Kapıdan içeri adımını attığı an, her şey değişti. Feride’nin gençliği, o ağır, bastırılmış havanın içine bir bıçak gibi saplandı. Çelik Ağa, onu karşılarken yüzünde Gül’ün yıllardır görmediği bir şey vardı: İlgi. Hatta iğrenç bir şehvetle karışık bir beğeni.
“Buyur bas köşeye,” dedi Gül’e dönmeden, eliyle geniş holdeki sediri işaret ederek Feride’ye. Feride, başını öne eğip, fısıltıyla bir şeyler mırıldandı. Korkak bir ceylan gibiydi. Ama Gül, o bakışlardaki hesabı gördü. Korkunun altında, yeri sağlamlaştırma çabası.
O gece, yemek masası bir savaş alanına döndü. Gül, her zamanki yerinde, ağanın solunda, sanki bir gölge gibi oturuyordu. Feride ise ağanın tam karşısına, ışığın altına oturtulmuştu.
“Ye canım, ye,” dedi Çelik, sesi göstermelik bir yumuşaklıkla. Büyük bir parça kuzu etini Feride’nin tabağına uzattı. “Senin gibi tazecik bir fidana iyi bakmak lazım. Güçlü olacaksın.” Sonra göz ucuyla Gül’e baktı. “Bazıları gibi cılız, çelimsiz değil.”
Gül, çorbasını yutmaya çalışırken, boğazında yumru patladı. Hiçbir şey söylemedi. Söyleyemezdi. Ama Feride, utangaç bir gülümsemeyle, “Sağ olun beyim,” dedi. Sesinde bir titreme vardı ama Gül, o ‘beyim’ hitabındaki yaltaklanmayı duydu. İçinden geçirdi: Orospu.
“Sen, Gül,” diye gürledi Çelik, kaşığını masaya vurarak. “Niye susuyorsun? Hoş geldin demeye lisanın mı yok yeni karıma? Senin gibi bir kısır, böyle bereketli bir kıza karşı edepli olmalı.”
Gül, başını kaldırdı. Feride’nin gözlerine baktı. Genç kız, gözlerini hemen kaçırdı. Ama bir an, Gül orada küçük, zehirli bir kıvılcım gördü. Zafer değil, daha çok… yerini bulmanın verdiği bir güven.
“Hoş geldin,” diye mırıldandı Gül, sesi taş gibi ağırdı.
Feride, başıyla onayladı. “Çok teşekkür ederim abla,” dedi. “Umarım size yük olmam.” Abla. Kelimesi Gül’ün karnına yumruk gibi indi. Senin gibi bir sürtükle aynı çatı altında mı olacağız şimdi? Dedi içinden.
Gece, asıl cehennem o zaman başladı. Gül, kendi odasında, eski, sert yatağında uzanmış, tavandaki çatlağı izliyordu. Duvarın ardından sesler geliyordu. Çelik’in odasından. Kalın kahkahalar, yatak gıcırtısı ve Feride’nin incecik, yapay bir çığlık atmış gibi çıkan kahkahaları.
“Ah, beyim, aman! Gücünüz yeter mi bana?” diye bir cümle duyuldu, tiz ve oynak.
Gül, yastığını dişleriyle ısırdı. Gözleri yanıyordu ama ağlamadı. İçi kaynıyordu. O kahkahalar, her biri, Çelik’in onun üzerinde kırdığı sopalardan daha çok acıtıyordu. Yıllardır duyduğu tek ses, küfür ve aşağılamaydı. Şimdi bu… bu şehvetli oyun, bu iğrenç şakalaşmalar, onun hiç hak etmediği, asla tadamadığı bir şeyi Feride’ye sunuyordu. Adi orospu, diye geçirdi yeniden içinden. Biraz gül, zamanı gelince sopayı sen de yiyeceksin.
Ertesi sabah, Gül mutfağa indiğinde, Feride çoktan hazırdı. Üzerinde, Gül’ün eski, bir kenara attığı ama ütülü duran bir şalvar vardı. Saçları düzgün taranmış, dudakları nemli görünüyordu.
“Günaydın abla,” dedi tatlı bir sesle. “Kahvaltıyı ben hazırlayayım dedim. Beyim, ‘Senin ellerin lezzetlidir’ dedi, izin verin de göstereyim.” Dedim.
Gül, onu süzmekle yetindi. “Buyur. Bu evin aşçısı sensin artık zaten.” İçinden ekledi: En azından mutfakta.
Feride, çalışırken bile hava atıyordu. “Beyim dün gece dedi ki,” diye lafa başladı, yumurtaları kırarak. “ ‘Feride, senin gibi canlı bir kadın, bu eve hayat getirir. Ölü gibi oturanlar değil.’ Çok komik adam değil mi?”
Gül’ün parmakları, tuttuğı çay tabağının kenarında beyazlaştı. “Komik,” diye tekrarladı, sesi kupkuru.
Çelik aşağı indiğinde, sahne tamamlandı. Feride, hemen koşup onun koltuğunu çekti. “Buyurun beyim, yumurtaları tam sevdiğiniz kıvamda pişirdim. Afiyet olsun.”
“Aferin canım,” dedi Çelik, Feride’nin kalçasına şaplağı andıran bir okşamayla vurdu. “Gül, görüyor musun? İşte hizmet bu. Sen hâlâ tuzsuz ayran yapmasını beceremezsin.”
