Menekşe…
Kurnaz ve aşağılayan bir gülüşle söylediği son kelime aklımdan çıkmıyordu. Sonunda sokakta dikildiğim noktadan ayrılıp evime girmiştim ama dış kapıdan apartmana girene kadar yaşadığım korkuyu bir ben biliyordum. Evime girdikten sonra kapıyı kilitledim. Normalde kapı kilitleme alışkanlığım yoktu. Bu gece zaten uyumayacaktım, ders çalışmam lazımdı. Bitirme tezimi almıştım ve onun üzerinde araştırma yapmam gerekiyordu. Bu kafamı dağıtacağından bir nebze olsa rahatladım ve 3+1 sevimli evimizdeki mutfağa girerek öğlen evden çıkmadan bıraktığım tabakları makinaya dizdim. Perdelerin açık olduğunu fark edince irkildim ve kalın perdeyi çektikten sonra odama geçip şortlu geceliğimi ve havlumu aldım. Duşa girecektim ama önce kafamı dağıtacak sakin bir şarkı açmalıydım.
Listemi başa aldıktan sonra sıcak suyun altına geçtim ve tüm gerginliğimin suya karışıp gitmesini diledim. Gece olduğu için oyalanmadan hızlıca çıktım ve havluya sarılıp kurulandıktan sonra şortlu geceliğimi üzerime geçirdim. Tülay evden gitmeden kaloriferleri açmıştı ve ev ısınmıştı. Ben de kalın pijamalar giymekten pek hoşlanmazdım. Yaz kış evin içinde rahat olmalıydım. Konya’dayken hep komşular gelirdi hiç rahat edemezdim ve burada rahatlığa iyice alışmıştım. Bu sebeple okulun bitmesine yakın iyice bir korku sarmıştı beni. Dönmek istemiyordum.
Yağmur damlalarının atıştırarak cama çarptığını duyduğumda balkonda kalan çamaşırları hatırladım ve üzerime peluş ev bornozumu geçirdikten sonra balkona koştum. Çamaşırları hızlıca sepete koyup kucakladıktan içimden söylendim çünkü yan komşu balkonda sigara içiyor olmalıydı ki kokusu olduğu gibi bana geldi. Balkonlar bitişikti ve arada ince bir duvar vardı. Çok takılmadan içeriye geçtim ve balkon kapısını çektikten sonra perdeyi de kapatmayı ihmal etmedim. Artık bilgisayar başına geçmeye hazırdım. Orta büyüklükteki salonumuzda L koltuk, yemek masası ve birkaç aksesuar vardı. Tülay yokken genelde salondaki yemek masasında çalışırdım. Bu yüzden bilgisayarı alıp tekrardan salona geçtim ve peluşu üzerimden attıktan sonra sarı loş ışığı açıp bilgisayara gömüldüm.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum ama boynum ağrımaya başladığına göre epey bir zamandır çalışıyordum. Göz ucuyla telefonumun ekranına baktığımda saatin 04.00 olduğunu gördüm. Uykum da yavaştan gelmişti. Kafamı bilgisayar ekranından kaldırdığım gibi balkonda siyah bir silüet görmem bir oldu.
Çığlık bile atamadım ve sadece emin olmaya çalıştım. Uykusuzluğun bana bir oyunu mu diye düşünerek kafamda iyi senaryolar çizmeye çalıştığımda siyah silüetin hareket ettiğini gördüm ve yerimde donmayı bırakarak hızla telefonuma sarıldım. Polisi arayacaktım ve işin kötüsü balkon kapısı kilitli değildi.
Telefonu elime aldıktan sonra arama butonuna basacaktım ki telefonum çalmaya başladı. Korkuyla sıçrayıp telefonu yere düşürdüm. Bir yandan gözlerimi balkondaki silüetten ayırmıyordum. Kesik kesik nefesler alıp telefonu aldım ve duvara sinerek kayıtlı olmayan numaradan gelen aramayı açtım.
“Sakın,” dedi tanıdık ses. “Sakın polisi arayayım deme.”
Bu oydu. Onun sesiydi. Saatler önce sokak ortasında kavga ettiğim ela gözlü adamın sesiydi. Sesini işitir işitmez tüylerim diken diken oldu ve o korkuyla mideme kramp girdi. Telefon kulağımda hiçbir cevap veremiyordum. “Uslu dur, birazdan içeriye geleceğim.”
Sanki mümkünmüş gibi duvara daha çok sinerken balkondaki silüet kapıya doğru yaklaşmaya başladı. Üzerinde uzun siyah bir manto vardı. Kekeleyerek konuştum. “Ne istiyorsun benden?”
Güldü. “Sana bu soru tehlikeli demiştim.”
Yutkundum. “Kimsin ve benden ne istiyorsun?”
“Konuşmakla yorulamam. Birazdan içeriye geldiğimde sana ne istediğimi uygulamalı olarak göstereceğim.”
Bunu duyduğum gibi sindiğim duvardan ayrıldım ve odama doğru koştum. O kısacık koridor ben koşarken uzuyordu sanki. Nefes nefese koşarken balkon kapısının sesini duydum ve arkama bakmak gibi bir hata yaptığım için kapıya çarpıp telefonumu düşürdüm. Sonunda odama gelmiştim o görüş açıma girmeden yere düşen telefonu aldım ve kapıyı ardımdan kapatıp kilitledikten sonra nefes almaya çalıştım. Polisi arayacaktım ve lanet olası telefon düşmenin etkisiyle kapanmıştı. Kafayı yemek üzereydim. TELEFONUM AÇILMIYORDU.
Evimdeki tuhaf yabancı kapımı ritimli bir şekilde tıklatırken cama koştum. Nefes nefese camı açtım. Can havliyle “İmdat!” diye bağırdığım sırada çığlığım boğazıma kaçtı. Çünkü tuhaf bir şey vardı. Sokak boydan boya arabayla doluydu ve arabaların başında siyah giyimli adamlar vardı.
“Bağırmak güzel boğazını yormaktan başka bir şey yapmayacak. O boğazı sadece ben yorabilirim.”
Bir kâbusun içinde sıkışıp kalmıştım. Gerçek olamazdı bunlar.
Kapıya yaklaştım. “Gerçek değil, kâbus bu.” dedim sadece. Uyanmak istiyordum.
“Lütfen, lütfen git buradan. Seni tanımıyorum, sana bir şey yapmadım. Lütfen git, bırak peşimi. İMDAT İMDAT YA İMDAT!” Bu defa sayıklamaya başlamıştım.
“Sana bir daha bağırma demeyeceğim çünkü bir daha bağırırsan kapıyı kırıp içeriye gelicem ve o güzel sesini bizzat ben kesicem.”
Kalbim yerinden çıkacak gibi korkuyla atarken odamda en köşeye gittim. Dolabın köşesine girdikten sonra yere çöktüm ve dizlerimi kendime çekip yüzümü kapattım. Kâbustu bu, gerçek değildi. Nasıl bir belanın içindeydim ben?
“Açıyor musun? Yoksa kırayım mı?” Sesini bir kez daha duyduğumda çok geçti çünkü yüksek bir sesle kapı kırıldı. Artık karşımdaydı. Siyah botları parkede tok sesler çıkarırken odaya girdi. O sırada kafamı kaldırdım ve yere çökmüşken bu yabancıya baktım. Yüzünde gergin bir ifade vardı.
“Bu kadar hengameye gerek yoktu, ayrıca geceliğini beğendim,” dedi alaycı bir sesle.
Şortumun kenarından görünen kalçamı o an fark ettim ve çekiştirip örtmeye çalıştım.
“Hiç giymeseydin. Geçen gece perdeler açıkken giydiğinde de her yerin ortadaydı.”
Beni daha önceden izliyor muydu? Aklım almıyordu ve yapabileceğim tek bir şey vardı. Bir anda kalkıp cama doğru atladım ve bana yaklaşmasına fırsat vermeden tek bacağımı aşağıya attım. Yüzünden şaşkın bir ifade geçti ve yerinde durdu.
“Yaklaşma yoksa atarım kendimi. Aşağıdaki itleri de al defol git evimden!”
Bunu beklemediği o kadar belliydi ki yüzü hala şaşkındı ama gizlemeye çalışıyordu. “Bunu yapamazsın.”
“Neden? Sen bunu yapmayacak mısın?”
Gözlerinden karanlık bir bakış geçti. “Hayır, seni öldürmek için gelmedim.”
Sinirle bir kahkaha patlattım. “Öyle mi? Neden zorla evime girdin, kapımı kırdın o zaman?”
“Beni delirtmeden in oradan.” Sesi tehditkardı.
Ben biraz daha sarkınca keyifli bir kahkaha attı. “Tüh çok yazık olacak.”
“Ne?” dedim afallayarak. “Ne yazık olacak?”
“Abin ve annene çok yazık olacak.”
Abim ve annem ne alakaydı. Beynim yanmak üzereydi. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Aşağıya bakma gafletinde bulununca bir anda başım döndü ve dengemi kaybederek gerçekten yeri boyluyordum ki bana doğru uzanıp beni kendine çekerek pencereden uzaklaştırdı. Pencere kenarına sürtünen bacağımın acısıyla küçük bir çığlık attım. “Bırak!” Kendimi onun kollarından kurtarmaya çalışıyordum ama 2 güçlü kol beni esiri yapmıştı.
“Dinle!” dedi bana bağırarak. Bir anda sesini yükseltmesi korkmama sebep olsa da çırpınmaya devam ettim. Kollarından kurtulamıyordum. Çırpınırken beni bir anda bıraktı ve daha nefes alamadan arkamdaki yatağa sertçe itti. Sırtüstü yatağa düştüğümde kalkmama fırsat vermeden üstüme çıktı ve ona vurmaya başladığımda üstümde baskı kurarak kollarımı tepemde birleştirdi. Tek eliyle de ağzımı kapatmıştı. Anlık refleksle elini ısırdım ve buna anında pişman oldum çünkü bu defa ısırdığım eliyle boğazıma sarıldı. “Eğer biraz daha rahat durmazsan telefonun başında bekleyen tetikçiye abini vurması emrini vereceğim. Bunun olmasını ister misin?”
Nefes alamıyordum. Başımı iki yana salladığımda boğazımı bıraktı ve dişlerini sıkarak konuşmaya devam etti. “Abin annenle bir olup bize büyük bir yanlış yaptı. O yanlış karşılığında da canını bağışlamam için bana seni verdi.”
Duyduklarımı idrak edemiyordum. Öfkesi azalmadan aksine artarak devam etti. “Yani senin anlayacağın 2 can karşılığında sen… ne seçme şansın var ne de benden kaçma şansın var. Bana mahkûmsun Roza.”
Boğazımı tutarak nefes almaya çalıştığım sırada üzerimden kalktı. O kalkar kalkmaz bacaklarımı kendime çektim ve nefes alışverişimi düzenlemeye çalıştım. Ayakta dikilip gözlerini kırpmadan bana bakmaya devam etti.
“Abim… annem… nasıl… ne… ne yaptılar?”
“Bırak şimdi ne yaptıklarını.” dedi telefonuna bakarken ve bir anda ekranı bana çevirdi. Abim ekrandaydı ve ağzı bağlıydı. Hemen yanında ise annem vardı. Başlarına dayalı silahlarla bana bakıyorlardı. “Hayır!” Gözyaşlarım süzülürken elindeki telefonu almaya çalıştım. “Anne!”
Telefonu hışımla elimden çekip çenemi kavradı ve ona bakmam için zorladı. “Ah güzel Roza, özgürlüğüne düşkün Roza… Merak etme karar vermekte özgürsün.” Sert bakışlarla ona baktığım sırada kapıyı gösterdi. “Ya şimdi şu kapıdan çıkıp git ya da kalıp karım ol.”
Gözlerim kocaman büyürken buna özgürlük demesi sinirlerimi alt üst etmişti. Annem ve abimin naptığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Beni bir mal gibi bu adama vermelerini de anlamlandıramıyordum. Tek bildiğim onların canı tehlikedeydi ve çıkıp gidemeyecektim. Dizlerimin üstünde doğruldum ve yataktan kalktım. Yavaş adımlarla kapıya yürüdüm. O ise sadece izliyordu. Kapıya baktım. Gitmek istedim. Hayalimde defalarca çıktım o kapıdan. Sonra güçsüzce yere çöktüm. Takatim kalmamıştı. Yere çöktüğüm gibi hüngür hüngür ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. “Bana naptılar?” Diyebildiğim tek şey buydu. Bu bir rüya değildi. Hayatımı mahvetmişlerdi.
“Bana naptılar!”
Ben yerde dizlerimi kendime çekmiş ağlarken uzun cüssesiyle tepemde dikildi ve bir süre hiçbir şey söylemedi. Ardından bu faslı bitirmek ister gibi konuştu. “Ağlaman sinirlerimi bozuyor, kes artık.”
Sustum ve başımı kaldırıp ona baktım. O da gözlerini dikmiş bana bakıyordu. “Senden tiksiniyorum.” dedim nefret dolu bir ifadeyle.
Gözlerinden o kadar büyük bir öfke geçti ki ne olduğunu anlayamadan koluma yapıştı ve beni bir hamlede kaldırıp yatağa fırlattı. Acıyla inledim ve mide bulantısından nefes alamadım. “Demek benden tiksiniyorsun,” diye tekrarladıktan sonra pencereyi kapatıp perdeleri çekti. “Evet, senden tiksiniyorum,” diye tekrarladım onu.
İki büklüm şekilde mideme baskı uyguluyordum. Gözlerim kararıyordu ve bayılmak üzereydim. “Birazdan çok seveceksin o zaman.”
Gözlerimi açık tutmakta zorlanırken yutkunmaya çalıştım ve yatağın en köşesine sindim. “Yaklaşma nolur.”
Soğuk eliyle ayak bileğimi tutup beni kendine doğru sürüklerken irkildim. Ayakta durmuş öylece acı çekmemi izliyordu. Eli ayak bileğimden yukarıya doğru süzüldü ve şortumun bittiği noktaya geldiğinde durdu. Vücudum uyuşmuş şekilde karşı koymaya çalışıyordum. “Onları öldürme, beni öldür sadece.” dedim sadece. Kelimeleri güçlükle toparlayabilmiştim.
Elini bacağımdan çekti ve yanağımı kavradı. Baş parmağıyla yüzümü okşadı. “Sen diri lazımsın.”
Duyduğum son şey buydu. Görüşüm tamamen gitti ve oracıkta bayıldım.