Yazarın Anlatımıyla;
Bozok’un o limandaki kibri, evin sessiz koridorlarına girdiğinde yerini tuhaf bir huzursuzluğa bıraktı. Burası, Kerimoğulları malikanesi, her zamanki gibi sessiz, gösterişli ve fazla kusursuzdu.
Salona geçtiğinde babasını koltukta, aile doktorları ile görüşme halinde buldu. Doktor, çantasını kapatırken sesindeki o profesyonel ama acıyan tonu gizleyemiyordu..
"Her şey şimdilik normal görünüyor Recep Bey, ama o düşüş bir uyarıydı. Adımlarınıza, nerede olduğunuza çok daha fazla dikkat etmeniz lazım. Hastalık maalesef beklediğimizden hızlı ilerliyor..."
Bozok kapı eşiğinde donup kaldı. "Ne hastalığı? Ne ilerliyor baba?"
Recep Bey, oğlunun sesini duyunca derin bir nefes aldı. Doktora hafif bir baş işaretiyle "Sen gidebilirsin evladım, gerisini biz çözeriz," dedi. Doktor sessizce odadan çıkarken Bozok babasının tam karşısına dikildi. Kalbi, limandaki o hırçın dalgalardan daha hızlı çarpıyordu.
Recep Bey eliyle karşıdaki koltuğu işaret etti. "Otur Bozok. Ayakta dinlenecek cinsten bir mevzu değil bu."
Bozok oturmadı. Yumruklarını sıktı. "Baba, limanda sadece ayağın kaydı sanmıştım. Doktor neyden bahsediyor?"
Recep Bey, bakışlarını ellerine kenetledi. Bir süre sessiz kaldı, sanki kelimeleri doğru sıraya dizmeye çalışıyordu. Sonra pes etmiş bir halde konuştu;
"Zihnim, Bozok... Zihnim artık benimle aynı hıza sahip değil. Hani bazen bir anahtarı nereye koyduğunu unutursun ya? Benimki öyle değil. Ben bazen anahtarın ne işe yaradığını unutmaya başladım. Doktorlar 'Alzheimer başlangıcı' diyorlar. Bugün o iskelede ayağım kaymadı aslında... Bir an için nerede olduğumu, neden orada durduğumu unuttum. Boşluğa attım adımı."
Bozok’un kulakları uğuldamaya başladı. Babası, Karadeniz’in o koca çınarı, hatıralarını mı kaybediyordu? Dağ gibi adamın karşısında yavaş yavaş silinişini izleme düşüncesi, Bozok’un o sarsılmaz kibrini bir anda yerle bir etti.
"Nasıl yani?" diye sordu Bozok. "Bir çaresi yok mu? Başka doktorlara gideriz, Amerika’ya, Avrupa’ya..."
Recep Bey, koltuğuna daha derin yaslandı. Az önceki iş adamı hali gitmiş, yerine yorgun bir baba gelmişti. Bakışlarını oğlunun gözlerine dikti, kaçmasına izin vermedi.
"Seni buraya bu yüzden çağırdım Bozok," dedi. "Artık bu koca çarkı tek başıma döndüremiyorum. Zihnim bana oyun oynamaya başladı, kelimeler ağzımdan kaçıyor, yollar birbirine karışıyor... Bu işlerin başına geçecek, Kerimoğulları ismini ayakta tutacak tek kişi sensin. Yarın bir gün bana bir şey olursa, gözüm arkada kalmamalı."
Bozok, babasının elini sıkıca tuttu. Boğazındaki o düğüm canını yakıyordu. "Yok... Yok baba, öyle konuşma. Daha çok erken. Çok erken daha bunlar için. Biz her şeyi hallederiz, en iyi doktorları buluruz..."
Recep Bey acı bir tebessümle başını salladı. "Vakit daralıyor oğlum. İnkar etmek gerçeği değiştirmez. Şimdi duygusallığı bir kenara bırakma ve işlerin başına geçme zamanı. Bu liman, bu otel, bu insanlar artık sana emanet."
Bozok bir an sustu. Babasının bu kabulleniş hali içini acıtsa da zihni hızla uzaklara, İstanbul’a kaydı. Gözlerinin önüne o ışıltılı hayatı, plazaları, hafta sonu kaçamaklarını ve en önemlisi Nazlı’yı getirdi.
Nazlı... Ona verdiği sözler vardı. İstanbul’da kuracakları o ortak geleceği, evlilik planlarını, o lüks ve dertsiz hayatı düşününce göğsüne bir ağırlık çöktü. Nazlı’yı bu topraklara, bu hırçın Karadeniz’e getirebilir miydi? Ya da her şeyi bir kalemde silip burada, babasının yanında kalabilir miydi?
"Anladım baba," diyebildi sadece. Ama içinden geçen fırtınayı, Nazlı’ya bunu nasıl açıklayacağını ve o parıltılı hayattan nasıl vazgeçeceğini henüz kendisi bile bilmiyordu.
Recep Bey, oğlunun gözlerindeki o tereddütü, zihninin İstanbul’a kayışını görmüş gibi araya girdi. Sesine yeniden o eski, hükmeden ama bu kez yorgun olan tonu yerleştirdi.
"Her şeyi bir günde devralamazsın Bozok, biliyorum. Ama bir yerden başlaman lazım," dedi. Hafifçe doğrulup oğluna doğru eğildi. "Önce bugün o limandaki kız... Bana yardım etmeye çalışan o çocuk, Gülce. Onu ikna edeceksin. Otellerimizin balık tedarikini artık sadece onlardan, o kızın babasının teknesinden alacağız. İlk işin bu olsun. Git o kızı bul ve bu anlaşmayı bağla."
Bozok şaşkınlıkla babasına baktı. İstanbul’un lüks restoranları, Nazlı ile gittikleri şık mekanlar bir an film şeridi gibi geçti gözünün önünden. Şimdi ise o balık pulu kokan tulumlu kızla masaya oturup pazarlık mı yapacaktı? Avucuna para sıkıştırdığı, adını bile doğru dürüst sormadığı o "hırçın" kızla...
"Baba, koskoca otel zincirinin tedarikini bir balıkçı teknesine mi bağlayalım diyorsun?" diye sordu Bozok, itiraz etmek istercesine.
Recep Bey kestirip attı: "O kızın elinde dürüstlük var Bozok. Bizim en çok ihtiyacımız olan şey bu. Git ve hallet."
Bozok derin bir iç çekti. Babasının bu hastalığının ve vasiyet gibi duran bu isteğinin karşısında duracak gücü yoktu. "Tamam baba," dedi kısık bir sesle. "Tamam, yarın sabah gidip konuşacağım."
Recep Bey, istediği cevabı almanın verdiği rahatlıkla arkasına yaslandı. Gözlerini yavaşça kapattı. "Güzel... Şimdi git artık, ben biraz dinleneceğim. Zihnim bugün çok yoruldu."
Bozok, babasının üzerini ince bir battaniyeyle örttükten sonra sessizce odadan çıktı. Kapıyı arkasından kapattığında koridorun sessizliği üzerine çöktü. Bir yanda babasının yavaş yavaş silinen hatıraları, diğer yanda İstanbul’da bıraktığı Nazlı ve yarın sabah o limanda görüşmek zorunda olduğu o dik başlı kız...
Bozok, odasına girer girmez telefonuna sarıldı. Ekrandaki Nazlı ismine bakıp derin bir nefes aldı ve aradı.
Telefon açıldığında karşı taraftan neşeli bir ses geliyordu. "Efendim Bozoş?" dedi Nazlı.
Bozok, pencereden dışarıdaki karanlığa bakarken, "Güzelim, nasılsın? Ne yapıyorsun?" diye sordu.
"Ah sorma Bozoş! Sabahın köründe çıktım evden. Şu an cilt bakımındayım, bitmek üzere. Buradan da tırnaklarımı yaptırmaya geçeceğim. Hafta sonu biliyorsun lansman var, seninle oraya bakımsız gidemem."
Nazlı bir an durup sordu. "Asıl sen söyle, ne zaman dönüyorsun? Hani iki güne yanımdaydın? Sesin de bir garip geliyor, ne oldu orada?"
Bozok, babasının hastalığını ve üzerine binen yükü düşündü. Nazlı’ya "Babam hasta, gelemiyorum," diyemedi. O dünyayla bu gerçeklik arasında uçurum vardı.
"İşler uzadı Nazlı," dedi sadece. "Beklediğimden daha karışık çıktı buradaki durumlar. Bir süre daha kalmam gerekecek. Lansmana da yetişemeyebilirim."
Nazlı’nın sesi bir anda değişti, hayal kırıklığından ziyade bir memnuniyetsizlik vardı sesinde. "Şaka yapıyorsun herhalde! Kim bilir ne kadar sıkılıyorsundur oralarda. Çabuk hallet de gel artık, bensiz ne yapacaksın orada? Hem sulanıp duruyorum sensiz… Ayrıca lansman çok önemli, bensiz gitmene izin vermem demiştin."
"Evet, biliyorum ama durumlar değişti. Merak etme gelince söndürürüm alevini.. Sen keyfine bak, şimdi kapatmam lazım," dedi Bozok.
"Aman iyi, tamam. Dikkat et kendine, öptüm," diyerek telefonu hızlıca kapattı Nazlı.
Bozok telefonu yatağa fırlattı. Nazlı’nın tırnak derdiyle babasının zihnindeki o boşluk arasındaki fark canını yakmıştı.
Ertesi sabah güneş odanın içine sızarken kapı hızla açıldı. Bozok’un annesi içeri girip perdeleri tek hamlede açtı.
"Haydi oğlum, kalk artık! Baban aşağıda esip gürlüyor. İlk günden öğleye kadar yatılır mı hiç? Koskoca adam oldun," diyerek Bozok’u sarstı.
Bozok, başını yastığa gömüp derin bir "of" çekti. Gözlerini açmakta zorlanıyordu. "Tamam anne, kalktım. Geliyorum hemen," diye mırıldandı.
Yüzünü yıkayıp salona geçtiğinde tüm aile sofradaydı. Bozok, hala uykulu gözlerle boş bir sandalyeye çöktü. Henüz kendine gelememişti ki ablası gülerek söze girdi.
"Ne oldu Bozok? Yerini mi yadırgadın İstanbullu? İstanbul havasına benzemez buralar, adamı böyle sersemletir," dedi.
Kız kardeşi de hemen lafa atıldı. "Tabii, o şimdi plazalarda bu saatte uykuya daldığı için. Karadeniz’in sabahı ağır geldi abimize."
Bozok onlara cevap verecek hali bile bulamadı. "Uğraşmayın benimle, daha ayılmadım bile," diyebildi sadece. Önündeki zeytinden bir tane ağzına attı ama iştahı pek yoktu.
Recep Bey, çayından bir yudum alıp oğluna baktı. Bakışları hala sert ve otoriterdi. "Bırakın laklak etmeyi. Bozok, çabuk bitir kahvaltını. Limana git, Gülce’yi bul. Akşama kadar bu işin bittiği haberini bekliyorum. Hadi, vakit kaybetme," dedi.
Bozok, babasının itiraz kabul etmeyen tavrı karşısında sessizce başını salladı. Hızlıca birkaç lokma daha yiyip sofradan kalktı.
Bozok, kahvaltıdan sonra gümüş rengi lüks arabasına binip limanın yolunu tuttu. Sahile vardığında arabayı park edip aşağı indi. Güneş tepedeydi ama Karadeniz’in rüzgarı hala sert esiyordu. Gözleriyle etrafı taradı, o hırçın kızı aradı ama ortalıkta görünürde kimse yoktu.
O sırada limandaki yaşlı balıkçılardan biri Bozok’u fark edip yanına yaklaştı. Yüzünde samimi bir gülümsemeyle, "Hoş geldin Bozok Beyim! Tekneniz en sonda duruyor, herhalde yerini karıştırdın da bakınıyorsun?" dedi eliyle uzak bir noktayı göstererek.
Bozok başını iki yana salladı. "Yok, ona gelmedim ben. Şu dün burada olan bir kız vardı ya... Adı Gülce miydi, Ece miydi neydi? Onu arıyorum," dedi.
Adam kahkaha atarak cevap verdi. "Haa, sen bizim Gülce’yi soraysın! Gelmek üzeredir evladım. Okulda sınavları varmış bugün, erkenden oraya gitti. Az beklersen damlar buralara."
Bozok, "Tamam, sağ ol," diyerek arabasına geri döndü. Dışarıdaki gürültüden ve rüzgardan kaçmak için kapıları kapatıp koltuğu hafifçe geriye yasladı. Dün geceki uykusuzluk ve sabahın erken saatindeki o gergin kahvaltı üzerine çökünce gözleri kendiliğinden kapandı. Kısa sürede derin bir uykuya daldı.
Aradan ne kadar zaman geçtiğini anlamadı. Aniden arabanın camına sertçe vurulmasıyla yerinden sıçrayarak uyandı.
Bozok gözlerini ovuşturup camı indirdiğinde, Gülce’yi elinde ağır bir balık kasasıyla karşısında buldu. Gülce, dün akşamki para mevzusunun siniriyle Bozok’u tekrar karşısında görünce kaşlarını iyice çattı.
"Ne var ula? Ne isteysun yine?" diye sordu ters bir sesle.
Bozok arabanın kapısını açıp aşağı indi. Üstündeki pahalı ceketi düzelterek kıza baktı. "Sana iş teklifi yapmaya geldim. Bizim otellerin balık tedarikini bundan sonra siz yapacaksınız. Balıkları sen getireceksin," dedi gayet ciddi bir tavırla.
Gülce duraksadı, duyduklarına inanamamış gibi baktı. "Balık getirecuğum ha? Öyle mi?" dedi alaycı bir tonla.
Bozok istifini bozmadan, "Öyle Ece, öyle," diye cevap verdi.
Gülce elindeki balık kasasını sertçe yere bıraktı. "La havle, la havle!" diyerek söylenmeye başladı. Elini hızla cebine atıp dün Bozok’un avucuna sıkıştırdığı parayı çıkardı ve adamın gözüne doğru salladı.
"Ula sen ne kot kafalisun! Dün para verirsun, bugün iş verirsun. Ben dilenci miyim da bana acıysun? Ayrıca Ece değil, Gülceyim ben! Adımı öğren de öyle gel karşıma," diyerek parayı Bozok’un göğsüne doğru fırlattı.
Bozok parayı havada yakalamaya çalışırken şaşkınlıkla kıza bakakaldı. Karşısında lafını esirgemeyen bu kız, İstanbul’daki uysal ve mesafeli insanlara hiç benzemiyordu.
Bozok, yere düşen paraya bakmadan Gülce’ye yaklaştı.
"Bak Gülce mi, Ece mi her neyse... Dünkü o para mevzusu bir hataydı, kabul ediyorum. Ama şimdi karşında şahsi bir mesele için durmuyorum. Babam, Recep Kerimoğlu bizzat seni istedi," dedi.