Vanguard kulesinin zirvesinde, karanlık bir kefen gibi odanın üzerine çökmüştü. Sadece dışarıdaki şimşeklerin anlık çakışları, Aras ve Julian Vane’in birbirine kenetlenmiş suretlerini duvara devasa birer gölge olarak yansıtıyordu. Aras, Vane’in yakasını öyle bir hırsla sıkıyordu ki, parmak uçlarının uyuştuğunu hissediyordu. Camın dışındaki Londra, yağmurun altında ağlıyormuş gibi görünüyordu; aşağıda ise polis sirenlerinin mavi-kırmızı ışıkları, yaklaşan sonun habercisiydi. “Hadi Aras,” dedi Vane, sesi karanlıkta bir yılanın tıslaması gibi soğuk ve davetkardı. “Bak, ellerin titriyor. Adaletin o hantal çarklarına güvenmediğini biliyorum. Ben o kapıdan kelepçeyle çıkarsam, yarın kefaletle uçağıma binerim. Ama beni şu camdan aşağı itersen... İşte o zaman oyun gerçekten biter. Babana benzem

