Yine de bazı şeyleri kabullenmiştim. Bir daha eskisi gibi olamayacağımızı, onunda benim gibi değiştiğini, bunları kabullenmek uzun bir zamanı alsa da şu anki benliğime teşekkür etmemi sağlıyordu.
Buraya ilk girip onu gördüğümde yelkenleri suya düşürecek gibi hissetmiştim ama şimdi... o bana nasıl duygusuzca bakıyorsa, gözüm yanlışlıkla ona değse bile duygularımın üzerini bir perdeyle örtüyordum.
Onun gözlerine bakarken yaptığı bir hareket dikkatimi dağıttı. Boşta olan elini yavaşça yanındaki boşluğa, kadifemsi koltuğun yüzeyine vurdu. Beni mi çağırıyordu? Gözlerimi hızla ondan kaçırdım ama Berrak da dahil artık herkesin gözleri onun üzerindeydi.
Omzumun dürtüklenmesiyle o tarafa döndüm ama boştu çünkü yanımdaki çift, yani karga kanadıyla ona bakmamı istemişti. Ne oldu dercesine yüzüne bakarken sesini daha iyi duymamı ister gibi eğildi. Kolunun altında hala o sarışın kız vardı ve oda meraklı gözlerle adamın ne diyeceğini duymaya çalışıyordu.
“Seni çağırıyor... Gitsen iyi olur. Sonra başın ağrımasın.” Dedi. Kaşlarımı sertçe çatıldı. Sanki bir evin çatısıydılar ve aniden içindeki insanların başlarına yıkılmışçasına hızlı ve sert bir refleks olmuştu.
Başım ağrırmış. Resmen açıktan açığa bir tehdit almıştım. Benimle konuşan bu adam tepkimi görmüştü ama bu tepkime herhangi bir mimiği bile oynamamıştı. Yarkın’a tekrar baktım. Derdi neydi? Eminim yanımdaki adam bile birbirimizi tanıdığımızı bilmiyordur çünkü Yarkın bazen ciddi anlamda bir sır kutusu gibidir. O zamanlarda bana pek bir şey anlatmazdı dertlenmeyi sevmezdi ama içinde tuttuğu sırları bir odaya hapsedip, kilitlemiş gelir ve o anahtarı saklamamı isterdi.
Ama unutmamam gereken bir şeyde vardı ki Yarkın’ın belki bu konuda değişmiş olabilmesiydi. Derin bir nefes alıp kalktım. Evet gidip yanına oturacaktım ama şu boktan tehdit yüzünden değildi. Berrak’ın geldiğimizden beri kimseyi tanımama rağmen öylece bırakması ve ilgisini çekmek için uğraştığı adamın, ilgisini çekmeye uğraşmayan bir kızı yanına davet etmesi baya gurur kırıcı olmalı. Merak etmeyin ilk defa olan bir durum değildi bu, ama kalkıp daveti karşılıksız bırakmamam ilk defa olan bir durumdu.
Aramızda toplasam üç adımlık bir mesafe vardı ama o üç adım sanki üç yıldır yürüyormuşum gibi hissettirmişti. Kalbim yüreğimden çıkacak gibi atarken dıştan bedenim gayet rahat görünüyordu. Yanına oturdum hiçbir şey olmamış gibi o beni çağırmamış, ben gelmemiş ve kimse bakmıyormuş gibi sakince bacak bacak üzerine atıp oturmaya başladım.
Melez çiftler konuşmasına devam ederken, çaprazımda ki koltukta oturan Berrak ve arkadaşının bakışları hala buradaydı ama arkadaşı ilk bize bakarak sonra gözlerini farklı bir yere çevirerek Berrak’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Berrak elindeki yarısı dolu olan bardağı tek dikişte içerken acı olduğunu bildiğim sıvının boğazını yakıp kavurduğunu tahmin edebiliyordum ama yüzünde oynayan tek bir mimiği bile yoktu. Doğruca, tüm dikkatiyle buraya bize bakıyordu.
Sırtımı geriye yaslamamıştım ama arkamda ki kanatlarının varlığı parmak uçlarımı yakıyordu. Onlara dokunmak istiyordum ve ne kadar itiraf etmekten nefret etsem de onunla ilgili her şeyi özlemiştim.
Elindeki bardağı hafifçe sallarken içindeki siyah sıvı kendi etrafında dönmeye başladı ve minik bir hortum şekline gelip girdap oluşturdu ve Yarkın tereddüt bile etmeden bardağı kafasına dikti.
Ne yapacağımı bilmiyorum. Keşke gelmeseydim demekten kendimi alıkoyamazken onun burada olduğunu bilseydim koşarak geleceğimi de biliyordum. Sırtımın orta kısımlarına kadar gelen hacimli saçlarımın bir kısmı göğsümde toparlandığını fark edince rahatsız olarak, yavaşça iki yanında saçları mı geriye yatırdım. Tekrardan omuzlarımdan aşağıya dökülen saçlarım rahatlamamı sağlamıştı.
Yarkın... ansızın yaptığı atakla kalakalmıştım. Resmen kutupların ortasında aylarca dışarıda mahsur kalmışçasına donmuştum. Kuyruğumda dolanan parmakları benim için büyük bir cesaret göstergesi olarak başımı çevirip yüzüne bakmamı sağlamıştı. Uzansam dokunabileceğim kadar yakın olan bedenine aslında o kadar uzaktım ki bu his beni saatlerce ağlatabilirmiş gibiydi.
Korktuğum gibi göz göze gelmemiştik çünkü onun gözleri, aslında kucağımda sakladığım kuyruğum artık dizinde olan ve parmaklarının üzerinde gezindiği kuyruğumdaydı.
Kuyruğumu çıktığı ilk günden beri hep dokunmak için can atmıştır. Nedenini pek bilmesem de kanatlarını çok sevmesine rağmen kuyruğa karşı bir zaafı vardı. Bazı geceler –genellikle küs olduğumuz zamanlar- arkamdan kuyruğuma sarılarak uyurdu.
Ne zaman arkadaşlarımızla topluca film izlemek için koltuklara kurulsak o yanıma oturur tıpkı şu an yaptığı gibi kuyruğumu kucağına alır film boyunca tüyleriyle oynardı ve hiç unutmam arkadaş grubumuzda olan bir erkek kuyruğumun dokusunu merak ettiği için dokunmak istediğini rica edince onu kıramamış dokunmasına izin vermiştim ama o bunu görünce günlerce benimle küs kalmış ve hiç çekinmeden kuyruğumu yıkamıştı evde olsaydım o bu zamanları belki gülümseyerek hatırlayabilirdim ama şu anki atmosfer o kadar gericiydi ki buradan ardıma bile bakmadan kaçıp gitme isteği uyandırıyordu.
Kuyruğumu hareket ettirerek parmaklarının arasından almaya çalıştım ama o, kuyruğumu sıkıca kavrayıp tekrar dizine yatırdı ve acıtmasa da sertçe okşamaya başladı. Vücudum yanıyordu. Cehennem kadar sıcak olan avucu sertçe kuyruğumun ucundan sonuna kadar gel git yapıyordu. Kuyruğumu tekrar kendime çekmek istedim ama milim bile yerinden kıpırdatmama izin vermemişti.
Kimseye belli etmeden derin bir nefes almaya çalıştım ama o nefes sanki beni boğmak isteyen ince uzun parmaklar gibi boynumun etrafını sarmıştı. Her nefes alışımda parmaklarının daha da sıkışmasına sebep oluyormuş gibiydi.
Neden böyle acı çektiriyordu? Hangi hakla yapıyordu bunu!
O an aklıma gelen şeyle kalbim sıkışmaya başladı. Boya, kuyruğumdaki boya ya eline yapışırsa? Kuruttuğumdan eminim ama ya ıslak kalan bir damla bıraktıysam? Neyse ki bulunduğumuz mekan hala kırmızı ve karanlık bir havası olan havası devam ediyordu. Belki burada anlaması zordu ama buradan çıkışta fark ederse benim olduğumu anlardı.
Diziyle dizimin arasındaki o kısacık mesafenin ortasına elimi koydum ve parmağımı yavaşça pantolonunun sert yüzeyine sürdüm. Ona bakmıyordum oda bana bakmıyordu ama bu hareketim yüzüme bakmamı sağlamıştı.
Artık sadece bedenim değil yüzümün her yanı da bu yangında kül olmak için sıraya girmişti. Onun duymasını umduğum bir sesle fısıldadım. “Lütfen buna bir son ver.”
Eğildi. Kendimi geri çekmemek için direndim. Boşta kalan elim elbisemin sert kumaşını sıkıca kavradı sanki bedenim bir yerden destek almak istiyormuş gibiydi. Sıcak nefesi, geriye attığım saçlarımdan dolayı çıplak kalan yanağımı kavuruyordu. Sanki biraz daha nefesini hissetsem yanağımın derisi soyulmaya başlayacak gibiydi. Dudakları kulağıma değmeye başladığında ben çoktan nefesimi tutmaya başlamıştım. Günün sonunda ciğerlerimin benden nefret edeceğine artık o kadar emindim ki tek bir kuşkum yoktu.
Yavaşça sanki sadece ruhumun duymasını istiyormuş gibi fısıldadı. “Kanatlarıma dokunmak için can attığını biliyorum. Bu yüzden ilk hamleyi ben yapayım dedim...” usulca dudaklarını yanağıma sürttü. Tüm tüylerim diken diken olurken tekrar kulağıma fısıldadı. “Çünkü benim küçük tilkim ilk adımı atmayı hiç beceremezdi.”
Geri çekildi. Ben ise öylece boşluğa bakıyordum. İçimden o boşluğun beni yutması için yalvarıyordum. Beceremezdi... bu cümle geçmişi alıp kucağıma bir bomba gibi bırakmıştı. O bombanın beni patlatacağını bilmesine rağmen içine açıp bakacağımı ve yüreğimde beceriksizce saklamaya çalışacağımı bile bile bırakmıştı. Tamam, patlasın o zaman ama bu sefer tek patlamayacaktım onu da yanımda patlamasını sağlayacaktım.