Gül, sessizce çayını içti. İçindeki öfke, yavaş yavaş, donuk bir kin halini alıyordu. Feride, ağanın yanından ayrılırken, Gül’e küçük, anlamlı bir bakış attı. Sanki ‘Bak, ben kazandım’ diyordu.
Günler bu iğrenç ritimle aktı. Feride’nin ‘masum’ kıskandırmaları, giderek daha cüretkar hale geldi. Bir gün, Gül’ün önünde, Çelik’e göstermelik sızlandı: “Beyim, odam çok soğuk oluyor geceleri. Korkarım üşütüp size bir şey veremem sonra.”
Çelik, hemen Gül’e döndü. “Senin odandaki halıyı alın, Feride’nin odasına serin. Senin gibi buz gibi biri ne yapacak o yünlü halıyı?”
Gül, halıyı sürükleyerek Feride’nin odasına taşırken, genç kadın kapının yanında durmuş, izliyordu. “Özür dilerim abla,” dedi alçak sesle, ama gözlerinde zafer parlıyordu. “Rahatsız ettim.”
“Yok,” diye homurdandı Gül. “Sen etme, ben ettim. Sen bu evin yeni sahibisin artık.”
“Aman abla, öyle deme,” dedi Feride, bir adım yaklaşıp. Sesini iyice alçalttı, sadece Gül’ün duyabileceği kadar. “Senin de hatırın sayılır. Eski sahibi olarak.”
Gül, aniden doğruldu. İki kadın, birbirine yakın, nefes nefese duruyorlardı. Gül, Feride’nin gözlerinin içindeki oyunu, korkunun üzerini örten pişkinliği net olarak gördü. Bu kız, ağanın teröründen korkuyordu, evet. Ama bu korkudan, Gül’ü ezmek için bir güç devşiriyordu. Kendi güvencesini, Gül’ü yerin dibine sokarak sağlamaya çalışıyordu.
“Feride,” dedi Gül, sesi hiç olmadığı kadar sakin ve keskin. “O halıyı iyi kullan. Çünkü bu evde her şey eskir. Bugün senin üzerindeki ilgi, yarın bir başkasının üzerinde olur. Ve o zaman, sen de benim gibi, bir halı taşımak zorunda kalırsın.”
Feride’nin yüzündeki o küçümseyen ifade bir an söndü. Yerini belirsiz bir endişeye bıraktı. Ama hemen toparlandı. “Ben beyimin gözdesiyim,” diye fısıldadı, kendine güven vermeye çalışırken.
“Gözde değil, ihtiyacısın,” diye düzeltti Gül, dönüp odadan çıktı. “Farkı anlayacak kadar yaşadın mı bilmem ama, anlayacaksın.”
O akşam, Çelik gene Feride’yi çağırdı. Ama bu sefer, Gül duvara kulağını dayamakla yetinmedi. Ayağa kalktı, odasında volta atmaya başladı. Her adımda, içindeki bir şey daha da sertleşiyor, keskinleşiyordu. Feride’nin kahkahaları artık onu incitmiyordu. Sadece… sinirlendiriyordu. Bu aptal kız, celladını seviyor sanıyordu. Onun gözdesi olmanın, bu evin en dibindeki çukurdan bir adım yukarıda olmak anlamına geldiğini henüz bilmiyordu.
Gül, pencereye yürüdü. Dışarıda, kasvetli bir gece vardı. Kaybedecek hiçbir şeyim yok, diye düşündü yeniden. Ama bu sefer, bu düşünce bir hüzün değil, buz gibi bir güç veriyordu ona. Feride, kendi küçük oyunuyla meşguldü. Ama Gül artık oyun oynamıyordu.
Duvarın ardındaki sesler kesildi. Bir süre sonra, ayak sesleri duyuldu. Feride, koridordan geçiyor, kendi odasına dönüyordu. Gül, kapısını sessizce araladı. Koridor loştu. Feride, kapısının önünde durmuş, üzerindeki ince geceliğin üstünden silkiniyordu. Gül’ü görünce irkildi.
“Ab… abla? Bir ihtiyacın mı vardı?”
Gül, onu bir an süzdü. Gençliğinin tazeliği, loş ışıkta bile belli oluyordu. Ama gözlerinin altında, korku ve yorgunluktan mor halkalar oluşmaya başlamıştı.
“Hayır,” dedi Gül sakin bir sesle. “Sadece şunu merak ediyorum. O kahkahalarınla onu ne kadar tatmin ettiğini. Çünkü biliyorsun, ben gülmedim diye yıllarca dövüldüm. Sen gülüyorsun diye, bir gün daha şiddetli dövüleceksin. İyi uykular, gözde.”
Kapısını kapattı, Feride’nin donakalmış yüzünü karanlıkta bırakarak. O gece, Gül uyudu. İlk defa, içinde bir planın tohumları değil, ama bir direncin keskin bir kenarı vardı. Ve Feride, odasında, Gül’ün sözlerini düşünerek, ilk defa gerçek anlamda ürperdi. Belki de bu evde tek düşman, kapının dışında bekleyen adam değildi. Belki de gölgeler, sandığından daha tehlikeliydi.