Dışarıda rüzgar, zeytin ağaçlarının dallarını döverken, taş evin içindeki şöminenin kızıl alevleri duvarlarda devasa gölgeler yaratıyordu. Zaman, bu dört duvarın arasında hükmünü yitirmişti. Aras’ın başı Gece’nin dizlerindeydi; beş yıllık bir yorgunluğun, uykusuzluğun ve bitmek bilmeyen o içsel savaşın ardından teslim olmuş bir savaşçı gibiydi. Gece, parmaklarını Aras’ın saçlarının arasında gezdirirken, parmak uçlarında hissettiği her telin aslında Aras’ın hayatındaki bir düğüm olduğunu düşünüyordu. Londra’daki o steril, mesafeli hayatından buraya, bu loş ışıklı, rutubet ve odun kokan köhne odaya nasıl savrulduğunu sorguladı bir an. Uçakta Aras’ı yok etmeye yemin etmiş o buz kraliçesi, şimdi kendi elleriyle o buzu eritiyordu. Aras’ın alnındaki o derin çizgiye dokundu. Aras uykusunda haf

