TANITIM
Ağa'nın kasabadaki adı, Çelik’di ama içi her türlü pislikle doluydu. Karısı Gül, ona bir kız verdiğinden beri, onun gözünde bir hiçti. Bir işe yaramaz parça. "İstediğimi beceremedin karı," diye hırladığı geceler sayısızdı. "Sopa kıracağım belinde, belki o zaman aklın başına gelir de bir erkek verirsin bana."
İki yıl boyunca Gül'ün hayatı bir cehenneme döndü. Ağa, onu her gece "çocuk yapma" bahanesiyle çağırır, ama asıl amacı onu kırmak, ezmek, aşağılamaktı. Gül'ün vücudu morluklarla, ruhu korkuyla doluydu. Yatağı, bir işkence tezgahı; odaları, bir hapishane oldu. Ama ne yaptıysa, Gül'ün karnı bir türlü şişmedi. "Senin rahmin çürük!" diye bağırırdı Çelik, sinirden köpürerek. "Kurumuş bir ağaç gibi, meyve vermiyorsun!"
Sabrı tükendi. Köy meydanında herkese ilan etti: "Bu kısır keçi beni soysuz bırakamaz. Benim kanım devam edecek."
Bir hafta sonra, kapıya yeni bir kadın geldi. Adı Feride'ydi. Taze, genç, korku dolu bakışlarının ardında diri bir beden vardı. Ağa onu içeri buyur etti, Gül'ün yüzüne bakarak: "Bak karı," dedi, sesi iğrenç bir şehvetle titreyerek. "İşte nasıl dişi olunur göreceksin. Sen kenarda çürümeye devam et."
Şimdi o koskoca konakta iki kadın vardı: Biri, hırpalanmış, umudu tükenmiş; diğeri, korkunun gölgesindeki yeni "oyuncağı". Ama Çelik bilmiyordu ki, çaresizlik, insanı ya tamamen bitirir... ya da tehlikeli bir şekilde diriltir. Ve Gül'ün artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı.