AYNADAKİ YABANCI

799 Words
​Ertesi sabah Gece, elindeki gümüş kalemi sanki bir kanıtmış gibi sıkıca tutarak uyandı. Gözleri tavandaki çatlaklara takılı kalmıştı. Aras Karadağ ofiste bir cellat kadar soğuk ve mesafeliydi; peki ya bu kalemi yastığına bırakan el? Eğer o el de Aras’a aitse, bu adamın içinde kaç farklı kişilik barınıyordu? Ya da daha korkutucu olan ihtimal; Aras onu ofisteki otoritesiyle ezerken, başka biri Aras’ın gölgesini kullanarak Gece’nin mahremine sızıyordu. ​Duşun altına girdiğinde suyun sıcaklığı bile tenindeki o ürpertiyi söküp atamadı. Ofise gitmek artık sadece bir işe gitmek değil, bir aslanın inine gönüllü girmek gibiydi. Hazırlandı, kolyeyi takmadı ama çantasına attı. "G" harfi sanki çantanın içinden ona bakıyordu. ​Holdinge ulaştığında, Aras’ın katındaki atmosfer her zamankinden daha ağır, daha gergin ve daha sessizdi. Ofisteki herkes sanki görünmez bir fırtınanın patlamasını bekliyordu. Gece masasına geçtiğinde, bilgisayar ekranında bir mesajın yanıp söndüğünü gördü. Sadece üç kelime: "Arşiv odasına in." ​Gönderen Aras Karadağ’dı. ​Holdingin en alt katındaki arşiv odası, binanın geri kalanındaki o lüks ve cam şatafattan uzaktı. Tozlu raflar, eski dosyalar ve loş ışıklar arasında Gece, kendini bir labirentteymiş gibi hissetti. Odanın sonuna doğru ilerlediğinde, Aras’ı devasa bir metal rafın önünde buldu. Elinde eski, yıpranmış bir dosya vardı. Aras, ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını yukarı katlamıştı. Gece’nin geldiğini duyunca dönmedi. ​"Geçmişin tozunu sever misin Aksoy?" dedi Aras. Sesi, yeraltındaki bu odanın yankısıyla birleşince daha da derinden, daha da tekinsiz geliyordu. ​"Pek değil efendim... Genelde geleceğe bakmayı tercih ederim," dedi Gece, sesinin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek. ​Aras yavaşça döndü. Gözleri, bu loş ışıkta daha da karanlık, daha da dibi görünmez bir kuyu gibiydi. "Gelecek, geçmişin üzerine inşa edilen bir yalandır sadece," dedi ve elindeki dosyayı Gece’ye doğru uzattı. "Bu dosya, yirmi yıl önceki bir iflasın hikayesi. Senin görevine ek olarak, bu dosyadaki tüm isimleri ve o dönemdeki bağlantıları tek tek incelemeni istiyorum. Kimin kimi sattığını, kimin sessiz kaldığını bulmanı istiyorum." ​Gece dosyayı aldı. Parmakları dosyanın yüzeyindeki toza değdiğinde, Aras’ın parmakları da onun elinin üzerinden kaydı. Bu kez temas kazara değildi. Aras, Gece'nin bileğini hafifçe sıktı. "Bu dosyada gördüğün hiçbir şeyi kimseyle paylaşmayacaksın. Eğer bir kelime sızarsa, Gece... O zaman bu karanlık odayı özlersin." ​"Anladım efendim," diyebildi Gece. Aras elini çektiğinde, bileğinde adamın parmaklarının izi kalmıştı sanki. ​Aras tam çıkacakken durdu ve omzunun üzerinden Gece’ye baktı. Bakışları kısa bir an Gece’nin boynuna kaydı; sanki orada o kolyeyi aramıştı. Bir saniye bile sürmeyen o bakışta, Gece bir hayal kırıklığı mı gördü yoksa bir onay mı, anlayamadı. Aras hiçbir şey demeden karanlık koridorda gözden kayboldu. ​Gece saatlerce o tozlu odada çalıştı. İsimler, rakamlar, batan şirketler... Başını kaldırdığında saatin çoktan akşam olduğunu fark etti. Arşiv odasının ağır kapısını açıp dışarı çıktığında, asansörlerin olduğu koridorda tek başına olduğunu sandı. Ama tam o sırada, asansörün metal kapısındaki yansımasında bir şey gördü. ​Arkasındaki duvarda, hemen omzunun hizasında bir gölge kımıldadı. Hızla arkasına döndü. Kimse yoktu. Sadece boş, loş koridor... "Hayal görüyorsun," dedi kendi kendine. "Yorgunluktan." ​Asansöre bindi, aşağı indi ve hızla binadan çıktı. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Evine giden sokakta yürürken, her zamankinden daha hızlı adımlar atıyordu. Apartman dairesinin kapısına geldiğinde, bir an duraksadı. Kapının kolunda, ince bir ipin ucuna bağlanmış küçük bir zarf asılıydı. ​Zarfı yırtarcasına açtı. İçinde bir not değil, sadece bir fotoğraf vardı. ​Fotoğraf, az önce arşiv odasından çıkarken çekilmişti. Gece'nin arkasındaki yansıması, o loş koridordaki yalnızlığı ve yüzündeki o yorgun ifade... Fotoğrafın arkasında ise o zarif el yazısıyla sadece şu yazıyordu: ​"Tozların arasında bile parlıyorsun. Ama boynun hala çok boş." ​Gece, fotoğrafı elinden düşürdü. Zarfın içine tekrar baktı. Fotoğrafın altından küçük, mor bir menekşe kurusu çıktı. Menekşe, Gece’nin en sevdiği çiçekti. Bunu Aras bilemezdi. Aras onun geçmişini araştırmıştı belki ama en sevdiği çiçeği bilmesi imkansızdı. ​Evinin içine girdiğinde, tüm ışıkları yaktı. Banyoya gidip aynaya baktı. Kendi yansıması bile ona yabancı geliyordu artık. Boynuna elini götürdü. Aras ona ofiste "Burası karanlık," demişti. Evindeki el ise boynunun boş olmasından şikayet ediyordu. ​O an Gece bir şeyi fark etti. Aras Karadağ, ofisteki o diktatör tavrıyla onu bir "av" gibi köşeye sıkıştırırken; bu gizli el, onu bir "kurban" gibi sevgiyle sarmalamaya çalışıyordu. Ve korkutucu olan şuydu: Gece, Aras'ın o soğuk nefesini ensesinde hissettikçe, bu gizli elin sunduğu o tekinsiz şefkate sığınma isteği duyuyordu. ​Aras, onun korkusunu yönetiyordu. Bu gizli el ise, onun yalnızlığını... ​Pencereye gidip dışarıya, karanlığa baktı. Yağmurun altında, sokağın sonunda tek bir adam duruyordu. Elinde bir şemsiye yoktu. Sadece öylece durmuş, Gece’nin ışığı yanan penceresine bakıyordu. Gece gözlerini kırptı, tekrar baktı. Adam gitmişti. Sadece boş, ıslak kaldırım kalmıştı geriye. ​Gece, perdeleri sıkıca kapattı ve kapının arkasına bir sandalye dayadı. Artık emindi; bir oyunun içindeydi ama kuralları o koymuyordu. Ve bu oyunun sonunda, ya Aras'ın karanlığında boğulacaktı ya da bu gizli elin şefkatli görünen zincirlerine teslim olacaktı. Her iki yol da aynı yere çıkıyordu: Tehlikeli bir temasın kaçınılmaz sonuna.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD