Yemekten önce ortaya gelen mezelerle aşk yaşıyordum. Yemek yemeği severdim ama spor yaptığım ve dengelediğim için fit bir vücuda sahiptim. Çok acıktığımdan gözüm ağa bozuntusunu görmüyordu. Kafamı hafif kaldırdığım gibi beni izlediğini fark ettim ve ona ne var diye baktım. “Lokmalarımı mı sayıyorsun?” derken ağzım doluydu.
Sert tavrı yerini keyifli bir ifadeye bırakırken geriye doğru yaslandı. “Müstakbel karımın iştahlı olması hoşuma gitti ama kendini salatayla doyurma, buranın eti güzeldir.”
Tam o sırada yemeğimiz geldi ve getiren adam önümüze koyup hızla uzaklaştı. Bana bakıp konuşmuyordu bile. Sanki Renas haricindeki herkesin benimle konuşması yasaktı. Sanki sadece o ve ben vardık. Tuhaftı. Nasıl bir gücü vardı ki bu adamın? Herkes böyle mi davranıyordu ona?
Benim aksime daha yeni yemeğe başlamıştı ve o da acıkmış gibiydi. Bir lokma almıştı ki telefonu çaldı. Birkaç saniye ekrana baktıktan sonra yanıtladı. “Önemli mi?” dedi kaşlarını çatarak.
“Siz hazırlıklara başlayın, gelinim benimle.” Bunu söyledikten hemen sonra telefonu kapattı. Benim için gelinim demesi mideme kramlar girmesine sebep oluyordu. Çiğnediğim lokma istemsizce ağzımda kaldı ve yutkunmakta zorlandım. Başka bir çarem olmalıydı. Kaçmalıydım ondan. “Ne yani?” Dedim anlam veremeyerek. “Hemen evlenecek miyiz? Beni tanımıyorsun bile.”
“Seni senden daha iyi tanıyorum merak etme.” Yemeğini yerken yüzüme bakmıyordu.
“Çok hızlı saçma sapan bir evlilikten bahsediyorsun Renas. Birbirimizi sevmiyoruz. Hayatlarımız birbirine uygun değil. Beni malınmış gibi olduğum yerden aldın, bir başka yere götürmeye çalışıyorsun. Üstelik zor kullanarak!” Sona doğru sesim yükselince kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Öfkeli bir bakış vardı yüzünde. Sinir bozucu donuk bir kahkaha attı.
“2 sevgilinin evliliği falan mı sanıyorsun sen bunu? Evet doğru bildin malımmışsın gibi seni aldım ve istediğim yere götürüyorum çünkü öylesin. Abin olacak kanı bozukla yaptığım anlaşmanın karşılığısın sen. Artık kavrasan iyi edersin ve seni bir daha uyarmayacağım. O sesin bana bir daha yükselirse kesmek için güzel yöntemlerim var.” Doğrudan gözlerime bakıyordu. “Bana. Sesini. Yükseltme.” Üç kelimeyi vurgulayarak söyleyip sert bir hamleyle masadan kalktı ve beni orada bırakarak iç kısımdaki kapıya yöneldi.
Elim kolum bağlı onu bekliyordum ama beklemek saçmaydı. Etrafıma bakındığımda dış kapıda arkası bana dönük bir adam vardı. Sağı solu kolaçan ettim ve kalp atışlarım hızlanırken ne yapacağıma karar verdim. Tam şimdi kaçmak için o vurucu hamleyi yapmalıydım. Belki de ilk ve son şansımdı. Derin bir nefes alıp yerimden kalktım ve kalktığım gibi kapıdaki adam bana döndü. “Bir şeye mi ihtiyacın var yenge?” dedi donuk bir sesle.
Hadi Roza… Yapabilirsin.
“Lavabo…” dedim yutkunarak. “Lavaboya gitmem lazım.”
Eliyle az evvel Renas’ın geçtiği kapıyı gösterdi. “Buradan gidip koridorun sonundan sola dön yenge.”
Bana yenge demesi sinirlerimi zıplatmıştı. Adamın dediği yöne doğru yürürken bacaklarım titriyordu. Korkuyordum. Kaçmaktan değil ama onun beni yakalamasından deli gibi korkuyordum. Her şeyi düşünmek zorundaydım. Ben kaçarsam abim ve anneme bir şey yapar mıydı? İşte en çok bunu düşünmek yavaşlatıyordu beni. Teorik olarak beni bu kadar fazla bir istekle köyüne götürmek isteyen adam kolay kolay vazgeçmezdi ve hemen annem ve abime bir şey yapmazdı ve bu da bana zaman kazandırırdı. Tüm bunları adamın gösterdiği kapıdan geçene kadar düşünüp hesaplamıştım ve artık kaçma girişimime hazırdım. Dar ve loş koridordan tarif ettiği gibi geçip üzerinde kadın yazan lavaboya girdim ve girer girmez arkamdan kapıyı kilitledim.
Ellerim ve dizlerim tir tir titriyordu. Tamam sakin ol Roza. Yapabilirsin.
Kendime sürekli bunları hatırlatıp sakinleşmeye çalışıyordum. Yapabilirdim. Hızlıca çeşmeyi açtım ve çeşme çalışırken klozetin üstündeki havalandırma penceresine baktım. Sığabileceğim büyüklükteydi ama nereye çıkacağını bilmiyordum. Belki de Renas’ın önüne düşürecekti beni. Derin bir nefes alıp klozet kapağının üstüne çıktım ve dışarıya baktım. Epey karanlıktı ama boş bir arazi gibi görünüyordu ve iyi haber kimse yoktu. Bundan başka çarem de yoktu. Arkama bakmadan o pencereden atlamalı ve giymeliydim.
Binbir zorluk yaşayarak pencerede doğru pozisyonu buldum ve bir hamlede tepeye çıktım. Tam o sırada tuvaletin kapısının yumruklandığını duydum. Artık vaktim yoktu. nasıl düşeceğimi umursamadan atladım aşağıya ve acıyla inledim. Dışarıdaydım.
Vakit kaybetmeden koşmaya başladım. Nereye olduğunu bilmeden amaçsızca koşuyordum. Karanlıktı. Çok karanlıktı. Sendeleyerek, taşlara takılarak düşe kalka koşuyordum. Yüzüme sertçe çarpan rüzgar bile özgürlüğümü yeniden tattırmıştı bana. Durmayacaktım ve ondan kurtulana kadar koşacaktım.
Uzaktan ismimi bağıran bir erkek sesi duydum ama o kadar hızlı koşmuştum ki yakınımda değildi. Uzaktan yankılı bir şekilde duyuyordum sesini. Sesini tekrar duymak tüylerimi diken diken yapmıştı. Durmadım. Nefes nefese koşmaya devam ettim. Yola çıkamamıştım ve hala boş tarlanın içinde koşmaya devam ediyordum. Biraz ileride karanlıkta zorlukla seçebildiğim ağaçları gördüm. Ormanlık alan başlıyordu. Bir saniyeliğine durdum ve durunca nefes alamadım. Soluklanacak vaktim yoktu. O adamdansa karanlık ıssız ormanı tercih ederdim.
Ağaçlara çarpa çarpa koşmayı devam ettim. Her yerimin yara bere içinde kaldığına emindim. Sonunda bir ağacın köşesine kıvrılıp soluklanmam gerektiğine karar verdim çünkü bayılmak üzereydim. Daha fazla koşamıyordum. Birkaç dakika soluklanamadan sesini işittim. Bu defa daha yakındaydı sesi. Ağzımı kapatıp nefesimi düzenlemeye çalıştım. Sesi çıldırmış gibiydi.
“Roza! Seni bulduğumda keşke ölseydim diyeceksin!”
Kalp atışlarım, nefesim, midem… her şeyim iflas etmek üzereydi.
“Seni mahvedeceğim!”
Öfkeli bağırışlarını işitirken gözümden birkaç damla yaş süzüldü.
Olduğum ağacın arkasından çıkarsam ses çıkardı ve beni bulması kolaylaşırdı. Çalılıkların arasına kıvrıldım ve sadece nefesimi tutarak beni bulamadan gitmesini diledim.