” Güven vermek ister gibi başını bir kez sallıyor. “Buradayız. Dinlemeye devam edeceksin, değil mi?” Ben de onu taklit edercesine başımı oynatıp devamını getirmesi için yüreklendiriyorum. “Seza benim sağ kolumdur. Aynı zamanda işin ekonomi kısmıyla yakından ilgilenir. Çıkarlarımı gözetmesiyle ünlüdür yani bizim camiada.” O kadar kendinden emin konuşuyor ki araya girip soru dahi yöneltemiyorum ona. “Diğerleriyle de tanışacaksın zaten,” Kendi fanusunun suyundan boğazına kaçırmayı başaran bir balık misali kalıyorum herhalde. Ali Kemal’in dudağının köşesi yukarı kıvrılıyor bir kez daha. “Eğer anlaşabilirsek tabii.”
Bir rüya görüp ertesi gün onu anlattığım insanların bana popon açıkta kalmış olabilir mi diyeceği minvalde bir şeyi gerçekten yaşıyorum. Ayaküstü rüya görmeye başladığımı sorguladığım birkaç saniye olmadı değil. Ancak kendimi yer yer çimdikleyip her şeyin alabildiğine gerçek olduğunu kabul etmiş durumdayım. Bu nedenle dans etmeyi sürdüremeyeceğimi hissederek onun omzundaki elimi yavaşça aşağıya düşürüyorum. Havada duran ellerimiz ise birbirlerinden ayrılmadan diğer elimi takip ediyorlar. Hâlâ gözlerim görüyor olmasaydı parmaklarımın onun avucunun içinde olduğunu bile anlayamazdım, çünkü tensel olarak hissetme duygumu kaybettiğimi düşünüyorum. Çiçeğim o eli bıraksana madem. Boşuna asaplarımızı bozmayalım.
Parmaklarımı çekip ellerimi önümde kavuşturuyorum. “Sen de o etkinlikte başrol olmak istiyorsan,” diyorum sakince. “O çocuklara eğitim verecek kişiyle bir yakınlığın olmalı.” Kaşlarını kaldırırken işaret ve başparmağıyla çenesindeki kirli sakalını sıvazlayışına bakıyorum. “Evlilik gibi bir yakınlık…”
“Bunu söylemenin daha kolay bir yolu yok,” diyor omuzlarını kaldırıp indirirken. “İkimizin de aynı şeye ihtiyacı var.” Başkaları duyacak diye aklım çıkıyor ama o bunun önlemini almış gibi rahatça konuşuyor: “Kâğıt üzerinde bir evliliğe…”
Sanki bana ağza alınmayacak sözcükleri peş peşe sıralamışçasına birleştirdiğim ellerimi yüzüme götürüyorum. Parmak uçlarım dudaklarımın üstünü kapatırken, merdivenlerden yuvarlanan yavru bir pandadan farksız hissediyorum kendimi.
“Neden benimle?” diye soruyorum sesim çıkacak kuvvete ulaştığında. “Yani soyadını birkaç kez duymuşluğum var. Seni tanımıyorum ama bazı insanlardan önce soyadını tanırsın bu hayatta. Kulağa biraz acımasızca geliyor olsa da gerçek bu.” Uzattığımı düşünen iç sesimin cümle kurmasına fırsat tanımadan içimdekileri döküyorum. “Neden benimle kâğıt üzerinde evlenip bu etkinlikte boy gösteresin ki? Bunun için birini ayarlarsın, onunla nikâh kıydıktan sonra başvurusunu yapmasını sağlarsın ve her şeyi tereyağından kıl çeker gibi halledersin.”
Duymak istediği şey benim ona söylediklerimmiş gibi memnuniyetle gülümsüyor. Mavi gözleri bir yırtıcıyla aynı yaşam alanını paylaşmışçasına kararlı ve kendinden emin bakarken beni de takdir ediyor sanki. İstemsizce mırıldanıyorum: “Neden benimle?”
“Çünkü ben de senin isminden önce soyadını biliyordum,” diye fısıldıyor. “Her şeyi en başından birine anlatmakla, öğretmekle ve çok daha fazlasıyla uğraşmak mı daha kolay yoksa senin dünyana doğmuş biriyle bu yola girmek mi?” Başını hafifçe sol omzuna doğru düşürüp kaşlarını eğiyor. “Ben de aynısını düşündüm. Sen soyadının gücüne sığınmak yerine o çocukların hayatına dokunmayı tercih ediyorsun. Bu da ne kadar istekli olduğunu gösterir.”
Taşlar yerine otururken bu iş için biriyle kâğıt üzerinde evlenmenin hangi akla sığacağını sorguluyorum. Elbette mantıklı bir cevapla içime su serpmeyi beceremiyorum. Babamı, annemi, abimi ve onların halini düşündükçe kalbime batırılan iğneler yüzken bin oluveriyorlar.
“Onları ortada bir evlilik olmadan da bu işi yapabileceğime inandıracaktım,” diyorum usulca bir sesle. “Yapamaz mıyım?”
“İnan müsemma gösterecek yerde değiller,” Ali Kemal buna bayılmadığını gösterir gibi yanaklarının içini ısırıyor. “Bana bugün bir cevap vermeni istemiyorum. Zamanımız var.” Önce ceplerini kontrol ediyor ceketinin üzerinden, sonra bunun boş bir uğraş olduğuna karar vererek nefesini koyuveriyor. “Telefonun yanında mı?”
Omzuma astığım küçük çantamdan telefonumu çıkarıyorum ve kilidi açıp ona veriyorum. Ekranda parmaklarını hızlıca oynatmasının ardından telefonu çevirerek bana uzatıyor. “Numaram bu,” diye mırıldanıyor. “Beni kararınla ilgili ya da ne bileyim… Sormak istediğin bir şey olursa ara lütfen.”
Arkasını dönüp giderken telaşla atılıyorum. “Sana adımı söylemedim.”
Omzunun üstünden dönüp bana bakarken siyah mat maskesinin altında iyice parlayan gözleri kısılacak şekilde gülümsüyor. “Görüşürüz Rüya.”
Hayretle yükselen göğsüm eşliğinde bakışlarımı telefon ekranına düşürüyorum. Numarasını kaydetmiş. A.