Çok Bilenun Uşağu!!!

1644 Words
Gülce; Karşımda duran bu adamın parlak pabuçlarına bakarken içimden sadece "Sabır," demek geçiyordu. Dün elime para tutuşturmaya kalkan o kibir abidesi, şimdi gelmiş "Babama lazımsun," diyordu. Recep amcayı tanırdım; limanın direği, sözü senet bir adamdı. Ama bu "İstanbullu" oğlu, sanki başka bir gezegenden düşmüş gibiydi buraya. Recep Kerimoğlu’nun adını duyunca duraksadım. O koca çınarın hatırı bende büyüktü. Ama karşısındaki bu adamın bakışlarındaki o "seni satın alırım" edası tepemi attırmaya yetiyordu. "Recep amca mı istedi?" dedim, sesimdeki şaşkınlığı bozmadan. "Koskoca otellerin balığı bitmiş de, benim babamın emektar teknesine mi kalmışlar? Ula sen dün bana dilenci muamelesi yapmadın mı? Şimdi ne değişti?" Bozok, sanki çok önemli bir lütuf bağışlıyormuş gibi elini cebine attı, o pahalı arabasına yaslandı. "Bak," dedi, "Babam öyle uygun gördü. Ben de sana meraklı depilim ama seninle çalışmak istiyor. İmzayı atarız, parana bakarsın. Senin okul masrafların çıkar, baban da rahat eder." Hah! Yine aynı kafa... Her şeyi para sanıyordu. Ben o parayı onun o gümüş renkli arabasının aynasına asar, Karadeniz’in dibine yollardım da, haberi yoktu. Elimi belime koyup tam dibine kadar girdim. Boyu benden uzundu ama benim öfkem limandaki dalgalardan daha büyüktü. Ama bir şey vardı, bu kibirli adamın gözleri.. Gözleri nasıl böyle güzel olurdu ki? O kötüydü, kendini beğenmiş aptalın tekiydi.. “Neyse Gülce kendine gel ula!” deyip geri çekildim. Fazla yakınlık iyi değildi. O pahalı parfümünün kokusu burnuma dolunca iyice sinirim tepeme çıktı. Yok yok fazla yakınlık iyi değildi, iyice geri bastım. "Bak bana İstanbullu," dedim, parmağımı o ütülü gömleğinin tam ortasına bastırarak. "Bana bak ula kot kafalı! Sen kimi kandırayorsun? Karşında senin o İstanbul’daki emir erlerin mi var da bana talimat veriyorsun? Şimdi senin o kafanı kırarım, haberin olmaz!" Bozok neye uğradığını şaşırdı, bir adım geri kaçtı. Alışmış tabii herkesin önünde ceket iliklemesine, benim böyle diklenmemi beklemiyordu herhalde. "Git babana da söyle," dedim sesimi iyice yükselterek. "Gülce’nin kimseden alacağı emre ihtiyacı yok. Recep amcamın selamı başımın üstündedir ama ben ne zaman geleceğimi, ne zaman konuşacağımı iyi bilirim. Öyle 'gel' deyince gelecek, 'git' deyince gidecek kapı kulu değilim ben!" Yerdeki balık kasasını hırsla omzuma yükledim. Bozok hala şaşkın şaşkın suratıma bakıyordu. "Hadi şimdi o gümüş arabanla toz ol buradan," dedim arkamı dönerken. "Benim işim başımdan aşkın. Yarın sabah keyfim isterse limanda olurum, istemezse de sen o parlak pabuçlarınla iskelede daha çok beklersin. Hadi naş!" İskelede hızlı hızlı yürürken arkamdan "Şaka mı bu kız? Kimle konuştuğunun farkında değil mi?" diye söylendiğini duydum ama dönüp bakmadım bile. Kendi kendime mırıldandım.. "Ula asıl sen kiminle konuştuğunun farkında değilsin Beyoğlu! Seni ha bu limana direk edeyum da gör gününü!" Öfkeyle yürüyerek teknenin yanına gelmiştim ki abim Gürcü önüme dikildi. Yüzünde o geniş, hiçbir şey olmamış gibi duran pişkin gülümsemesiyle bana bakıyordu. Hiç yüzüne bakmadım, selam bile vermeden yanından sıyrılıp tekneye atlayacakken kolumdan sıkıca tuttu. "Konuşsana kızım benimle!" dedi Gürcü, sesi biraz sitemli biraz da meraklıydı. "Ne oldu da yine burnundan soluyorsun? Kim sıktı senin canını bu kadar?" Kolumu hızla geriye çektim, gözlerimin içine çöken o öfkeyle yüzüne baktım. "Ne mi oldu?" dedim sesimi alçaltarak ama her kelimeyi zehir gibi akıtarak. "Gürcü, sen yediğin boku unuttun galiba! Senin yüzünden ne haldeyiz, hiç mi düşünmüyorsun? O borçları nasıl ödeyeceğiz biz, haberin var mı senin?" Gürcü elini havada sallayıp geçiştirmeye çalıştı. "Ödedik ya kızım işte! Ne bu tantana? Çaylıklardan satılanlar yetti, kapattık o mevzuları. Bak keyfine sen." Güldüm ama bu gülüşten çok bir hıçkırık gibiydi. İyice üzerine yürüdüm, sesimi sadece onun duyacağı kadar kıstım ama kelimelerim kırbaç gibiydi. "Haberim yok mu sanıyorsun?" dedim. "Batum’da yediğin o haltlardan, o masalarda neleri bıraktığından haberim yok sanma! Batum’daki o kumar borçlarının alacaklıları kapıya dayandığında ne yapacaksın Gürcü? Çaylık mı kalacak o zaman? O adamlar limana gelip gırtlağına çöktüğünde ne diyeceksin babama?" Gürcü’nün o pişkin gülüşü bir anda yüzünde dondu. Rengi kireç gibi oldu, yutkunamadı bile. Ben ise daha fazla yüzüne bakmaya tahammül edemeyip, omuz atıp geçerek teknenin motoruna doğru yürüdüm. İçimden tek bir şey geçiyordu… Bu İstanbullu adamın teklifine mahkum muyduk yani? Abimin o kireç gibi olmuş suratını arkamda bırakıp teknenin içine atladım. Şöyle bir ambara baktım; hamsiler, istavritler gümüş gibi parlıyordu. Sonra başımı kaldırıp kıyıya baktım. Babam, diğer balıkçılarla oturmuş çayını yudumluyordu. O yaşta hala rızkımız için, bizim için çırpınıp duruyordu ihtiyar çınar. İçim cız etti ama belli etmedim. Yan tarafta ağları düzelten kuzenim Savaş’a bağırdım, sesim bütün limanda yankılandı: "Savaş! Haydi uşağım, ne dikiliyorsun öyle? Şu balıkların hepsini toplayın, yükleyin benim pikabın arkasına. Çabuk olun, beklemeye gelmez!" Savaş önce şaşkın şaşkın yüzüme baktı ama benim şakam olmadığını anlayınca ikiletmedi. Çocukları toplayıp kasaları taşımaya başladılar. Üstümdeki o balık kokulu önlüğü hırsla çözüp bir kenara fırlattım, doğruca babamın yanına yürüdü ayaklarım. "Baba," dedim, nefes nefese kalmıştım. "Bundan sonra o mezatçılarla, üç kuruş için ömrümüzü yiyen adamlarla kavga etmeye gerek kalmadı. Kerimoğulları oteli istiyor artık bizim balıkları." Babam elindeki çay bardağını öylece havada tuttu, kaşlarını çattı. "O da nereden çıktı kızım? Kerimoğulları bizden ne anlar, biz onlardan ne anlarız?" diye sordu şüpheyle. Abimin Batum’da yediği o haltlardan gelen borçları, kapıya dayanacak alacaklıları düşündüm. Boğazım düğümlendi, yutkundum ama babama bir şey sezdirmemem lazımdı. "Nereden çıktıysa çıktı baba!" dedim kestirip atarak. "İyi olur işte. Malımızı toptan vereceğiz, paramızı tıkır tıkır alacağız. Kötü mü yani?" Babam tam ağzını açıp itiraz edecek, o eski toprak gururuyla "Olmaz öyle şey, biz kimsenin ayağına gitmeyiz" diyecek oldu ama elimi havada sallayıp sözünü kestim. "Haydi baba haydi! İyi olur dedik işte, uzatma şimdi. Bir deneyelim, baktık sarmıyor, o zaman bakarsınız bir çaresine. Ben gidiyorum!" Cevap vermesine fırsat bile tanımadan arkamı döndüm, pikabıma doğru yürüdüm. Emektar pikabımla Ayder’in o dik, yılan gibi kıvrılan yollarını tırmanıp Kerimoğlu Otel’in o şatafatlı kapısına "dan" diye yanaştım. Arabadan indim; üzerimde hala deniz kokusu, ayağımda her zamanki lastik ayakkabılarım... Kapıdaki o janti kıyafetli güvenlikler, benim tozlu emektara bakıp burun kıvırdılar. Biri hemen üzerime yürüdü. "Hey, çek şu hurdanı buradan kızım! Burası otel müşterilerine ait, servis girişine dolan," dedi ters ters. Zaten abime, Bozok’a, borçlara doluyum; tepem anında attı. Elimi belime koyup güvenliğin tam karşısına dikildim. "Sensin ula hurda! Ağzından çıkanı kulağın duysun," dedim, sesim sinirden titriyordu. "Ben buraya büyük patronla, Recep Kerimoğlu’yla görüşmeye geldim. Çekil yolumdan, asabımı bozma!" Güvenlikler tam beni kolumdan tutup uzaklaştırmaya yelteniyordu ki, yukarıdaki o koca camlı odadan bizi izleyen Recep amca durumu fark etmiş. Hemen sekreterini göndermiş, "O kızı hemen buraya getirin, bekletmeyin," diye haber salmış. Biraz sonra otelin o pırıl pırıl avizelerinin, yumuşak halılarının arasından geçip Recep amcanın odasına girdim. Koltuğuna kurulmuştu, yüzünde yorgun ama beni görünce parlayan samimi bir gülümseme vardı. İçeri girer girmez etrafa şöyle bir bakıp, "Zengin olmak kolay iş herhalde... Önüne geleni aşağıla dur, kural bu mu burada?" dedim hafiften sitemle. Recep amca bu dobra halime güldü, ben de ona bakıp gülümsememi tutamadım. Şaka bir yana, hemen yanına yaklaştım. "Nasıl oldun bakayım? İyi misin gerçekten?" diye sordum, içimden bir parça cidden merak ediyordu onu. "Sen o gün limanda yetişmesen bu kadar iyi olmazdım evladım, sağ olasın," dedi içtenlikle. Ben hemen sadede geldim, iş bekletmeye gelmezdi. "Neyse, aşağıda bir pikap dolusu çeşit çeşit balık var. Taze, daha pulları üstünde parlıyor. Bak peşin söyleyeyim; sakın bana 'yan yattı, çamura battı' demeyin. Ben paramı peşin alırım, ona göre," dedim ellerimi cebime atıp dik dik bakarak. Recep amca öyle bir kahkaha bastı! "Sen tam bir ateş parçasısın Gülce! Vallahi senin gibi bir evladım olsa, şu Karadeniz’e diz çöktürürdüm herhalde," dedi neşeyle. Ben de güldüm, "Eee, aslan gibi oğlun var ya işte, daha ne istiyorsun?" dedim. Yüzündeki gülüş biraz söner gibi oldu ama yine de şaka yollu, "Bozok mu?" dedi. "Peki, ne düşünüyorsun benim oğlan hakkında? İlk intiban ne?" Bıyık altından güldüm, "Bak babalık, şimdi kızma bana ama... Senin oğlun tam bir kot kafalı ha! Vallahi bak, şu pikaptaki dilsiz balıklar neyse senin oğlun da o; dünyadan haberi yok," dedim. Recep amca bu kez öyle bir kahkaha patlattı ki sesi bütün odada yankılandı. "Ah Gülce ah... Sen çok yaşa emi!" dedi gözlerinden yaş gelene kadar gülerek. Recep amca ile masaya oturduk, işi bağladık ama benim aklımda başka bir tilki dönüyor. "Bak Recep amca," dedim, sandalyemi ona doğru çekerek. "Bir şartım var. Ben her gün ta limandan kalkıp buraya, Ayder’in tepesine gelemem. Mazotu var, vakti var... Sabah 06:30’da otelden birisi gelsin, alsın balıkları taze taze. Hatta o kasıntı oğlun gelsin; belki biraz yol yordam öğrenir, denizin kokusunu içine çeker." Aslında şakasına, onu biraz iğnelemek için söylemiştim ama Recep amca bir anda ciddileşti. Gözleri parladı. "Hay aklınla bin yaşa Gülce kızım! Vallahi çok doğru dedin. Bozok efendiye tam da böyle bir hayat dersi lazımdı," dedi. Sonra masanın altından kalınca bir zarf çıkarıp önüme koydu. "Bu ilk ödemen," dedi. Zarfın ağzını şöyle bir araladım, içindeki parayı görünce gözlerim yerinden fırlayacak gibi oldu. "Ama bu çok Recep amca!" dedim, şaşkınlıkla ona bakarak. "Bu kadar balık etmez burası." Recep amca beni susturdu, elini havada salladı. "Her gün aynısı olacak Gülce, ne eksik ne fazla. Sen kendini ona göre ayarla, hazırlığını yap. Bizim adımız Kerimoğlu, bizde pazarlık bir kere olur," dedi otoriter bir sesle. Daha fazla üsteleyemedim. Kalkıp elini sıktım, "Hayırlı olsun o zaman," deyip odadan çıktım. Merdivenleri uçar gibi indim, cebimdeki o zarfın ağırlığı sanki bütün dertlerimi süpürüp götürmüştü. Pikabın yanına vardığımda otelin personeli kasaları indirmeye başlamıştı bile. Tam o sırada gökyüzü bir anda delindi, Karadeniz’imizin meşhur yağmuru "şak" diye indirdi. Ben üzerime yağmurluğumu geçirip kapüşonumu kafama çekerken, yanıma gümüş rengi o lüks araba yanaştı. İçinden Bozok’un sesi geldi, camı hafifçe indirmiş bana bağırıyordu; "Hey amca! Çeksene şu hurdanı yolun ortasından! Arabayı park edemiyoruz senin yüzünden." Beni arkadan, o kocaman yağmurluğun içinde görünce herhalde yaşlı bir balıkçı amca sandı. Gıcıkça bir gülümseme yayıldı yüzüme, hiç arkama dönmeden içimden “Amca senin babandır ula!” diye güldüm. "Amca balıklar taze değil mi? Bak otelde çok müşteri var, sakın rezil etme bizi sonra!"demesiyle tepemin atması bir oldu. "Sen buralarda yenisin galiba İstanbullu," dedim, yağmur damlaları yüzümden süzülürken. "Biz sadece senin oteline değil, Rize’nin her yanına en taze balığı veririz zaten. Senin o 'hurda' dediğin pikapta bütün Ayder’e yetecek taze balık var. Hadi, dikkat et de o parlak araban çamura batmasın, çok bilenun uşağı!” deyip pikaba bindim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD