KABİN
“Ya siyahsın, ya beyaz.
Yok öyle biraz biraz...”
Günün henüz yeni ağardığı o ilk saatlerde bilincim, rüzgârın cama vuran hafif tıkırtısıyla değil; aşağı kattan ahşap zemini titreterek yükselen o keskin melodiyle aralandı.
“...Gel anla hâlimden, güllerim uyansın bahçelerimden... Gel öyle bir yıkan ki tan yeri boyansın, aşk hançeriyle...”
Gözlerimi tavana dikip bir süre tavanın kavisli gölgelerinde gezdirdim. İçimdeki o soğuk ve mesafeli ses, her zamanki gibi rasyonel bir gerçeklikle zihnimin içinde yankılandı.
İki uç noktada yaşayan iki kadınla aynı çatıyı paylaşırken güne sakin bir zihinle başlamak, yalnızca hayalperestlerin işidir.
Yataktan sakince doğrulup banyoya adımladım. Aynadaki yansımamda, kontrolü elinde tutmayı seven o sarsılmaz ifadeyi gördüğümde içim rahatladı. Soğuk suyu yüzüme çarptığımda zihnimdeki son uykulu sis bulutu da dağıldı.
Üzerime koyu lacivert, dökümlü bir hırka geçirip merdivenlerden aşağı indim.
Aşağı indiğimde Damla, salonun ortasındaki geniş koltuğa kıvrılmış, televizyondaki klip kanalına dalıp gitmişti. Etrafa kısa bir bakış attım.
“Bizim felaket nerede?” diye sordum.
Damla gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi:
“Mutfakta. Bir saattir içeride. Kendi kendine bir şeylere sövüp duruyordu en son.”
Dudaklarının kenarında eğlenen bir tebessüm belirdi.
“Kritik günlerinden birinde yine.”
Mutfak kapısından içeri adım attığımda karşılaştığım manzara beni şaşırtmayı başardı.
Masanın üzeri kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir kahvaltıyla donatılmıştı. Taze sıkılmış portakal suları, gurme peynirler, sıcak hamur işleri...
Zeytin tabağına doğru elimi uzattığım anda gümüş bir çatal, ahşap masanın yüzeyine milim kala saplandı.
Sare, elindeki diğer çatalı adeta bir silah gibi tutarak arkasına yaslandı. Yüzünde o alışıldık, sınırları zorlayan ve meydan okuyan ifade vardı.
“Elini çek,” dedi soğuk bir sesle.
“Açlıktan ölmemizi planlamıyorsan bu tedbir biraz fazla değil mi, Sare?”
“İki şartım var.”
Sesi tavizsizdi.
“Birincisi, salondaki o tembel kadını buraya getireceksin. İkincisi, sofrayı hazırlayan benim; toplamak tamamen sizin sorumluluğunuzda.”
Gözlerimi sakince üzerinde gezdirdim.
“Şartlar ağır ama masanın cazibesi karşısında pazarlık şansım yok gibi duruyor.”
Sare çatalı masaya bırakıp arkasına yaslandı.
“Akıllıca bir seçim, Derin. Yürü, içeri.”
Sare’nin bu aşırı korumacı ve sert kabuğunun ardındaki gerçek nedeni iyi biliyordum. Hayat, ona çok küçük yaşta savunma mekanizmalarını en üst seviyede tutmayı öğretmişti. İnsanlara karşı ördüğü o sarsılmaz duvarlar, aslında kendini koruma biçiminden ibaretti.
Salona geçip Damla’nın tepesinde durdum.
“Kalk bakalım. Mutfakta kriz yönetimi tamamlandı, kahvaltı bizi bekliyor.”
Damla yerinden doğrulurken yüzüne sinsi bir gülümseme yayıldı.
“Sofrayı biz toplayacaksak bu işin bir karşılığı olmalı, Derin,” dedi sesini alçaltarak.
“Aklından ne geçiyor yine?”
“Sen sadece masada bana destek ol. Çok eğleneceğiz.”
İçimden derin bir nefes aldım.
Bu ikisinin dengesini sağlamak, çalıştığım şirketteki en karmaşık projeleri yönetmekten bile daha fazla efor gerektiriyordu bazen.
Kahvaltının sonuna doğru Sare tabağını kenara itip kalkmaya yeltenmişti ki Damla, o kadife ama tehlikeli tonuyla söze girdi.
“Sareciğim... Bu harika kahvaltı için teşekkür ederiz. Şimdi biz bu masayı toplayacağız ama...”
Sare gözlerini kısıp yerine geri oturdu.
“Sadede gel, Damla. Çıkar ağzındaki baklayı.”
“Diyorum ki bugün AVM’ye gitsek? Şöyle sağlam bir alışveriş yapsak, biraz zihnimiz dağılsa?”
Gülüşümü gizleyerek nötr bir ifadeyle Sare’ye baktım.
Sare’nin yüzü anında ciddileşti.
“Asla. Ben kalabalık insan sürülerinin arasına girmem. Ne hâliniz varsa görün.”
Ayağa kalkmaya çalıştığı anda Damla arkasından dolanıp omuzlarına bastırdı. Ben de soğukkanlılıkla çayımı yudumlayıp söze karıştım.
“Zorlamayalım, Damla. Gelmek istemiyorsa zorla götürecek değiliz. Nasıl olsa garajdaki o çok kıymetli motorunun yedek anahtarı bende.”
Sare'nin bakışları anında üzerime döndü.
“Derin...”
“Şöyle bir uçurum kenarında ufak bir test sürüşü yaparım. Daha önce tecrübe etmediğim bir şey değil.”
Sare’nin gözlerinde çakan o ani tehlike şimşeğini gördüm.
Motoru, onun dünyasındaki tek dokunulmaz alandı. Geçmişte, alkolün sınırları zorladığı bir gecede motorunu ufak bir çizikle atlattığım günden beri bu konu onun kırmızı çizgisiydi.
“Yarım saat,” dedi dişlerinin arasından. “Yarım saat sonra kapıda olmazsanız o anahtarı nereden alacağımı çok iyi biliyorum.”
Hızla merdivenlere yönelişini izlerken Damla ile bakıştık.
Doğru kozu oynamak her zaman kazandırırdı.
---
Tam otuz dakika sonra garaj çıkışındaydık.
Sare, koyu gri uzun saçlarını serbest bırakmış, siyah dar kot pantolonu, üzerine beyaz tişörtü ve deri ceketiyle kendi karanlık stilini konuşturuyordu. Dışarıdan bakan biri için ulaşılmaz ve tehlikeli bir duruşu vardı.
Damla daha spor ve rahat bir kombin tercih etmişti.
Ben ise siyah şortumun üzerine giydiğim kırmızı ve gri detaylı tasarım tişörtüm, sıkı at kuyruğum ve topuklu ayakkabılarımla her zamanki gibi iddialı ve kendinden emin tarzımı koruyordum.
Dışarıdan bakan biri bizi yalnızca zengin ailelerin gamsız çocukları sanabilirdi.
Ailelerimizin imkânları fazlasıyla yerindeydi, doğru. Ancak ben baba parasının gölgesinde yaşamayı reddetmiş, iki yıl önce şehrin en büyük holdinglerinden birinde yönetici asistanı olarak işe başlamıştım. Sonrasında terfi alarak yönetim koordinatörü pozisyonuna getirilmiştim.
Kendi gücümü ve kariyerimi inşa ediyordum.
Kızlar da benden kopmamak adına kendi yollarını çizip benimle bu şehre gelmişlerdi.
Sare motoruna atlarken Damla ile ben siyah, üstü açık arabama geçtik.
AVM’nin kapalı otoparkına girdiğimizde Sare çoktan kaskını çıkarmış, motoruna yaslanmış bizi bekliyordu.
Asansörlere doğru adımladığımızda Sare aniden duraksadı. Kolumu tuttuğunda gözlerindeki o hafif tedirginliği okudum.
Klostrofobisi, onun en zayıf noktasıydı. Kapalı alanlar zihninde kilitlenmeye yol açıyordu.
“Ben merdivenlerden çıkıyorum,” dedi kestirip atarak. “Sinema katında buluşuruz.”
Üstelemedik.
Damla ile asansöre binip yukarı çıktık. Sare bizi yukarıda, kulaklıkları kulağında, dünyayla bağını tamamen kesmiş bir hâlde bekliyordu.
“Hızlı olalım,” dedi bizi görünce. “Gereksiz vakit kaybetmek istemiyorum.”
İlk girdiğimiz lüks mağazada doğrudan elbiselerin olduğu bölüme geçtim. İşim gereği gardırobumda keskin, şık ve asil parçalar bulunmak zorundaydı.
Gözüme çarpan ilk parça, derin bir yırtmacı olan ve vücut hatlarını mükemmel şekilde vurgulayan kırmızı bir elbiseydi.
Ardından tül detaylı, göğüs kısmı ince taşlarla işlenmiş gece mavisi bir tasarımı elime aldım.
Damla kucağını şortlar ve büstiyerlerle doldururken Sare yalnızca birkaç siyah kot pantolonu isteksizce elinde tutuyordu.
“Bunları denememiz gerekiyor,” dedim kabinleri işaret ederek.
Sare kaşlarını çattı.
“Neyini deneyeceğim, Derin? Bedenim belli. Aldım işte.”
“O yırtmaçlı elbisenin üzerindeki duruşunu görmeden şuradan şuraya gitmem,” dedi Damla gülerek.
Sare derin bir nefes aldı.
“Tanrım, bana güç ver.”
Kabinlere geçtiğimizde kırmızı elbiseyi üzerime giydim. Aynadaki yansımamda tenimin beyazlığıyla kırmızının oluşturduğu keskin tezat oldukça çarpıcı duruyordu.
Dışarı çıktığımda Sare beni tepeden tırnağa süzdü. Anneannesinin terzilik geçmişi sayesinde kumaş kalitesinden son derece iyi anlardı.
“Kumaş kusursuz,” dedi soğukkanlı bir değerlendirmeyle. “Yırtmaç fazla iddialı ama senin o soğuk duruşun dengeliyor.”
Mağazadan çıkıp alt kattaki sakin bir restorana geçtik. Kahvelerimizi yudumlarken asıl hedefimi açıkladım.
“Sare... Victoria’s Secret’a geçiyoruz.”
Sare’nin gözleri anında kısıldı.
“O kalabalığın içinde bikini denememi beklemiyorsun herhâlde?”
“Senin denemene gerek yok,” dedim en profesyonel tebessümümle. “Sadece yanımızda duracaksın.”
İstemeye istemeye kabul etti.
Mağazaya girdiğimizde bordo dantel detaylı siyah bir bikini takımı alıp kabinler bölümüne ilerledim.
Kabine girip hızlıca soyundum. Bikinimi giydim fakat arkadaki ince kopça bir türlü yuvasına oturmuyordu. Parmaklarımın arasından kayıp dururken dışarıdaki ahşap kapı aniden sertçe vurulmaya başladı.
“Bir dakika!” diye seslendim öfkeyle.
Kapı bu kez daha ısrarla sarsıldı.
Dışarıdan Sare’nin uzaktan gelen sert ve yüksek sesini duyabiliyordum.
Kapıyı çalanın Damla olduğunu varsayarak bikininin üstünü tek elimle sabit tutup diğer elimle kilidi açtım.
Ancak kapının açılmasıyla içeri yabancı bir erkeğin dalması bir oldu.
Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan adam beni kabinin içinde durdurdu. Dar alanda geri çekilecek yerim kalmamıştı.
Tam başımı çevirip tepki vereceğim sırada kulağımın hemen arkasında alçak, karanlık ve rahatsız edici derecede otoriter bir ses duyuldu:
“İki dakika sessiz ol. Sakın sesini çıkarma.”
Bedenim kaskatı kesildi.
Arkamdaki adamın nefesini duyabiliyordum. Birkaç saniye sonra tutuşunu gevşetti ve doğrudan sırtımdaki bikininin açıkta kalan kopçasına uzandı.
Ne yaptığını anlamaya çalışırken kendimi geri çekmeye çalıştım.
“Şşş... Sakın kıpırdama,” dedi adam. Sesindeki o gamsız ve hâkimiyet kuran ton sinirlerimi daha da bozmuştu. “Sana dokunmaya meraklı değilim, çarpık bacak.”
Milisaniyeler içinde kopçayı yerine oturttu.
Çarpık bacak mı?
O lafı duyduğum an zihnimdeki bütün nezaket kuralları buharlaştı.
Öfkeyle arkamı döndüm.
“SEN. AZ. ÖNCE. BANA. ÇARPIK. BACAK. MI DEDİN?”
Koyu renk gözleri üzerimde kısa bir süre gezindi. Dudağının kenarı alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı.
“Bakıyorum da... Harbi harbi çarpıkmış be güzelim.”
“Sen ne anlarsın bacaktan, züppe!”
Elimi kapının koluna uzattım ancak adam bileğimi yakalayıp hareketimi durdurdu.
“Züppe?” dedi tek kaşını kaldırarak.
“Tam olarak öyle,” dedim soğuk bir nefes vererek. “Kendi sınırlarını bilmeyen, kadınlar kabinine dalan bir züppe.”
Derin, karanlık bir kahkaha attı.
“Onu bunu boş ver de... Aklında dönen sorunun cevabını vereyim.”
Kaşlarımı çattım.
“ Ben Karan Alaz .”
"Ne işin var kabinde?"
Bir an durdu.
“Babamın adamlarından kaçıyorduk. İlk bulduğumuz yere daldık. Poyraz dışarıdaki bir kıza sarıldı kendini gizlemek için, Ateş de yan kabine girdi.”
Zihnimdeki parçalar anında birleşti.
Gözlerim öfkeyle büyüdü.
“Sen...” dedim, sesimdeki soğukluğu korumaya çalışarak. “Arkadaşının dışarıdaki bir kıza sarıldığını mı söyledin?”
“Evet. Dışarıda dikiliyordu.”
Bileğimi onun tutuşundan sertçe kurtardım.
“Dua et,” dedim yüzüne doğru yaklaşarak. “Dua et o kız Sare olmasın. Yoksa arkadaşının bedenini bu mağazadan tek parça çıkaramazsın!”
Kendimi kabinden dışarı attığımda AVM'nin ortasında kopmak üzere olan o büyük fırtınanın gürültüsü çoktan koridorda yankılanmaya başlamıştı...