3. Bölüm

1148 Words
Fatma köyüne hemen uyum sağlamaya başlamıştı. Babası evi tamir ederken Fatma’nın fikirlerine çok önem veriyordu. Fatma, ev dekorasyonu konusunda inanılmaz yetenekliydi. Aslında evi yıkıp yeniden yapmak daha kolay olacaktı ama Halil, çocukluğunu yaşatmak istiyordu. Hatıraları silmeden bu tadilatı yaptırmak istiyordu. Komşular da gelmiş, hep birlikte ölmek üzere olan eve yeniden can vermişlerdi. Fatma öyle güzel renkler ve eşyalar seçmişti ki komşular hayran kalmıştı. Fatma İsviçre’de büyümüştü ama hiç yabancılık çekmemişti. Çok alçakgönüllüydü, kendini farklı görme gibi bir yapısı yoktu. Sanki o köyde doğup büyümüştü. Evi tamir ederken şalvarını üzerine çekmiş, yazmasını da takmış, işe koyulmuştu. Annesi ise hep burun büküyordu. Erkek kardeşi elini hiçbir işe atmıyordu. Annesi, “Ben burayı sevmiyorum ve sevmeyeceğim de, buradan gidelim,” diye sürekli mırın kırın ediyordu. Fatma, babasının her şeyiydi. Karısı ve oğlu, Halil’i her zaman yormuşlardı. Fatma ise onun en büyük destekçisi olmuştu. Fatma ve babası, evin son dokunuşlarını yapıyorlardı. Ancak henüz ocakları olmadığı için yemek yapamamışlardı. Bervan’ın annesi de yardıma gelmişti. Çok iyi bir kadındı ve Fatma’yı çok sevmişti. — Kızım, bekle. Bizim ciğer dükkânımız var. Ben kızı yollayayım, size ciğer getirsinler, dedi. Fatma: — Ay teyzem, zahmet olacak. Kadın: — Ne zahmeti olacak kızım, ne demek! dedi ve eve gidip kızını yolladı. Bervan, annesinin istediği siparişleri bir saat sonra getirmişti. Fatmaların evine geldi, seslendi: — Kimse yok mu? Kimse ses vermeyince, kapının açık olduğunu görünce: — Kapı açıksa sorun yok herhalde, deyip içeri girdi. Tam o sırada Fatma, bacaklarının üzerine çömelmiş, yerleri siliyordu. Yakası açılmış, göğüsleri kıyafetinden taşmış, bacaklarını toplamış, canhıraş çalışıyordu. Teri iki göğsünün arasından aşağı doğru süzülüyordu. Bervan, “Bu ne güzellik… Bu kız ne kadar güzel Allah’ım!” diye içinden geçirdi. Resmen donup kalmıştı. Fatma kafasını kaldırdı: — Buyurun, kime baktınız? — Ben… Bervan. Annem sizin için ciğer istemişti, ben de onları getirdim. — Aa, buyurun, hoş geldiniz. Ocağı hâlâ kuramadık, çok da acıkmıştık. Sağ olun. Bervan, on kişiden fazla insanın doyacağı kadar ciğer getirmişti. İki eli doluydu. Yanına bir sürü ayran da koymuştu. Biber, soğan, domates de közleyip getirmişti. Annesi: — Fatma, bekleyin biraz, deyip cüzdanını almaya gitti. Döndüğünde: — Ne kadar tuttu? diye sordu. Bervan: — Olmaz, kesinlikle almam ben o parayı, dedi. Fatma ne yaptıysa da almadı. Fatma: — Teşekkür ederim, çok iyisiniz. Bervan’ın annesi: — Oğlum, bu ne? Ben beş kişilik demiştim, dedi. Bervan: — Anne, çalışan insan çok acıkır. Bir de yıllardır Urfa ciğeri yememişlerdir, özlemişlerdir diye çok getirdim, dedi. Fatma: — Rica etsem siz de bizimle yer misiniz? Madem bu kadar çok getirdiniz, siz de yiyin, dedi. Bervan: — Dükkânda işler var, dedi. Fatma: — Ya, oturun, bir şey olmaz, dedi. Bervan da dayanamayıp oturdu. Fatma’yı çok beğenmişti. Ses tonu, konuşması da çok güzeldi. Bervan, onlarla birlikte yemeğini yedi. Bervan: — Hadi, dükkân beni bekler. Bir şeye ihtiyacınız var mı? diye sordu. Tam o sırada Fatma, tekli koltuğu ittiriyordu. Bervan hemen koşup koltuğu tuttu: — Lütfen, bana bırakın, dedi. İkisi birlikte koltuğu yerine yerleştirdiler. Fatma: — Ne kadar güçlüsünüz, teşekkür ederim, dedi. Bervan’ın birden ruhu okşanmış gibi oldu. Erkekler, yardımcı oldukları her yerde kendini gururlu hisseder. Bervan: — Ben gideyim artık. Size kolay gelsin. Yardıma ihtiyacınız olursa ben buradayım, bana söyleyin, dedi. Bervan, annesine seslendi: — Anneee! Ben gidiyorum, bir isteğin var mı? Annesi: — Yok oğlum, sen git. Hoşça kal, dedi. Bervan, yolda giderken Fatma’yı düşünmeye başladı: “Sevgilisi, nişanlısı falan var mı acaba? İnşallah yoktur.” Fatma, çok hayat dolu, eğlenceli ve her yere kolay uyum sağlayan bir kızdı. Fedakârlık duygusu çok gelişkindi. Bu da kendi ailesinden kaynaklıydı. Çünkü annesi, zor beğenen ve her şeye burun kıvıran bir insandı. Babası ne zaman annesiyle bir plan yapsa, annesi beğenmezdi. Babası bu duruma üzülüyordu. Fatma da babasının yüzünün düştüğünü görünce üzülüyordu. Çünkü babasının hiç kimsesi yoktu. Annesinin kardeşleri, anne babası, hepsi vardı ve birbirine çok düşkündü. Ama babasının hiç kimsesi yoktu. O yüzden Fatma, sürekli babasıyla vakit geçirmeye çalışıyordu. Annesi hayır dese bile: “Hadi baba, gel birlikte gidelim,” derdi. Bazı ailelerde çocuklar çabuk büyür. Onların vücutları çocuk olsa da ruh yaşları daha büyük olur. Farkındalığı yüksek ve akıllı çocuklar, anne ve babanın sorunlu olduğu yerde, onların sorumluluklarını aldıkları için daha çabuk büyürler. Fatma da babasını hep tamamlamaya çalıştı. Evlerinde mutluluk olsun, sıcak bir yuva ortamı olsun diye yıllarca ailesi için en çok o çırpındı. Şimdi yine o çırpınıyordu. Soğukta kalmış kuş gibi çırpınıyordu. Sürekli. Evleri harika olmuştu. Son dokunuşlar da bitmişti. O akşam ocakları da takıldı. Fatma, annesine: — Bak, gündüz karşı komşumuz bize dükkânlarından yemek getirdiler. Kadıncağız akşama kadar yardım etti bize. Biz de onları çaya çağıralım, olmaz mı? dedi. Annesi: — Tamam, dedi. — Anne, kardeşimi gönder çağırmaya. Annesi: — O uyuyor. Neyse, ben gideyim, dedi. Fatma, kapıyı çaldı. Kapıyı Bervan açtı. — İyi akşamlar. Biz ocağı taktırdık, çay yapıyoruz. Anne babanıza söyleseniz, çaya gelsinler. Siz de gelin ya da hepiniz gelin. Bekliyoruz, dedi. Bervan şaşırmıştı. “Bu ne güzel bir kız, ne kadar tatlı konuşuyor,” diye düşündü. Mest olmuş, yüzüne bakıyordu. Fatma: — Beni duydunuz mu? Bervan: — Evet, evet, pardon. Geliriz, dedi. Aradan yirmi dakika geçmeden geldiler. Bervan’ın annesi, babası ve Bervan’dan bir yaş büyük ablası da yanlarındaydı. Diğer ablalarından dördü evlenmişti. Biri ise öğretmen olarak başka bir ile atanmıştı. Evde Bervan ile bir yaş büyük ablası Şilan kalıyordu. O da Diyarbakır Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği son sınıfında okuyordu. Hafta sonları eve gelirdi. Çoğu zaman Diyarbakır yakın olduğundan gelmesi kolay oluyordu. İçeri girdiler. Şilan: — İnanmıyorum, bu o harabe ev mi? İnanmıyorum! Ne kadar güzel olmuş. Gözlerime inanamıyorum. Dekorasyon, renkler… Şaştım kaldım, dedi. Bervan da şaşkın şaşkın etrafa bakıyor: — Vay be, ne kadar ayrıntılı, ne kadar güzel düşünülmüş. Harika olmuş, diyordu. Evin önünde avlu vardı. Avlunun duvarları kerpiçtendi. Onu beyaza boyamışlardı. Fatma, çarşıdan etnik desenli karo taşlar almış, avlunun zeminine döşetmişti. Evin giriş kısmındaki duvara nişler açtırmış, giriş aydınlık olsun diye spot aydınlatmalar yerleştirmişti. Her nişin içine çerçeveletilmiş aile fotoğrafları koymuştu. Salon ise yumuşak oturumlu, geniş iki kanepe ve iki berjerle döşenmişti. Açık kahve tonlarında, ortaya el dokuma altı metrekare halı serilmişti. Televizyonun konulduğu sehpayı ise Fatma, eskitme tarzı bir boya ile yeniden elden geçirmişti. Yemek masası inanılmaz güzel seçilmişti. Sandalyeler hem rahat hem şıktı. Mutfak ayrı bir güzeldi. Dolap kapakları köşeye, duvara gömülü tel dolaptı. Her şey o kadar güzel düşünülmüştü ki hiçbir ayrıntı atlanmamıştı. Fatma’nın babası: — Hoş geldiniz, buyurun, buyurun, sefalar getirdiniz, dedi. Şilan: — Bu ne hoş karşılama böyle! dedi. Herkes oturdu. Annesi ve Fatma, misafirlere hoş geldiniz dedikten sonra tanışma faslı başladı. Şilan: — Evinize bayıldım. O harabeyi nasıl bu hâle getirdiniz? dedi. Babası: — Hepsini Fatma düşündü. Çoğunu da o yaptı zaten. Biz sadece yardım ettik, dedi. Şilan: — Harika! Bayıldım. Ne kadar zevkli ve güzel tasarlanmış bir ev, dedi. Fatma: — Teşekkür ederim, dedi. O sırada: — Şilan, tanışabilir miyiz? diye sordu. Şilan: — Ben Diyarbakır’da Diş Hekimliği son sınıfta okuyorum, dedi. Fatma: — Ben de İsviçre’de Diş Hekimliği’nden geçen yıl mezun oldum, dedi. Şilan: — Çok güzel. Birlikte sohbet edeceğim birini buldum nihayet, dedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD