Sabahın erken saatlerinde uyanmıştım yine.. Bedenim artık kurulu bir saat gibiydi, mesai saatlerini iyi öğrenmişti. Saat 04:45’te limanda olmalıydım. Kasım ayı gelmişti ve tabi ki hamsi sezonu başlamıştı. Babam Yunus Reis, tekneyle ava gidiyor, ben de onların dönüşünü her gün aynı saatte bekliyordum.
Neden mi bu saatte uyanıp limana gidiyordum? Çünkü Karadeniz’de balık sadece ağla tutulmaz, o ağın karadaki hesabını da biri tutmalıdır. Babam denizin dilinden anlar, ben ise o denizin getirdiği rızkı kurda kuşa yem etmemenin yolundan. Tekne yanaştığında o kasalar buzlanmazsa, mezatçılarla kavga edilmezse, Yunus Reis’in bir gecelik uykusuzluğu boşa gider. Ben de babamı uykusuz ve aksi biri olarak görmeyi hiç istemem..
Aynanın karşısına geçtiğimde gördüğüm yüz, yirmi iki yaşında bir genç kıza değil, hayatın fırtınalarıyla erkenden tanışmış bir kadına aitti. Saçlarımı aynaya bakmadan, hızlıca ensemde topladım; deniz rüzgarında yüzüme dolanıp görüşümü kapatmalarına tahammülüm yoktu.
Kenarda duran, dizleri aşınmış ve balık pulu kokusu sinmiş tulumumu üzerime geçirdim. Şehirli kızların ipek sabahlıkları varsa, benim de bu tulumum vardı. Fermuarı boğazıma kadar çekerken aynanın önündeki tek kozmetik eşyama uzandı elim.. Ucuz, yağlı bir el kremi.
Avucuma boca ettiğim kremi nasırlı ellerime yedirmeye başladım. Bu bir güzellik uğraşı değildi benim için ; ağları çekerken çatlayan, tuzlu sudan sızlayan derimin daha fazla kanamasını engellemek için aldığım bir önlemdi sadece. Parmak uçlarımdaki sertlik, sürdüğüm nemlendiriciyi bile emmeyecek kadar inatçıydı. Ellerin yumuşak olması bu limanda bir zayıflıktı zaten. Ben yumuşak değil, dayanıklı olmalıydım.
Son kez aynaya baktım. Dudak boyası yoktu, göz kalemi yoktu; sadece uykusuzluğun bıraktığı hafif morluklar ve alnımdaki o dik başlı çizgi vardı. Hazırdım.
Tam kapıya yönelmiştim ki annemin mutfaktan gelen sesi adımlarımı durdurdu. Bu evde herkes erken uyanırdı. Kapı eşiğinde, elinde tuttuğu sıcak bir bezle belirdi. Bakışları yine üzerimdeki tulumda ve çatlak ellerimde gezindi. Bir an için gözlerinde o tanıdık hissi gördüm; kızının çiçekli elbiseler yerine balık pullu tulumlar giymesine olan o sessiz itirazı...
'Gidiyorsun demek, skani nani...' dedi kısık gibi bir sesle.
Skani nani. 'Annen sana kurban olsun' demekti ama onun ağzından döküldüğünde daha çok 'yükün bana dert olsun' gibi gelirdi bana.
'Gitmem lazımdır anacuğum,' dedim kapının koluna asılarak. Mecburiyetimi belli etmem ona değil, kadereydi aslında.. 'Bilmezsin sanki Yunus Reis’i? Yanında ben yoksam o limanı mezatçıların başına yıkar, gene ekmeğimizi millete meze eder. Tekneyi sağ salim bi' bağlayalım da, gerisi kolaydır.'
Annem yaklaşıp başımdaki yazmanın ucunu düzeltti; sanki o incecik tülbent beni fırtınaya karşı koruyabilecekmiş gibi. 'Babanın öfkesini anca senin asiliğin dindirir zaten,' deyip güldü. 'Haydi vira bismillah, yolun açık olsun.'
'Merak etme sen, hadi gir içeri üşütme,' deyip çıktım dışarı.
Kapıyı arkamdan kapattığım an Kasım ayazı tokat gibi yüzüme çarptı. Zifiri karanlığın içinde ciğerlerime dolan o nemli ve tuzlu hava, 'günaydın' dedi bana. Adımlarım ezbere bildiğim yokuşu limana doğru inerken, botlarımın ıslak asfaltta çıkardığı ses, az sonra başlayacak olan koşturmacamın habercisiydi.
Yokuşun bittiği yerde limanın kokusu burnuma doldu. Etraf mazot, deniz ve yanan varillerden gelen keskin is kokusuyla doluydu. Karanlığın ortasında, teknelerin dev ışıkları denize vuruyor; vinçlerin sesleri duyulmaya başlıyordu.
Kendi rıhtımımıza doğru yürürken, ateş başında ısınan balıkçılar başlarını çevirdi. Aralarında babamın eski dostu Temel Reis de vardı. Beni görünce hemen seslendi..
"Ooo, bizim Karadeniz fırtınası geldi yine! Kız Gülce, bu soğukta sıcak yatağının ne suçu vardı da buralara damladın? Bir gün de evinde oturup mısır ekmeği yapsan ya, ne işin var erkeklerin içinde?"
Yanındaki Dursun Dayı da gülerek ona katıldı her zaman ki gibi..
"He ya! Babası denizde, kızı limanda... Satın aldılar limanı sanki. Kızım seni alan yandı, bu sertlikle adamın ömrünü bitirirsin sen!"
Duraksamadan yanlarından geçtim. Ellerimi tulumun cebine sokup cevabı yapıştırdım, uğraşırlarsa karşılığını da alırlardı..
"Siz ancak ateş başında çene çalın Temel Reis! Bak, tekneler göründü. Sizin çocuklar balık boşaltırken siz burada laf ebeliği yapın da göreyim sizi. Beni alacak adama gelince; hele bir o ateşten geçmeye yüreği yeten çıksın, yanması kusur kalsın!"
Temel Amca arkamdan kahkahayı patlattı;
"Yine susturdu bizi cadı! Aynı babası... Dili zehir, yüreği mert!"
Onları arkada bırakıp rıhtımın en ucuna, suyun köpürdüğü yere kadar yürüdim. Karanlığın içinde bizim teknenin, Yunus Reis-1’in yeşil kırmızı ışıkları seçiliyordu artık. Motorun uzaktan gelen sesi yaklaştıkça içimdeki o huzursuz bekleyiş yerini sakinliğe bıraktı.
Deniz babamı bana geri getiriyordu; ben de yine aynı yerde onu karşılamanın sevincini yaşıyordum.
Babamın teknesini beklerken, birkaç metre ötedeki özel iskeleye devasa yatlardan biri yanaşmaya başladı. Rize’de yaşayan herkes o yatın kime ait olduğunu bilirdi; Kerimoğulları... Babamla aynı denizden geliyorlardı belki ama onlarınki rızık davası değil, zenginlik keyfiydi.
Teknenin rıhtıma bağlanışını izlerken, Recep Kerimoğlu güvertede belirdi. Üzerindeki pahalı spor kıyafetleriyle, denizden dönmenin verdiği o yorgun haliyle kıyıya adım atmaya hazırlandı. Tam o sırada bir terslik olduğunu sezdim. Gece boyu basamaklara sıçrayan deniz suyu orayı buz gibi kayganlaştırmıştı; o ise bunu fark edemedi.
Ayağı boşluğa geldiği an, koca adam rıhtımın sert betonuna öylece yuvarlandı.
Etraftakiler daha ne olduğunu anlayamadan yerimden fırladım. Diğer balıkçılar şaşkın şaşkın bakarken, ben çoktan yanına varmış, dizlerimin üzerine çökmüştüm. Recep Bey acı içinde yüzünü buruşturmuş, elini göğsüne götürmüştü.
"Recep Bey! İyi misiniz?" diye seslendim. Endişelenmiştim onun için.
Korumaları ve çalışanları daha yerinden kımıldayamamışken, yardımına ilk koşan ben olmuştum. Bu balık kokulu tulumun içindeki genç kızın eline tutunurken yüzündeki o şaşkınlığı gördüm. Onu ayağa kaldırmaya çalışırken, bu düşüşün hayatımızda neleri devireceğinden ikimizin de haberi yoktu.
Tam o sırada, bize doğru yaklaşan bir araba sesi duyuldu.. Pahalı, alçak bir spor araba limanın kapısından geçip tam iskelenin başında durdu. Kapısı yukarı doğru açılırken, içinden sanki başka bir dünyadan gelmiş gibi duran bir adam indi. Saçı, kıyafeti, duruşu... Her şeyiyle bu kirli limana fazlaydı. Bir anlığına, elimde olmadan öylece bakakaldım. Adamın yaydığı o tuhaf hava beni bir saniyeliğine çarpmıştı.
Ama o büyü, babasının yerde olduğunu görünce bozuldu. Adam, o havalı tavrını bir kenara bırakıp hızla yanımıza koştu. O sırada Recep Bey, benim desteğimle hafifçe doğrulmuştu. Bana döndü, yüzünde minnettar bir ifade vardı.
"Sağ ol kızım... Senin adın ne?" diye sordu.
"Gülce," dedim.
"Gülce... Bu sabah bana uzattığın o yardım eli için çok teşekkür ederim kızım," dedi. Sözleri içten ve babacandı.
O sırada yanımıza gelen genç adam, babasının üzerine eğildi. Bana tek bir bakış bile atmadı; sanki orada değilmişim, sanki babasını tutan ben değilmişim gibi davranıyordu. Varlığım onun için iskeledeki bir duba kadar önemsizdi.
"İyi misin baba? Ne oldu?" diye sordu telaşla.
Recep Bey, "İyiyim Bozok’um, sadece ayağım kaydı," dedi.
Genç adam babasının omzunun altına girdi, onu yavaşça ayağa kaldırıp arabasına doğru götürmeye başladı. “Hoşçakal Gülce kız.” dedi Recep bey. Ben ise rıhtımın ortasında, öylece arkalarından bakarken bir baş selamı verdim. Bir an için içimde garip bir boşluk hissettim. Adam babasını koltuğa yerleştirdikten sonra kapıyı kapattı ama arabaya binmedi. Geri döndü, yavaş yavaş adımlayarak tekrar yanıma geldi.
Tam göz göze geleceğimizi, belki bir teşekkür edeceğini sanırken; elini cebine attı. Çıkardığı bir tomar paranın arasından birkaç yüzlük çekip, hiç duraksamadan nasırlı avucumun içine sıkıştırdı.
"Sağ ol Ece," dedi, buz gibi ve kibirliydi. "Hadi, git kendine güzel bir şeyler al."
Saniyeler içinde arkasını dönüp gitti. Avucumdaki kağıt parçaları, sanki tenimi yakan birer ateş parçasına dönüştü. Boğazıma bir yumru oturdu, gururumun ayaklar altına alındığını hissettim. Arkasından bağırmak istedim ama sesim ancak o gaza basıp uzaklaşırken çıkabildi.
"Ece değil! Gülce’yim ben!"