"Sonsuza dek birlikte..."

2438 Words
2. BÖLÜM İnci… Sabahın ilk ışıkları yüzüne vururken bugün, Poyraz Kıraç’la yapacağı asistanlık görüşmesine hazırlanmak için hışımla kalktı yataktan. Yıllarını verdiği eğitimi ve kazandığı deneyimleri, sonunda böylesine büyük bir şirkette değerlendirme şansını yakalamıştı. Seyfi, kırk yılın başı kedi olalı bir fare tutmuş ve İstanbul'daki fabrikaların başına geçerken Kıraç Holding’deki boşalttığı pozisyonu için kendisini önermişti. O dönene kadar şirkette sıkı çalışırsa terfi alabilir ya da başka departmanda kariyerine devam edebilirdi. Önemli olan bir yerden başlayabilmekti. Daha önce de iyi iş fırsatları bulduğunu sanmıştı, ama hepsinden bir sebeple ayrılmış o dönem şanssızlık saysa da sonradan "İyi ki ayrıldım,” diyebilmişti. Ne kadar iş ahlakından yoksun işveren varsa, hepsi karşısına çıkmış; kimi sigortasını yapmamış, kimi biriken maaşını ödememiş, kimi de onun donanımını değil, kimin adamı olduğunu önceliklemişti. Ha bir de son çıktığı şirketteki kart zamparayı da unutmamak gerekti değil mi? Yetimhanede büyümüş olabilirdi, ama onun hikâyesi diğerlerinden farklıydı. Sevim Anne ve yurttaki arkadaşları dışında gerçek bir ailesi olmamıştı, ama bu durum onu asla eksik hissettirmemişti. İnci’nin mottosu ‘İnsanın kendine yetebilir olması gerektiğiydi’ Güzel bir duş, sıkı bir kahvaltının ardından giyinmek için yatak odasına yöneldi. Üç dolap ağzına kadar kıyafet dolu olmasına rağmen, her kadın gibi “Giyinecek hiçbir şeyim yok!” naraları atarak, ilk maaşıyla gardırobunu yenilemeye karar verdikten sonra en sevdiği mavi elbisesini eline geçirdi. Elbisesini giydikten sonra güzel bir cilt bakımı yapıp, makyajını tamamladı ve çıkmaya hazır hale geldi. Evrak çantasını, kol çantasını aldı ve topuklu ayakkabılarını giyerken çağırmış olduğu taksinin nihayet geldiğini fark etti. Uzun zamandır kendisini bu kadar heyecanlı hissetmemişti. İngilizce, İtalyanca, Yunanca ve İspanyolca dört dilin de hakkını veriyor, ana dili gibi konuşabiliyordu. İngilizce işletme eğitimi almış, üzerine ekonomi yüksek lisansı yapmıştı. Birçok bilimsel makale, onlarca sertifikanın yanında klasik müziğe hayranlığı, keman çalmadaki ustalığı da bu akademik başarılarıyla yarışır nitelikteydi. Yetimhanede büyüyen bir çocuk için bunlar büyük başarılardı, ama İnci için bu başarılar bir gurur kaynağından öte, hayatında ulaşmak istediği hedeflere giden yolda sadece birer başlangıç gibiydi. Ancak herkesin bilmediği bir yanı vardı: On yaşındayken yaşadığı ağır bir travma, büyümüş olmasına rağmen o günden bu yana peşini bırakmamıştı. Bu travma nedeniyle uzun süre psikolojik destek almış, kendini toparlamakta hayli zorlanmıştı. Bir yandan yurttaki çocuklar gibi zor bir hayattan gelmişti, ama bir yandan da Sevim Annenin ona sunduğu sevgi ve destekle bu hayatta dimdik ayakta kalmayı başarmıştı. İzmir’de üniversiteden mezun olduktan sonra beklediği gibi bir iş bulamamış, büyük şehrin ritmine de ayak uyduramamıştı. Gururluydu ve kimseye muhtaç kalmadan kendi ayakları üzerinde durabileceğini her fırsatta kanıtlamıştı. Ekonomik sıkıntılardan ziyade yalnızlık ruhuna ağır gelmiş geri dönmekten başka çare bulamamıştı. Bildiği topraklara, onu her şeyden koruyan o güvenli limana… Şimdi ise taksi, Kıraç Holding’in önünde durduğunda geçmişin acılarını, yüklerini yavaş yavaş atacağına duyduğu inançla gelecek günlere emin adımlarla yürüyeceğini biliyordu. Bu devasa büyüklükteki şirket belli ki binlerce çalışana ev sahipliği yapıyordu. Tam vaktinde saat ikide orada olmuş, yeni patronunun tonton sekreterinin yönlendirmesiyle içindeki heyecanı saklamakta zorlanarak ofisten içeri girmişti. Beklediğinin aksine Poyraz Bey, yalnız değil genç son derece yakışıklı bir adamla birlikte kendisini bekliyordu. “Bu adamların ikisi de niye Türk dizilerindeki şirket patronları gibi çok yakışıklı?” diye düşünmeden edememişti. Belli ki Poyraz Bey evliydi, parmağında yüzük duruyordu da karşısında oturan soğuk nevalenin medeni hali pek belli değildi. Öküz herif, karşına bir kadın gelmiş; kalkıp bir selam ver, tokalaş dimi?! Ama yok, ‘Bay Kibir’ oturduğu yerden kıçını kaldırma gereği bile görmemişti. Poyraz, çok beyefendi şekilde özgeçmişindeki detayları sormuş, kendisi de büyük bir ciddiyetle cevap vermişti. Seyfi İle ilgili detayı verince o saate kadar sesi çıkmayan heykel suratlı adam “Torpil mi yaptırıyorsunuz kendinize? ”demeye getirmişti. “Evet, çok ihtiyacım var cano ya torpile!” demek istemişse de dilini ısırmış, iflah olmaz sivriliğini ona batırmaktan son anda vaz geçmişti. İnsanın arkadaşının kalktığı sandalyeye ‘gel sen otur’ demesi ne zamandan beridir torpil oluyordu ki? Gerçi olmuştu ama bunun şu an konumuzla ilgisi yoktu. Adam sonunda lütfedip kendini tanıtmış adının “Adar” olduğunu söylemişti. Çenesinde gamze olan erkeklerden geçmişte tanıdığı biri yüzünden her daim nefret etmişse de bu adamın gamzesini tuhaf bir şekilde acayip güzel ve çekici bulmuştu. Demek ki zevkler ve renkler değişebiliyordu… Poyraz’ın, o İstanbul beyefendisi tipi, ‘ben aslında erkek asistan arıyorum’ diyerek görüşmeyi bitirdiğinde taşralı bir hödüğe dönüşmüştü. İnci, oldu olası cinsiyet ayrımından nefret etmişti; kadın da erkek de eşit koşullarda çalışabilirdi. Kastettiği elbette bedensel güç isteyen işler değildi, kızdığı şey, sadece kadınların hâlâ iş yaşamında ötekileştiriliyor olmasıydı. Hem öyle kadınlar vardı ki değme erkeğe taş çıkarırdı. Karısı kıskanç adamların, korkularından bunu ‘prensip meselesi’ diye perdelemesi de ayrı bir ironi olsa da konu bu da değildi. Asıl önemli olan erkeklerin, kadınları sürekli eteğini kaldırmaya müsait canlılarmış gibi görmeleriydi. Bu zihniyetteki insanlarla bırakın aynı yerde çalışmayı, aynı havayı bile teneffüs etmeyi kendine zûl bilirdi. En nihayetinde öfkesini kontrol edememiş, ağzına geleni sayarak neredeyse koşar adım şirketten ayrılmıştı. Dışarı çıktığında, yaşadıklarını bir süre kendine yedirememiş, çıktığı binaya öylece bakakalmış; “Kocaman bir şirket olmuşsunuz ama insan olamamışsınız!” diye mırıldanmıştı. Sinirinden bir süre ağlamış, şehrin gürültüsünü boş boş izlerken hayatı sorgulamaya başlamıştı. Aslında burada bir dakika bile durmamalı, arkasına bile bakmadan, hatta bu şirketin sokağından bir daha geçmemek üzere koşarak uzaklaşmalıydı. Zihnini biraz daha toparlayıp taksi çağırmaya niyetlendiği sırada, Poyraz, pisliğinin küstah abisi Adar, kendisine seslendi. “Seyfi’nin size söylediği maaşın iki katı. Benim kişisel asistanım olur musun?” Az önce bu adam kendisini torpil yapmakla suçlayıp, aşağılamamış mıydı? Ne olmuş, ne değişmişti de hem iş hem de iki kat maaş teklif edebiliyordu? Parasıyla her şeyi satın alabileceğini zanneden bu zavallı şerefsiz onu tam olarak ne sanıyordu? O kadar berbat bir psikolojideydi ki İnci, bu adamın kardeşinden farklı bir zihniyette olmayacağından adı kadar emin olduğunu düşünüyordu. Ne yani aynı çatı altında hem pislik Poyraz hem de bu ‘Bay Ego’ ile mi çalışması gerekiyordu? Belki de o pislik Poyraz, Seyfi’ye, mahcup olmamak için ya da acıdığı için abisini peşinden gönderme gereği duymuştu? , İnci’nin, kimseye ihtiyacı yoktu! Hele bunların sadaka gibi verecekleri işe veyahut paraya da hiç! Duyduğu gibi reddetmiş, gururunu da sinirini de korumuştu. Karşısındaki narsist pisliğin; “Fakir ama gururlu” deyip bir kez daha kendisine üstten bakmasıyla “İyi ki de reddettim!” diye düşünmüş, içi soğumuştu. Hah bir de utanmadan demez mi “Ben kimseye ikinci şans vermem,” diye! “Asıl sen unutma sen! Dünya üzerinde bir sen, bir ben kalsak yine dönüp sana avuç açmam,” diye düşünerek adamın yanından koşar adım uzaklaşan İnci, adeta yere göğe sığmıyordu… Kaç dakika o şekilde hızlı, hatta koşar adımlarla yürüdüğünü bilmiyordu. Ağzının içinde homurdana homurdana bu adamların yedi sülalesinin içinden defalarca geçmişse de bir türlü sakinleşemiyordu. Birkaç kere art arda Seyfi’yi aramışsa da piç, o lanet telefona bakmıyordu. Gözüne ilerideki park ilişince oraya doğru yürüyüp bir bankın üzerine oturdu. Bir kez daha Seyfi'yi aramış, nihayet beyefendi çağrının sonlanmasına yakın telefona cevap vermişti. “İnci’m, bebeğim, prensesim, canım arkadaşım…” diye soluksuz konuşmaya başlayan Seyfi'nin yalaka hallerini, telefonu kulağından uzaklaştırarak birkaç saniye gözü kapalı dinledi fakat buna daha fazla dayanamayıp kükredi: "Bana bak! Kes lan zevzekliği! Madem erkek asistan istiyordu, senin o çok sevgili patronunun, ne diye onun ayağına gönderdin beni?" Etrafta insanların kendisine tip tip bakmaya başladığını fark edince biraz daha sakinleşmek için yerinde toparlanıp, nefeslenerek doğruldu. “Ben, nereden bileyim? Bana demedi ki erkek bul diye? Hem ben de artık tanıyamıyorum onu! Adam evlendikten sonra Kazanovalıktan hanım köylülüğe terfi etti!” İnci, Seyfi'nin gevelemelerine daha fazla dayanamayarak telefonu elinde sıkıca kavradı ve derin bir nefes alıp göğsünü şişirdikten sonra, gözlerini kısarak konuşmasına devam etti: “Tanıyamıyormuş! Bırak bu ayakları, Seyfi! Sen ne halt ettiğini gayet iyi biliyorsun. Beni o adamın ayağına yollarken aklında ne vardı? Patronunun gözüne gireceksin diye sırtımdan prim mi kasmayı mı düşünüyordun?” “İnci, lütfen sakin ol! Yanlış anladın, vallahi kötü bir niyetim yoktu. Ben de seni zor durumda bırakmak istemezdim. Ama Poyraz işte, anlamıyorsun! O kadar baskı yaptı ki ‘yerine birini bul’ diye ne diyeceğimi bilemedim. Hem senin gibi güçlü bir kadının onunla başa çıkabileceğini düşündüm, yemin ederim!” Seyfi, sanki bir yerden bir yere yürüyormuş gibi sesi kesik kesik ama bir o kadar da mahcup çıkıyordu. İnci’nin cevap vermesine bile fırsat vermeden konuşmasını sürdürdü: “Söyle Ne yapayım İnci kuşum? Söyle ha? Ne yaparsam affedersin beni?” İnci, Seyfi’nin telaşlı sesini duyunca içten içe keyifle gülümsedi, ama sesini sakinleştirip ciddiymiş gibi yaparak arkasına yaslandı. Parmaklarını bankın kenarında hafifçe tıklatırken şu cimri arkadaşını sinir etmeden telefonu kapatırsa günü, iyi geçmeyecekmiş gibi hissetmişti. “Tamam, özrünü kabul edebilirim belki. Şimdi senden bir şey isteyeceğim... Gerçi birkaç şey diyelim. Önce şu çok sevgili patronunun aldığı yeni araba var ya, onu, bir de şu İstanbul’daki daireyi... Hatta bana bir de–" Seyfi’nin, paniğe kapılmış sesi duyulmaya değerdi: “Aman, bana bir şeyler oluyor! Araba mı, daire mi?.. Ne, ne, ne?” İnci, arkadaşının can damarına basmaya devam ederken keyfine diyecek yoktu: “Evet, bir de hani İzmir’deki—" Seyfi, ne yapacağını şaşırmış bir şekilde aniden sözünü kesip telaşla konuşmaya başladı: “İnci, sesin... Sesin gelmiyor! Alo? Duyamıyorum seni! Alo? Alo… ” İnci, Seyfi’nin telefonu yüzüne kapatmasından sonra ekrana bakıp hafifçe gülümsedi, gözlerini devirip sinirle homurdandı: “Elbet düşersin elime pis cimri!” dedi. Yine de onu çok iyi tanıyor olmanın verdiği keyif hem içine hem de ifadesine yerleşmişti. Adamdan canını iste ama parasını isteme sanki alıp öte tarafa götürecekti. Varyemez piç! İnci, Seyfi’yi üniversitede okurken tanımış, onu hep huysuz küçük kardeşi gibi görmüştü. Ona para karşılığında projelerini yaptırmış, karşılığını da fazlasıyla almıştı. Seyfi’nin, kendisini Kıraç Holding’e iş görüşmesi için gönderirken kötü bir niyetinin olmadığını bilse de bu siniri birinden çıkarması gerektiğini düşünmüş, en sevdiği stres topuna ağzına geleni saymaktan kaçınmamıştı. Derin bir iç çekerek az önce yaşanan saçmalığı kafasından atmaya çalıştı. Sinirlerinin yatışmadığını hissedince, daha fazla kendini yıpratmanın anlamı olmadığını kendine hatırlattı. Değer miydi üç kuruşluk insanlar için? ‘Her olan ya da olmayan işte, bir hayır vardır’ deyip en iyi seçeneğin eve gidip üç, beş, on tepsi kurabiye yapmak, mahalledeki çocuklara dağıtmak olduğunda karar kıldı. Kendine gelmek, mutlu ve iyi hissetmek için daha iyi bir seçenek var mıydı? *** “Buyurun, efendim!” Adar, İnci’yi, kalabalığın içinde gözden kaybolana kadar izlerken şoförünün seslenmesiyle daldığı düşüncelerinden sıyrıldı. Şoförüne kısa bir baş selamı verdikten sonra aracın arka koltuğuna oturduğunda hâlâ daha ne düşünmesi gerektiğinin farkında değildi. Hayatı boyunca ilk kez reddedilmişti. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Kimseye eyvallahı yokken az önce kıçı kırık bir kız tarafından bildiğin siktir edilmişti. Aslında İnci, bilmeden resmen ateşle oynamış, bir bombanın pimini çektiğini fark bile etmemişti. Adar, ona kiminle dans ettiğini sike sike öğretecek bir herifti! Adar için, kendinden başka dünya üzerindeki tüm canlıların öyle yada böyle bir zaafı vardı onları parmağında oynatabileceği. Şoförüne, kızın gittiği yöne doğru sürmesini işaret ederken, yanında bulunan düğmeye hafifçe dokunarak arka koltukla ön kısmı ayıran separatörü kapattı. Telefonunu hızla cebinden çıkarıp avukatı Tevfik’i ararken kaşlarını çattı. Birkaç çalıştan sonra Tevfik, “Buyurun, efendim!” diyerek telefonu açtı. “Kıraç Holdinge bugün iş başvuru yapan kız, İnci Saral…” Kızın ismi, dudaklarından dökülürken, gözlerini hafifçe kapatıp başını geriye yasladı; zihninde onun gamzeleri canlanınca bir an için duraksadı. “Yarın sabah sekizde dosyasını masamda istiyorum,” derken bir eliyle kravatını gevşetti, rahatlamak istercesine derin bir nefes aldı. “Elbette efendim. Sorumu mazur görün, istediğiniz bu isim ailenizle ilgili ise o yönde araştırmamı yapayım?” Avukatının sorusuyla daldığı hayalden çıkıp gözlerini hafifçe aralayan Adar, minicik gülümsedi. “Hayır. Şahsi meselem!” derken sesi ‘benim o’ der gibi son derece sahipleniciydi. Tevfik, patronunun ilk defa düşmanları ya da sözde ailesi dışında birini, özellikle de bir kadın için araştırma yapmasını istediğini duyunca afallasa da belli etmedi. “Anladım, efendim. Gerekeni yapacağım,” dedi. Adar, avukatının yanıtını duyduktan sonra telefonu onun yüzüne kapatıp derin bir nefesi daha içine çekti. Yol boyu bir kez daha “İnci Tanesini” görürüm umuduyla gözünü camdan ayırmasa da umduğunu bulamamış, onu görememişti. Sonra bir an ona benzeyen bir siluet fark edince merakla gözlerini kısıp “O mu acaba?” diye düşünerek baktığı yöne dikkat kesildi. Az önce kapattığı separatörü tekrar açarak şoförüne dönüp “Dur!” diye emretti. Şoför, arabayı akan trafiğe rağmen yol kenarına çekip park etti. Adar, İnci’nin, bir bankta oturmuş, derin düşüncelere dalmış halini, telefonla konuşmasını dikkatle izledi. Şu an burada neden durduğunu, aptal aşık gibi neden bir kızı izliyor oluşunu anlamasa da gözünü bir an olsun onun üzerinden çekmemiş, bu tür sorular sormayı zihni adeta engellemişti. İnci'nin, parktan ayrılışını ve dalgın dalgın yürüyüşünü izlerken, ona bakan birkaç erkeğin bir daha dönüp bakmaları, içinde istemsiz bir öfkeyle birlikte tarif edemediği bir kıskançlık dalgası uyandırmıştı. Onun el kaldırarak bir taksiyi durdurup bindiğini görünce, şoförüne takip etmesini söyledi. Normalde bu tip işlerini yapan bir ordu adamı olmasına rağmen, bu kızı kimseye emanet etmeye niyeti yok gibiydi. Hayatında ilk defa bir kızı takip ediyordu ve bu, tuhaftır ki acayip heyecan vericiydi. Taksinin bir apartmanın önüne duruşunu, onun bir kaç komşusuyla ayaküstü samimi laflayışını, gülüşünü, gamzelerini, saçını savuruşunu, sonra yine gamzelerini… Adeta bir film izler gibi seyretti. Onun evine girişinin ardından orada daha fazla durmamış; şirkete giderek iki uzun toplantıya katılmışsa da zihnini bir türlü işine verememişti. En nihayetinde, şirketindeki ofisinde kendisiyle baş başa kaldığında, her zamanki gibi klasik müziğini açıp ayaklarını masanın üzerine uzatmış ve bir kadeh konyak içerek günün yorgunluğunu atmayı denemişti. Kızın yüzü, gülüşü, fiziği… Yine zihninin kıyılarını işgal etmeye başlayınca yükselen libidosunun kurbanı olduğunu düşünmeye girişmişti. Başka ne olabilirdi ki değil mi? Daha dün gece bir kadına defalarca mastürbasyon yaptırarak bedenini rahatlamışsa da erkekti biliyordu ki organı, her zaman başına buyruk düşünmeye müsaitti. Telefonunu eline alarak en bilinen sosyal medya uygulamasından kızın adını aratıp, yine bir ilke imza atıyor oluşuna şahitlik etti. Kızın hesabı gizli değil, herkese açıktı ama tek bir fotoğrafı vardı. Fotoğrafı büyüterek dikkatle incelemeye başladı. İnci, gün batımının bin bir rengiyle boyanmış sahilde, büyük bir taşın üstünde yan oturmuş, ellerini iki yana dayarken başını hafifçe geriye yaslamıştı. Bir ayağını diğerinin üzerine rahatça atmış, denizin huzur dolu manzarasını seyrediyordu. Gözlerindeki güneş gözlüğü, gamzelerini ortaya çıkaran neşeli gülümsemesi, toz pembe diz üstü elbisesi, hafif bir rüzgârla dans eder gibi duran saçları… Parmak uçlarıyla kızın bedenin her zerresini keşfetmek ister gibi usul usul fotoğrafın üzerinde gezdirdi. "Per sempre insieme" Sonsuza dek birlikte… Gözleri hemen alt taraftaki İtalyanca yazı ve yanındaki mavi kalp simgesine kayınca kaşları elinde olmadan çatılmıştı. Yakın tarihte paylaşılmıştı. Acaba bir sevgilisi var da o yüzden mi böyle yazmıştı? Düşüncelerinin içinde kaybolmaya başladığını hissettiğinde, saçmaladığını fark edip telefonu bir kenara fırlattı. Yine kendini en büyük sığınağına, yüreğinin karanlık köşelerine hapsedip, yalnızlığın sarhoş edici kollarına benliğini attı. Bu kaçış, onu, her defasında hayattan daha alınmamış intikamlarını fısıldıyordu kulağına. Bilmediği tek bir gerçek varsa, o da yüreğinde yanan intikam ateşinin bir gün kül olup, yeniden küllerinden doğarken, aşk ateşine dönüşeceğiydi; bu dönüşüm, onun bedenini yakıp, yıkıp, kül ederken, ruhunun derinliklerinde bir daha ayağa kalkamayacağı kocaman bir enkaz bırakacaktı farkında bile değildi...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD