"Meydan okuma"

3034 Words
Kıraç Holding Adar’ın aracı, şirketin önünde ağır bir ciddiyetle durduğunda, şoför hızla yerinden fırlayıp arka kapıyı açtı. Ceketini özenle ilikleyip “Buyurun efendim,” diyerek patronuna kibarca başıyla selam verdi ve onun inmesi için saygıyla geri çekildi. Adar, şoförüne kısa bir bakış attıktan sonra aracından kararlı bir adımla indi. Üzerindeki şık takım elbisesi ve dikkat çekici duruşuyla etrafındaki her şeyi adeta sönük bırakırken, ellerini ceplerine sokup başını gururla yukarı kaldırdı. Yüzünde tuttuğu soğuk gülümseme ile gözlerini devasa camlı binanın en tepesine dikerken, buraya ilk kez gelmenin verdiği tuhaf heyecanla artık zirveyi fethetmeye hazırdı. Kendini bilmeye başladığı yaştan itibaren intikamını alabilmek için çok zengin olması gerektiğinin farkındaydı. Paranın verdiği güç hissiyle planlarını adım adım gerçekleştirmeye başlasa da, sanki yüreğinin köşelerinde bir yerler yine de hep yarımdı. Bugüne kadar Fırat’ı ve Ahuse’yi kullanarak, onların kardeşlerine yaşattıkları, Zümre’yle Zerda’yla yaptığı yüzleşme, soyadı hakkı için açacağı dava… Kendisine kısa süreli tatmin hissinden başka bir şey vermemişti. Bir korkak gibi gizlenmekten vaz geçtiği gün, Poyraz’ı evinde ağırlamış ona gerçek Adar’ın kim olduğunu açıklamıştı. O gün fark etmişti kardeşi de kendisi de birbirlerini anlamaktan çok uzaktı. Attığı adımların hepsini ince ince hesaplamış Poyraz’ın, kendisine yapacağı en ufak bir hamlede ona bedelini sevdiklerinin ödeyeceğini söyleyerek alenen tehdit etmişti. Aslında derdi kardeşlerine zarar vermek değil “Benim kaybedecek bir şeyim yok. Beni bir abi olarak kabul etmeniz için ne yapmam gerekiyorsa onu yapıyorum,” demekti. Lakin bunu anlatmaya ne dili, ne de gururu izin vermemiş, üstüne yapışan ‘kötülük’ kostümünü çıkarmaya niyetlenmemişti. O gün en derin yaralarını kardeşine açınca yüreğinin üzerine yıllardır karabulut gibi çöken öfke, bir nebze dağılmış gibi olsa da Poyraz’ın, kendisinin varlığından rahatsız olan halleri eğlenceli gelmeye başlamıştı. Mesela iki haftadır, Poyraz’ın, adamı Battal’ı peşine taktığını biliyordu ama bunu fark etmemiş gibi yapıp kendisiyle ilgili düzenli bilgi taşınmasına ses etmemişti. Belki Poyraz’ın, niyeti ailesini korumak olabilirdi ama bile isteye kendisinin ne yaptığını merak ediyor oluşu hoşuna gitmişti. Bugün buraya Poyraz’ın, yalanlarla büyütüldüğü, sahte mutluluklarla kandırıldığı dünyasına, gerçek bir bilgi daha vermek için gelmişti. İstese telefonla da arayıp söyleyebilirdi ama şirkete gelerek tüm çalışanlara kendisinin de bir ‘Kıraç’ bir patron olduğunu göstermek istemişti. Deli piç!, Poyraz’ın, buruşuk sekreterinin tavırlarına gıcık olmuş, kardeşinin odasına elini kolunu sallayarak girmişti. Hem o kim oluyordu da şirketin esas sahiplerinden birine böyle davranabiliyordu ki, değil mi? Soyadı işini halledip şirket hisselerinden payını alınca, ilk iş olarak bu hadsiz sekreteri emekliye çıkarmayı zihnine not etmişti. Kadının zaten emeklilik yaşı çoktan gelmiş ve dahi geçmişti. Yerine şöyle güzel ve seksi bir sekreter alıp, kardeşini delirtmek varken, neden onun sıfatını çekeydi? Poyraz, yine şaşırtmamış ‘Küfürbaz Haydo’ misali kendisini son derece nazik(!) bir tavırla lanlı, lunlu konuşarak karşılamıştı. Hayır, sokaklarda yetişen kendisiydi ama kardeşi ne görgü kurallarından ne de edepten nasibini almıştı. Bir insanın iki lafından biri küfür olmamalıydı! Yine de Poyraz, kendisiyle konuşsun, yeter ki küs olmasında nasıl isterse öyle konuşsun diye düşünüyormuş gibi görünüyordu. Onun hakaret dolu lafları uğultu gibi bir kulağından girip öbüründen çıkıyordu. Poyraz’ın, masasının tam karşısındaki sandalyeye umursamazca oturup odanın bembeyaz dekorasyonu hakkında “Öldük de cennete mi düştük?” diye yorum yaparak konuyu ışık hızıyla değiştirdi. Kardeşinin “Boş yere cennet hayalleri kurma, seni toprak bile kabul etmez.” sözleri kalbine kör bir bıçak gibi saplandı. “Ben bu dünyada cehennemin dibini gördüm,” diye dram dolu bir cümle kurmayı aklından geçirse de dilini ısırıp konuyu şirketin içinde bulunduğu mali sıkıntıya getirmeyi başardı. “Duydum ki şirketi batırmışsın. Gelip seni engin bilgilerimle iflastan kurtarayım dedim fena mı? Hem artık şirketin en büyük hissedarlarından biri sayılırım değil mi?” Alayla sözlerini sıralarken, Poyraz’ın, değişen yüz ifadesini, eline bir kâse çekirdek alıp keyifle çitleyerek seyretmek istemişti. Aslında içten içe Poyraz’ı, ikna edebilirse aile şirketleri için kendi de bir şeyler yapmak istiyor, onunla geç kaldıkları abi-kardeş ilişkisini bir yerden başlatmaya niyetleniyordu sanki. Nasıl olacaksa artık! Ancak, Poyraz’ın yine ve yeniden “Karşımıza çıkma. Git hakkını mahkemede ara,” sözleriyle sinirleri zıplasa da duygularını belli etmeme konusunda o kadar profesyoneldi ki onun bu tavırlarıyla kardeşine karşı kibri de üçe beşe katlanıyordu. Şeytan diyordu ki “Git şunun götündeki dona kadar al, sik gibi kalsın ortada,” ama it yesin işte ciğer, abi yüreği yine de kıyamıyordu. Ama azıcık gözdağı vermekten kimseye zarar gelmez diye düşünerek, Poyraz’ın sandalyesini işaret edip, “Belki de seni tahtından indirecek kadar fazlasını istiyorumdur, kim bilir?” derken, yeni bir gol atmanın sevinciyle içten içe keyifleniyordu. Hah! Bir de Poyraz neyine güvenip “Hodri meydan!” demişti ki? “Cesaretini yediğim yiğidim!” diye aklından geçirip kardeşiyle gurur duysa da “Acaba güvendiği bir şeyler mi var?” sorusu zihnine ufak da olsa bir şüphe tohumu düşürüyordu. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adamı tehdit etmek, ancak kuru gürültüden ibaret olabilirdi, ama yine de tedbiri elden bırakmadan kardeşinin sözlerini sikine sallamamak şu an yapılabilecek en iyi seçenek gibi duruyordu. Poyraz’ın biraz sonra bir görüşmesi olduğunu söyleyip bir kez daha onu kovmasıyla nihayet buraya neden geldiği aklına gelmişti. Hızla ayağa kalkıp sıfatsız kardeşinin tüm sinirlerini altüst edecek o çok önemli bilgiyi vermeye hazırlandığı sırada, gudubet sekreter elinde kahvelerle içeriye gelip, kahveleri masaya bırakmıştı. Kapıdan çıkmadan önce Poyraz’a, Seyfi’nin arkadaşının iş görüşmesi için geldiğini, içeriye alıp almayacağını soran sekreter, kendisi buradayken Poyraz’ın “Söyle gelsin” demesine çok şaşırmıştı. Ne yani kardeşi iş görüşmesini yanında mı yapacaktı? Gerçi, Poyraz’ın egosunu tatmin etmeyi çok seven bir herif olduğu zihninin kıyılarında dolaşmaya başlayınca üsteleme gereği de duymamıştı. Sebep ne olursa olsun kardeşiyle ilk defa ortak bir şey yapacak olmanın heyecanı, ister istetemez damarlarındaki kanda gezinmişti. “Olur, beklerim. Benim vaktim var,” derken bu durum ona oldukça tuhaf ama mutlu hissettirmişti… Birkaç dakika sonra sekreterin eşlik etmesiyle birlikte içeriye yeni asistan adayı girdi. Poyraz’ın, kızı gördükten sonra memnuniyetsiz gülüşünü havada yakalayan Adar, kardeşinin ne düşünüp düşünmediğini umursamadan tüm dikkatini içeriye giren ay parçası gibi güzel kıza verdi. Kızı baştan ayağa dikkatle süzerken, tuhaf bir ışıltıyla parlayan gözlerini ona odakladı; fakat Poyraz gibi ayağa kalkıp tokalaşmayı düşünemeyecek kadar adeta yerinde donup kalmıştı. Kızın, zarif duruşunu, içten gülümsemesini Poyraz’a doğru heyecanla attığı adımlarını, elini uzatışını, onun odayı saran limon çiçeği benzeri narenciye kokulu parfümünün aromasını içine çekerek seyretti. “İnci Saral” adını zihnine mıh gibi kazırken, kızın selam vermek için yüzünü kendisine dönmesiyle yanaklarında beliren kocaman gamzelerden gözünü alamayıp, onun tokalaşmak için elini uzatmamış ya da adını sormamış olmasına birazcık bozulmadan da edememişti… İnci; “Ayıp mı ettim? Yeni patronumun bir görüşmesini mi böldüm?” diye düşünürken karşısındaki adama nezaketen kısa bir baş selamı verip oturdu. Sonra yönünü Poyraz’a, dönerken böylesine büyük bir şirkette iş fırsatı yakaladığı için çok heyecanlı olduğunu biliyordu. Omuzlarından beline doğru dökülen uzun kumral saçları, ela gözleri, gülünce yanaklarında beliren derin gamzeleriyle adeta bir peri kızını andırıyordu. Üzerinde, vücut hatlarını zarifçe saran şık, açık mavi elbisesiyle hem profesyonel bir iş kadını hem de tam bir hanımefendi gibi görünüyordu. Yüzüne yeniden kocaman gülümsemesini yerleştirip elinde tuttuğu Cv’sini Poyraz’ın masasına koydu. “Ben, Seyfi’nin üniversiteden arkadaşıyım Poyraz Bey. Seyfi benim iş, sizin de asistan aradığınızı, görüşmemizin uygun olacağını söyleyince vakit kaybetmeden gelmek istedim.” Adar, İnci’nin, konuşmalarındaki her önemli detayı neredeyse cımbızlayıp zihnine kazıyordu. İş arıyor, asistanlık pozisyonuna başvuruyor… “Seyfi, kim lan?” diye kendi kendine sorarken dişlerini sıktığının farkında bile değildi. Ege Üniversitesi İngilizce-İşletme, yine aynı üniversitede Ekonomi alanında yüksek lisans… Poyraz’ın, CV’nin, iş tecrübeleri kısmına bakarak sorduğu soru fazlasıyla dikkatini çekmişti. “Mezun olduktan sonra dört kez iş değişmişsiniz. Hepsi de gördüğüm kadarıyla kısa süreli. Üstelik hepsi de alanınız dışı. Neden?” Adar, İnci’nin, yüzünde solan gülümsemesini, dizilerinin üzerinde iç içe geçirdiği ellerinin üzerine bakışlarını kaydırmasını, kaşlarını çatıp, dudaklarını birbirine bastırarak izledi. Vereceği cevabı acayip merak ettiği gerçeği bir yana, kızın ses tonunun kulağına neden adeta bir ninni gibi ulaştığını bilmiyordu. “Birincisinde tam üç ay maaşımı ödemediler, ikincisinde iki ay sigortamı yapmadılar, üçüncüsünde beni çıkarıp müdürün akrabasını işe aldılar, dördüncüsünde de patronun tacizine uğradım…” Kızın girdiği işlerden çıkarılma sebeplerini sinirden ellerinin titremesine mani olamadan dinliyor, bu şirketlerin kimlere ait olduğunu sonra araştırmayı zihninin en ön kısmına not ediyordu. “Maalesef Poyraz Bey ne kadar kendi işimi yapmak istesem de bu ülkede arkan, dayın olmadan istediğiniz işe giremiyorsunuz. Geçim derdi, malum bulduğum her işte çalışmak zorunda kaldım.” ‘Arkan, dayın yoksa işe giremiyorsun’ ne demek oluyordu? Böyle mükemmel eğitim ve öğrenim hayatı olan donanımlı elemanı profesyonel çalışma prensiplerine sahip hemen her şirketin uça kaça işe alacağını biliyordu. Demek ki kendisine güvenmiyordu ki; Seyfi piçini araya sokma gereği duymuştu. İnci’nin “Poyraz Bey, bakın benim bu işe çok ihtiyacım var!” diye neredeyse yalvarır gibi çıkan sözlerinden sonra kızın bu aciz gibi görünen haline fazlasıyla bozuldu. Tam Poyraz, ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki o saate kadar kızın neredeyse her mimiğini ezberleyen Adar, beklemeden konuştu: “Sizde bu durumda arkadaşınız Seyfi’yi kullanarak kendinize torpil yaptırmış olmuyor musunuz?” diyerek tek kaşını havaya kaldırarak sordu. Tuhaf bir şekilde kızın tamamen kendisine bakmasını, az önce gülerken yanaklarında beliren gamzelerin çizgilerini saymak istiyordu. Kızın, bakışları kendi gözlerine hapsolduğunda onun kusursuz yüz hatlarını daha yakından görme fırsatı buldu. Yay gibi gergin kaşlarının arasındaki üç ince çizgi, asık suratlıyken titreyen kirpikleri, konuşurken belirsizleşen gamzeleri, dolgun dudakları, yakından bakınca fark edilen çenesinin sağına düşen ufacık beni... Her biri, adeta karşı konulamaz ve kusursuz birer detay gibi görünüyordu… Adar, göz zevkine hitap eden bu hatunun her bir zerresini zihninde tablolaştırırken; İnci, henüz tanışmadığı bu ukala herife başını döndürerek “Hayır olmuyorum!” diye sertçe çıkıştı. Sonra zoraki bir şekilde gülümseme gereği duydu: “Biz ona kısaca arkadaş dayanışması diyelim. Bunca zaman birbirimize çok iyiliğimiz dokundu…” Sinirinden sesli bir nefes alıp verdikten sonra küçümser gibi karşısındaki adamı süzdü. “Ayrıca bu sizi hiç ilgilendirmez.” “İlgilendirir, ben Poyraz’ın abisiyim.” Adar için, abilik pozisyonunun ilk defa işe yaradığı bundan daha mükemmel bir zamanlama yok muş gibi hissettiriyordu. Sağ elinin işaret parmağını hızla dudaklarından çekip dikleşti ve tokalaşmak için elini kıza uzattı: “Adar” dedi. İnci, başka bir patronla konuştuğunu fark ettiği o anlarda kısa bir panik dalgası yaşasa da karşısındaki adamı dinlerken bakışlarını onun çenesinde yer alan kirli sakallarının izin verdiği kadarıyla beliren gamzesinden çekememişti. Gerçi neden şaşırıyordu ki? Adar, denilen bu adam Poyraz Bey’in, neredeyse kopyası gibiydi, sadece onun daha buğday tenlisiydi. Onun kendisine soru sorarken kıstığı gözlerine, dudaklarının üzerinde tuttuğu parmağına meftun olmuş gibi bakmış olsa da gayri ihtiyari hızla tokalaşıp elini geri çekti. “Affedersiniz, bilmiyordum” derken, elinde hissettiği sıcaklık içini ürpertmişti. İnci’nin, Poyraz’ın “Gelelim kişisel bilgilerinize” dediği an dikkati dağılmış, zorla da olsa Adar’ın, gamzesine takılı kalan bakışlarını ondan çevirmişti. Buraya iş bulmak için gelmişti; az önce hissettiklerini yok sayarak karşısındaki gıcık adamla bir dakika bile kaybetmemesi gerektiğini kendi içinde tekrar etti. “Yirmi altı yaşındasınız, bekarsınız…” “Anne, baba, kardeş gibi ailevi bilgiler kısmı neden boş?” İnci, Poyraz'ın sorusu üzerine gözlerinin dolmasını engelleyememiş “Bilmediğim bir şeyi dolduramam ki?” demişti. Adamın “Anlamadım?” diyen sorusunu nasıl cevaplayacağını düşünürken bugüne kadar hiçbir iş görüşmesinde kendisine bu sorunun sorulmadığını fark etmişti. Kolay değildi kimsesiz olmak ama o bugüne kadar kimseye boyun eğmemiş, hayat mücadelesinin tek başına üstesidnen gelmeyi öğrenmişti. Bir çırpıda döküldü sözler dudaklarından… “Ben, yetimhanede büyüdüm Poyraz Bey. Beni bebekken bırakmışlar oraya. İsmimi bile yurt müdürümüz Sevim anne koymuş. Bu yüzden annem, babam kim, bir kardeşim var mı bilmiyorum.” Adar; ‘yetimhane’ kelimesini duyduktan sonra önce kardeşiyle kısa bir an göz göze geldi. Kalbinin bir köşesinin titrediğini hissederken sanki tüm bedeninden elektrik akımı geçmiş gibi belli belirsiz titredi. Beyninin uyuştuğunu fark ettiği o dakikalarda bu kıza neden mıknatıs gibi çekildiğini artık öğrenmiş gibiydi. Kader yolcuları nerde olsa tanır, bulurdu birbirini… Adar, yetimhaneden çıkan çok gencin elinden tutmuş, hayata tutunmasına yardımcı olmuştu. Diğer yetim çocuklara ne hissediyorsa bu kıza da aynısını hissettiğini düşünüyordu. Empati… Poyraz, İnci’ye, kibarca erkek bir asistan aradığını, bunun prensip meselesi olduğunu, kısaca onunla çalışamayacağını anlatmaya çalışınca kız neredeyse kudurmuştu. İnci, Poyraz’ın kendisine uzattığı dosyayı hırsla elinden çekip sesini yükselterek onun sözünü keserek konuştu: “İşin kadını, erkeği mi olur Poyraz Bey? Kurtulun artık bu cinsiyetçi, bağnaz kafadan…” İnci, Poyraz’ın kendisini başka şirketlere yönlendirebileceğini söylemesiyle daha bir delirirken, kendini dizginlemek için fazlasıyla çaba harcıyor gibi görünüyordu. “Kusura bakmayın. Sizin tavsiye edeceğiniz yerde, sizin gibi olur. Dilenci değilim ben, kendi başımın çaresine bakarım.” diyerek o ortam da bir dakika bile kalmak istemediğinden emin olduktan sonra hızla çıkışa koşmuştu. İnci’nin, kapıyı çarpıp çıkmasıyla Adar’ın, düşünceleri yoğunlaşmış, içinde henüz tam manasıyla anlamlandıramadığı bir his peyda olmuştu. Poyraz’la baş başa kaldıklarında aslında ona, sen kıza nasıl davrandın gibi hesap sorabilir ya da hanım köylü diye dalga geçebileceğini biliyordu. “Hatta madem erkek bir asistan istiyordun neden başından kıza söylemedin?” diye sorması kesinlikle haklı bir isyan olurdu. Ama o an içinden; “İyi ki onu işe almadın” diyerek Poyraz’a, kocaman sarılıp teşekkür etmek geçiyordu. İçinde engel olamadığı bir ses ‘Onunla tekrar aynı ortama girmelisin’ diyordu. Poyraz’a, aceleyle toplantısı olduğunu söyleyip oradan ayrılmak istese de kardeşi giderayak sinir uçlarına dokunmayı başarmıştı. Yüzleştikleri günden itibaren yeni eğlencesi kardeşi olsa da şimdi yeni bir oyuncak bulmanın verdiği tatlı heyecanı yok sayamıyordu. Buna rağmen kardeşini bir kuple daha sinir etmek için kısa bir süre daha orada oyalandı. Çıkmadan Poyraz’a; “Şifa’nın, anne babasının ölümüne senin amcan Azad sebep oldu.” diyerek babaannesinin karısına neden bu kadar imtiyazlı olduğunu açıkladı. Adar, kardeşine bomba haberini verip onu bugüne kadar doğru bildiği bir yalanla daha yüzleştirmiş olmanın verdiği haklı gururla çekip gitmişti. Kardeşinin arkasından küfür kıyamet dizdiği kelimeleri umursamadan binanın dışına ulaştı. Aklına az önceki peri kızı gelince gözlerini radar gibi açıp acaba hâlâ buralarda mı diye hızla etrafı taradı. Şirketin kapısından çıkıp dışarı adım attığında başını caddenin sağına soluna doğru döndürerek kızı yeniden görmeyi umduğunun farkındaydı. Kalabalığın ve araçların arasında tam umudunu yitirmek üzereyken, hemen az ileride sokak lambasının direğine sol omzunu yaslamış halde onu gördü. İnci, kollarını göğsünde kavuşturmuş, boşluğa dalmış gibi uzaklara bakarken bir yandan ağlıyor bir yandan da saatini kontrol ediyordu. Ya taksi ya da belediye otobüsü bekliyordu. “Seyfi, yüz bin gibi bir rakamdan bahsetti maaş olarak ama ben yarısına bile çalış-” Ofiste kızın söylediği son sözler zihninde dönmeye başladığında aklına çılgın fikirler doluştu. ‘Ona iyi bir rakam teklif edip işe alabilir, paranın büyüsüne kapılan her kadın gibi bugünden itibaren bu seksi hatunu istediğim zaman sikebilirim’ diye düşünüyordu. , Konu empatiden sekse nasıl ve ne ara geldi, kendisi bile bilmiyordu. Lakin kız, yürüyen cazibe gibi bir şeydi ya da Adar’a öyle geliyordu… Aklındaki düşünceler kanını kaynatırken onu, kaçırmak istemezmiş gibi hızlı adımlarla ona yaklaşıp, adımlarını durdurdu: “İnci Hanım?” diye seslendi. İnci, alelacele elinin tersiyle gözyaşlarını silip bakışlarını sesin geldiği yöne çevirdi. Kaşlarını çatıp burnunun dibine kadar giren adama doğru başını kaldırırken, göz bebekleri irileşmişti. Zira yukarıda bıraktığı o kibirli herifi yeniden görmeyi pek beklememişti. “Buyurun?” Kollarını tekrar birinin içinden geçirip, burnunu kırıştırarak Adar’a üstten bir bakış gönderdi. Adar, kızın nemli ve kızarmış gözlerine içi acımış gibi birkaç saniye dalıp gittikten sonra hızla kendini toparlayıp söze girdi: “Seyfi’nin, size söylediği maaşın iki katı.” Kızın, önce belirsiz gamzelerine sonra kurumuş dudaklarına bakışlarını çevirirken de devam etti: “Benim kişisel asistanım olur musun?” İnci, hayretle kaşlarını havaya kaldırıp meraklı gözlerle Adar’a bakarken, dudakları belli belirsiz aralandı: “Sebep?” diye sorarken, şaşırmış ve şüpheci görünen bir hali vardı. “Sebep mi?” diye kızın sorusuna soruyla karşılık verirken Adar, acaba aptal mı bu kız diye düşünmekten kendini alamamıştı. O iş teklif etmişti. Herhalde personele ihtiyacı olduğu içindi değil mi? Sen iş verirsin, o çalışır, sonra sen maaş ödersin… Bu döngü yeterli bir sebep değil miydi? Diliyle dudaklarını ıslatıp, omuzlarını dikleştirdi. “Sebep gayet basit. Sen iş arıyorsun ben de sana iş teklif ediyorum.” Dedi. İnci, küçük bir adım atarak Adar’la arasındaki mesafeyi kapattı. Başını hafifçe yana eğip alayla gülümsedi. “Ne o, bana torpil yapmaya mı karar verdiniz?” Gözlerini Adar’ın yüzünde gezdirmeye devam ederken burnunu hafifçe dikleştirmekten kaçınmamıştı. Onun yanıt vermesini beklemeden bakışlarını az önce çıktığı şirkete, ardından tekrar Adar’a çevirdi. “Sizin zihniyetinizdeki adamlara hizmet etmek için bunca yıl dirsek çürütmedim ben,” dedi. Sesli bir iç çektikten sonra da devam etti: “Paranızla satın alabileceğiniz başka kurban bulun kendinize!” Adar, İnci’nin, kararlı ve sert duruşunu bir an için ciddiyetle izledikten sonra başını hafifçe geriye atarak küçücük kıkırdadı: “Üff! Fakir ama gururlu!” diye çıkışırken, sesi alaylıydı. Sonra hızla kendini toparlayıp kaşlarını çattı: “Ama biliyor musun? Gurur karın doyurmuyor.” İnci, adamın kibir dolu sözlerine yine gülerken, çenesinde çukurlaşan gamzesini izlemişti. Hayır, sanki adamın başka bir yeri yokmuş gibi ikide birde gözü oraya takılıyordu ya bu da ayrı bir dertti. Bir an; ‘Fetişim mi var benim?’ diye düşünmüş olsa da gözlerini kapatıp, vaz geçti. Sağ elinin işaret parmağını önce dudaklarına sonra burnuna değdirip çektikten sonra başını hafifçe soluna döndürüp küçük bir kahkaha gönderdi. “Sizin paranızla doyacağıma aç kalmayı tercih ederim!” diyerek cevap verirken, kendinden de sözlerinden de fazlasıyla emindi. Hemen ardından: “İyi günler” deyip hırsla omuzundaki çantasını düzeltti. Son kez adama üstten bir bakış atıp yoluna devam etmişti. Adar’ın, kızdan böyle bir tepki beklemediği o kadar belliydi ki… Kollarını birbirinin içinden geçirip sağ kaşını havaya doğru iterken, dilini azı dişlerinin üzerinde gezdirdi. “Bu lafınızı unutmayın İnci Hanım. Ben, kimseye ikinci bir şans tanımam” dedi. Kızın sırtına dökülen kumral, bukleli saçlarının her bir kıvrımını izlerken, sesi hayli kararlı ve keskin bir tınıya sahipti. İnci, Adar’ın, ukala sözlerini duyunca önce dilini yanak içlerinde gezdirdi. Sonra sadece başını ona doru döndürerek alayla gülümseyip dudaklarını aşağı doğru hafifçe çekti. “Ne kadar üzüldüm anlatamam” dedi. Gülüşünü yüzünde soldurup sert bir ifadeyle ekledi: “İkinci kez karşılaşacağımızı hiç sanmıyorum,” diyerek Adar’ın, cevap vermesine fırsat tanımadan yeri döven adımlarla gidebildiği kadar hızlı bir şekilde gitti. Adar, ellerini tekrar cebine atıp kızı kalabalığın içinde gözden kaybolana kadar izledi. Hayatında ilk kez sert bir kayaya toslamıştı sanki. Bu onun ilk defa tanık olduğu bir duyguydu; şimdiye kadar hiçbir kadın ona “hayır” demeye cüret edememişti. Normalde para lafını duyan her kadın, tüm benliğini onun önüne sermekten çekinmemişti. Ama İnci… Bu kız meydan okuyordu. Onu farklı kılan şey neydi? Bir adım geriledi; reddedilmek onu öfkelendirmekten ziyade adeta tahrik etmişti. Kaybetmek, Adar’ın kitabında yazmıyordu ki… Henüz ruhuna işlediğinin, kalbine bir mıh gibi kazındığının farkında bile olmadığı bu kız, yani “İnci Tanesi” Adar’ın, gözünde kendisinin olana kadar pes etmeyecek, onu ne pahasına olursa olsun elde edecekti... Sonuçta her insan satılıktı ve herkesin asla hayır diyemeyeceği bir meblağ mutlaka vardı…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD