18 | İHANET

1455 Words
Kampa döndüm ve bir ok, eğitimimin ortasında saplandığında orda olan çocuklara baktım. Korkmuşlardı. Onlara korkacak bir şey olmadığını söyleyerek sakinleştirmeye çalıştım. Sonra görevlilerden birine döndüm. “Güvenliği nasıl aşmışlar?” diye sordum. “Lord Mason kontrol etmeye gitti. Haber geldiğinde sizi bilgilendiririm” Onu kendimden uzaklaştırmış olmanın düşüncesi mide bulandırıcıydı. “Gerek yok. Lord Mason’a bana haber vermesini söyleyin” dedim bu yüzden Neden ondan uzak durmaya çalışmak yerine onu daha çok görmeye çalışıyordum? Az önce açık açık  onu istemediğimi söylemiştim. Onu görmek istiyordum. Hem de deli gibi ama bunu yapamazdım. Böyle kötü hissederken olmazdı. Nefes aldım ve merkez binaya dönüp Tyler’ı buldum. Ona saldırıyla ilgili rapor verdim ve bir görevli bulup, Mia’ya onunla bu akşam piyano çalacağımı söyleyen bir mesaj gönderdim. Şu an önceliğim dinlenmek ve düşünmekti. Kafam çok karışıktı. Mason’ı özlediğimi hep biliyordum ama ondan uzak olmak daha önce hiç bu kadar yanlış gelmemişti. Beni öptüğünde yaşanan herşey silinip gitmişti. Kendine acıyan aciz biri değildim o an. Kendimi hiç olmadığım kadar mutlu ve özgür hissetmiştim ama o his bana acı vermişti. Çünkü kendimi yine de ondan uzaklaştıracağımı biliyordum ve bu doğru gelmiyordu. Bir karar verme zamanımın geldiğinin farkındaydım. Ya aramızda ki herşeyi tamamen bitirecektim ya da ona geri dönecektim. Ah, lanet olsun ilk seçenek bana öyle büyük bir acı veriyordu ki! Gözlerimi kapattım ve uykuya daldım. Birkaç saat için bile olsa uyuyup herşeyden uzaklaşmak bana iyi gelecekti. - - - Uyandığımda saat beşe geliyordu. Kahretsin, ne kadar da çok uyumuştum öyle. Hemen ayağa kalktım ve hazırlanıp,dairemden çıktım. Merkez binadan ayrıldım ve kulübelere doğru ilerledim. Mia ve annesinin yaşadığı kulübeye yaklaştıkça yavaşladım ve oraya vardığımda karşı yönden kulübeye doğru gelen Mason’ı gördüm. Ondan sonsuza kadar kaçamazdım ya! Gülümseyerek ona selam verince, bana aynı şekilde karşılık verdi.  Hafifçe boğazımı temizleyerek sessizliği bozdum ve toparlandım “Güvenliği nasıl aştıklarını öğrendin mi?” diye sordum “Evet” dedi ve “Ormanın öbür tarafından girmişler. Orayı nasıl keşfettiler bilmiyorum ama orayı da koruma altına aldım” diye açıkladım Başımla anladığımı belli ettim “Mia’nın yanına mı geldin?” diye sordu “Evet” dedim başımı sallayarak ve boğulmamayı başaraka “Sende Elena’yı almaya geldin heralde” diye ekledim Güldü. “Evet” dedi Kapıyı çaldım. Elena kapıyı açtı. Bize selam verdi ve Mia’yı çağırdı. Ben içeri girerken o da çıktı. “İyi eğlenceler” dedim “Size de” diye karşılık verdi, Mason Mia ve ben içeri girdik ve onlarda, Elena’yla uzaklaştılar. “Annemle çıkmasından hoşlanmıyorsun değil mi?” dedi Mia Ona baktım. “Merak etme. Senin tarafındayım. Mason’ı severim ama Annem ona göre fazla sinir bozucu biri. Onu korumaya çalışıyorum ama beni anlamıyor.” Sonra imalı bir sırıtışla bana döndü “Hem bence başkasını seviyor.” Dedi Güldüm. Herkes konuyu Mason ve bana getiriyordu. Bütün kamp sanki bizi konuşuyordu.Sanki fazlaydı oraya kamp bariz bir şekilde bizi konuşuyordu. Mason beni öptüğünde birkaç haylaz çocuğun gördüğüne emindim. En azından ruh avcılarına yakalanmamışlardı. “Mesela?” diye sordum sanki bilmiyormuş gibi “Mesela sen!” diye bağırdı sıkkın bir sesle. Bu hareketi beni güldürmüştü. “Ne zaman seni görse anneme daha yakın davranıyor. Kadın karadul gibi. Gördüğü her erkeğe kur  yapıyor. Onu bu dünyada cazibesiyle kandıramayacak kimse yok. Şu an Mason öl dese ölür.” Sözleri karşısında şok geçirdim. Bu komikti ve gerçekti ama bir kızın, annesi için söylemesi gereken şeyler değildi. Ben Elena hakkında sürekli kızının söylediklerin tıpa tıp aynısını düşünebilrdim ama Mia onun kızıydı. Düşünceleri bile ona karşı daha saygılı olmalıydı. “Annen hakkında böyle konuşmamalısın Mia” diye uyardım onu “Yalan mı söyleyeyim yani?” dedi gözlerini bana dikip “Biri bana bazı gerçeklerin içimizde kalması gerektiğini söylemişti” Eliyle ağzının fermuarını çekti ve ayağa kalkıp piyanoya doğru ilerledi. Piyanonun tuşlarının üzerini örten kapağı açarken “Kate, senden bir şey istesem yapar mısın?” diye sordu Başımı hafifçe sallayarak onu onayladım ve meraklı bakışlarımı üzerine diktim.” “Bana nasıl kendimi savunacağımı öğretir misin?” dedi Şok geçirmiş bir şekilde ona baktım. Ne? “Saldırıya uğradığımızda hiçbir şey yapamamak berbattı. Burda güvende olduğumuzu biliyorum ama yine de…” diye cümleye başladı ama tamamlayamadı. Boğazına bir şey takılmış gibi derin bir nefes aldı ve gözlerini kırpıştırdı ve çoktan orda olduklarını fark ettiğim yaşları engellemeye çalıştı. Zavallı kız. En mutlu anlarında babasını kaybetmiş. Ruh avcıları onu öldürmüştü. Bunun nasıl bir his olduğunu biliyordum. Piyanonun başına oturdum ve “Yarın sabah benimle ormanın girişinde buluş. Biraz koşacağım. Geç kalırsan gelir seni bulur ve hiç hoş olmayan yöntemlerle o koşuya zorla çıkarırım” dedim. Güldü ve hiç itiraz etmeden yanıma oturdu. Tekrar o sevecen haline bürünmüş olmasının verdiği rahatlıkla, birkaç şarkı çalıp söyledik. Klasik müzik, unutulmayan şarkılar ve şu anda müzik listlerini kasıp kavuran şarkılar parmaklarımızın altında ki tuşlardan çıkan seslerle hayat bulurken, biz de gevşeyip, şarkılara eşlik ettik. Mia’nın harika bir sesi vardı ve bence hayatı ne şekil almış olursa olsun bu yeteneğini değerlendirmeliydi. En sonunda piyano çalmaktan sıkıldık ve kulübelerinin salon kısmına geçtik. Mia bana kahve yaparken bende eski kulübemi düşündüm. Şimdi ise Kahramanların katında bir dairem vardı. “16 yaşında bir kızla arkadaş olmak nasıl bir duygu?” dedi, kahvemi bana verip, yanıma otururken. Hafif bir kahkaha attım ve bardağımı ondan alıp sıkıca kavradım. “Bütün gün üç erkekle gezmekten daha iyi. Üçü de birbirinden sinir bozucu. Mason sürekli üzerime geliyor ve William da ona geri dönmem için baskı yapıp duruyor. Bana sürekli nasıl bir hata yaptığımı anlatıp duruyor. Austin’se… o sadece Austin. Bu bile yetiyor” Ben kahvemden bir yudum alırken güldü. “Bu senin kararın. Sorgulamamaları gerek. Ne düşünüyorlarsa kendilerine saklayıp saygı duymalılar” Güldüm. Minnetle güldüm. Sonunda beni anlayan birileri çıkmıştı. Bu kızı o kadar uzun zamandır bekliyordum ki, içimden onu çantama atıp eve götürmek geliyordu. “Sende hatalı olduğumu düşünüyor musun?” diye sordum “Hem evet hem hayır” dedi Ne demek istediğini anlamadım. Nasıl hem evet hem hayır oluyordu? “Bu şekilde hissederken ondan ayrılman konusunda haklısın” dedi  “Bu her iki tarafa da haksızlık olurdu ama düşüncelerinde... yani herkes tereddüt edebilir. Geçmişinle ilgili kendini yargılamamalısın” Bir süre durdu ve yüz ifademi inceledi. Ne diyeceğimi bilmiyor gibiydi. Hiçbir şey demedim. Sadece dinlemeye devam ettim. Derim bir nefes alıp bakışlarını bardağına dikti “Yine de dediğim gibi bu senin kararım benim düşüncem önemli değil. Önemli olan senin ne hissettiğin” diye ekle Bu kızı bana melekler göndermişti. Yaşına göre o kadar olgundu ki. Beni anlayan biri bugünlerde en ihtiyacım olan şeydi. “Aslında son zamanlarda düşüncelerim değişmeye başladı” dedim, derin bir nefes alarak Soru soran gözlerle bana baktı. “Bilmiyorum. Bu çok tuhaf bir şey. Hala kendimi suçluyorum. Kendimden nefret ediyorum ama son zamanlarda bunun nedeninin Martin’le yaşadıklarım değil, Mason’la yaşayamadıklarım olduğunu düşünüyorum” diye açıkladım. Güldü ve bir süre beni izledi “Onu özlüyorsun, Kate. Asıl sebep bu” Dişlerimin arasından tıslayarak güldüm ve başımı öne eğip salladım “Sende ona geri dönmem gerektiğini düşünüyorsun” dedim ve başımı kaldırıp ona baktım. “Hayır” dedi ve güldü “SEN, ona geri dönmen gerektiğini düşünüyorsun” Tanrım! Bu kız bir harikaydı. Ne diyeceğimi bilemeyerek ağzım beş karış açık bir şekilde ona bakarken, kapı açıldı ve Elena içeri girdi. Bu, benim gitme zamanım geldiğinin bariz bir işaretiydi. Mia ve Elena’ya veda edip kulübemden çıktım ve Mia’yla konuştuklarımı düşünerek daireme döndüm. - - - “Daha hızlı, Mia! Bir kaplumbağa gibi koşmaya devam edersen, ruh avcıları seni yakalarken yorulmazlar bile!” Mia, dün benden, ona kendini savunmayı öğretmemi istemişti. Eh, kendini savunmanın ilk kuralı: KAÇ! Ormanda durmuş, Mia’nın koşma dediği hızlı adımları izliyordum. Ruh avcıları oldukça güçlü yaratıklardı ve tahmin edemeyeceğiniz kadar hızlı hareket ederlerdi. Sabah sekizde onunla ormanın girişinde buluşmuş ve birlikte başımızın belaya girmeyeceği bir açıklığa doğru koşmuştuk. Sonra ben durmuş ve onun nasıl koştuğunu izlemeye başlamıştık. Saat çoktan on iki olmuştu. Mia yakında bayılacakmış gibi duruyordu. İlk günden ona bu kadar yüklenmek istemiyordum. Ona sürekli durması gerektiğini söylüyordum ama o durmak istemiyordu. Bu işi ne kadar hızlı çözerse o kadar iyi olacağını söylüyordu. Sonunda dayanamadı ve yanımda ki ağaca tutunarak nefes almaya çalıştı. “Bütün hafta yerinden kıpırdayamayacaksın. Hayatın boyunca yaptığın tek şey küçük poponun üzerinde oturmakmış, güzelim. Şimdi onu bu kadar zorlamak akıllıca bir şey değildi” dedim. Yüzüme baktı ve bende ona ‘sana söylemiştim’ diyen gözlerle baktım. “Pekala. Bugünlük bu kadar yeter. Hadi birlikte ortak salona gidelim. Sen istediğin kadar su iç, bende telefonumu alayım ve sonra seni, yemek yedikten sonra serbest bırakırım” Bir süre daha orda durup soluklandı ve sonra ayağa kalkıp benimle birlikte kampa doğru ilerledi. Kamp alanını geçip merkez binaya girdik ve merdivenlerden çıkıp, ortak salona doğru ilerledik. “Bence bir daha ki sefere ne istediğine dikkat” diyerek ortak salonun kapısını açtım ve tek bir kelime daha edemeden orda öylece, kaldım. Mason ve Elena ordaydı ve karşımda da görmek isteyeceğim en son manzara vardı. Mason, Elena’yı öpüyordu!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD