“KESKİN ÇİZGİ”

1413 Words
“Almıla Karahan” İçtima alanındaydık. Beton hâlâ geceden soğuk, komutan dimdik sıranın önünde duruyordu. Elindeki haritayı yere açtıktan sonra hepimize döndü. Sesi netti, tonunda alıştığımız keskinlik vardı: “Bugün tim görevine çıkıyorsunuz. Dört kadın, dört erkek. Gruplarınızı kendiniz oluşturacaksınız. Dağ hattı boyunca rota takibi, geçiş ve raporlama yapılacak. Artık emir değil, karar alacaksınız. Dağ arkanızda. Görev orada başlıyor.” O an kalabalıkta iç sesler kadar bakışlar hareketlendi. Herkes gruplaşmaya başladı. Zaten çoğu bağ birkaç haftadır şekillenmişti. Bizim tim kendiliğinden kuruldu: Almıla Karahan Kaan Demirer Batu Oğuz. Ali Kunt Selcen Yalın. Furkan Taylan İlay Kurt. Nazlı Hançer İlay hemen yanıma geçti, gözleri kıpır kıpırdı. Selcen ise tam arkamdaydı, ama bakışları keskin ve seçiciydi. Nazlı Hançer Batu’ya doğru yürürken sahneye adım atar gibiydi. Her adımı hesaplı. İlay ve Selcen ona öyle bir bakış attı ki… ölüm değilse de gurura darbe gibi. Nazlı hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti. Batu bana baktı. Uzun, sessiz, sade. O kadar çok şey söylüyordu ki o tek bakış ben yine de taş gibi kaldım. Kaan’ın gözleri İlay’a sabitlenmişti. Ali ise Selcen’in yanında sessizce yürüyordu. Tek mimiksiz kalan bizdik: Ben ve Furkan Tayhan. O, kamp boyunca olduğu gibi sadece izliyordu. Ben ise içimdeki her dalgalanmayı bastırıyordum. ⛰️ Görev Başladı – Dağ Hattına Çıkış Rota elimdeydi. Tim arkamdan dizildi. İlk adımı ben attım. Taşlık zemin, engebeli kayalar… sanki her biri sinir testi gibiydi. Nazlı Batu’nun yakınına yanaşmıştı. Ses tonu yine gösterişli, sanki herkes duyacakmış gibi: “Batu… bugün seni daha yakından tanıma fırsatım var sanırım.” Batu sustu. Bir şey demedi. Ama gözleri hâlâ ben deydi. İlay omuzuma eğildi: “Şu sahneyi izliyorum ve delirmek üzereyim. Nazlı kesin taktik çalışmış.” Ben cevap vermedim. Ama adımlarım sertleşti. Bir süre sonra kayalık alana geldik. Harita önümü gösteriyor ama Nazlı öne atıldı: “Bence buradan değil, sol geçitten gitmek daha güvenli.” Kafamı çevirdim. Bakışım düz, sesim netti: “Bu timin rotasını ben belirliyorum. Kolay olan değil, doğru olan yoldan yürünür.” Nazlı'nın yüzü gerginleşti ama geri çekildi. Furkan sessizce bana baktı. Sonra adımını hizaya aldı. Batu o sırada bir taşın üzerinden geçerken arkasını dönüp bana baktı gözlerinde anlaşılmaz bir netlik vardı. Sanki bir şey soruyor, ama cevabı zaten biliyordu. Patikanın kıyısında kısa bir mola verdik. Selcen ile Ali birkaç adım ötede su içiyordu. Kaan yere oturmuş, İlay yanında gülümseyerek bir şey anlatıyordu. Nazlı ise yanıma yaklaşmıştı. Yüzü hâlâ sahte . “Senin gibi duvarı olan biri... ilgiyi fark etse bile tepki vermez değil mi?” Başımı çevirdim. Gözlerimi ona diktim. “Ben tepkiyi hedefe saklarım. İlgiye değil.” Bu sefer sustu. Gözlerini Batu'ya çevirdi. Ama Batu onu görmüyordu. Yine bana bakıyordu. O anda içimde bir şey kıpırdadı. Tepki değil. Ama... siperin içinden bir dalga gibi. Dağdan indik, kamp kuruldu. Çadırlar sıralandı. Görev tamamlandı ama herkesin iç sesi hâlâ görevdeydi. İlay çantasını açarken fısıldadı: “Yarın Batu’yla konuşsan ne olur? Bence... o zaten seni bekliyor.” Selcen sessizce gülümsedi: “Sen yürürken bile emir gibisin. Nazlı... o sadece gürültü.” Ben yatağıma geçtim. Battaniyeyi üzerime çektim. Defterimi açmadım. Çünkü bazı günler yazılmaz. Sadece bakışla anlaşılır. Sadece duruşla hatırlanır. Ve sadece susarak korunur. … Hava hâlâ karanlık, kamp sessizdi. Gecenin içine gömülüydük ama içimdeki alarm saat gibi tam vaktinde çaldı. Uyandım. Elimi gözlerime götürmeden önce dışarıyı dinledim. Çadırın dışında çakıl taşları kıpırdıyor; biri ayakta. Furkan. Beklendiği gibi, duvar gibi duruyordu. Sonra Ali’nin çadırı aralandı, sessizce çıktı. İlay kıkırdayarak mırıldandı içeride: “Beş sıfır beş. Tam zamanında gözümü açtım. Bana bir şeyler oluyor…” Kaan , onun sesini duyunca kendi çadırından başını çıkarıp saçlarını düzeltmeye başladı. Selcen çantasını hazırlarken kimseye bakmadan, ama farkında olarak ilerledi. Sonra Batu’nun çadırı açıldı. Arkasından, çok az farkla, Nazlı Hançer belirdi. Batu belki hâlâ çakıllara basıyordu ama Nazlı onun gölgesine bastı. O gölge, benim gözüme battı. Batu çantasını omzuna atarken her zamanki gibi etrafa umursamaz bir bakış attı… Ama sonra döndü, ve durdu. Gözleri doğrudan bana değdi. Sanki “günaydın” demek istemedi ama “ben buradayım” demeyi ihmal etmedi. Ben hâlâ çadırın kenarındaydım. İçimdeki kelimeler yine yürümeye başlamıştı ama dışarıdan sessizdim. Nazlı Batu’nun yanına biraz fazla yaklaştı: “Dün dağda beni hep korudun, fark ettin mi? Hâlâ yanımda yürüyor olman… güzel.” Batu hafifçe başını çevirdi. Gülümsemiyor ama o dudak kenarı kıvrımını yapmasa da olmazdı: “Sen yanımda yürümek istedin, ben sadece rotadan sapmadım.” İlay fısıldadı: “Bu ne şimdi! Adam sanki flörtü emirle yapıyor. O kıvrım yok mu o kıvrım!” Ben sıraya girerken içimi sıkan şeye ad koyamadım ama adım belliydi: Duruşumu bozmayacaktım. Ne Nazlı’nın gölgeleri ne Batu’nun imalı mimikleri beni oynatmazdı. Selcen yanıma geldi, çatılmış kaşlarla söyledi: “Bugün Nazlı’ya sabrım biterse… sen bana dur de. Yoksa taşlık araziyi gözüne sokabilirim.” Ben hiçbir şey demedim. Yürümeye başladım. Komutan uzaktan geliyor gibiydi, ama sesi hâlâ yokuşun ardındaydı. Biz hazırdık. Timimiz dizildi: Ve ben timin ortasında, gölgelerin içinde, çizgimin ucunda nefes alıyordum. Bugün… hava ısınmadan önce bazı gerçekler açığa çıkacaktı. Batu Oğuz’un gülümsemesinin nereye yürüdüğünü ben değilse de görevin kendisi gösterecekti. Dağ yürüyüşü başladıktan birkaç kilometre sonra zemin sertleşti. Her adım, bir önceki görev gibi değil. Burada hava bile emir almıyor, yön değiştirmiyor. Tim dağılmış değil ama dengede değiliz. Yokuş yukarı ilerlerken gözüm rota çizgisinde. Ama ses… arkamda. Nazlı yine Batu’ya yaslanarak yürüyor. Sesi sanki yalnız ona değil hepimize duyurmak için tasarlanmış. “Batu… bu rotada en çok seninle güvende hissediyorum. Sen hep gözü açıksın. Almıla’yla yürümek biraz... soğuk olurdu herhalde.” Adımım sekmedi ama içimde bir şey ince ince gerildi. Batu sustu önce. Ama sonra döndü ve doğrudan bana konuştu. Gülümsemeden ama o bildik alaylı kıvrımla: “Karahan, seninle yürümek disiplinli olur, ama insan bazen nefes almak ister. Niyetim hata değil, sadece yön seçmek.” Yüzüne bakmadım. Bakışımı düz tuttum. Ama sesim içimde büyüdü. Bir şey kırılmadı... bir şey netleşti. Rota ayrımına geldik. Taşlar büyük, eğim zorluydu. Harita elimdeydi, yönü netleştirdim. Tim durmuştu. Ben dönüp herkese baktım. Gözüm Batu’da kısa bir saniye durdu, sonra nazlı bir kıvrımı izleyen Nazlı’ya kaydı. Silahımı çıkardım. Hedef tahtası yoktu ama karşı yamaca yerleştirilmiş pratik noktalar vardı. Komut yoktu ama tepki gerekiyordu. Nefesimi tuttum. İçimden Nazlı’nın sesini, Batu’nun tonunu… hepsini sıfırlayıp hedefe kilitlendim. Tırrr Tırrr Tırrr Üç merkez vuruş. Yamaca takılmış tüm hedefler patladı. Sadece isabet değil… sanki içimdeki çizgi dümdüz dışarıya döküldü. Döndüm, Batu’ya baktım. Sadece bir cümle kurdum, kelimelerim vuruş kadar netti: “Bazı yürüyüşler hava almak için yapılmaz. Nefes bozulursa rota sapar.” Batu sustu. Dudak kıvrımı bu defa olmadı. Nazlı bana bakmadı, yerdeki taşla uğraşmaya başladı. Furkan kısa bir bakış atıp yanımda hizasını sabitledi. İlay fısıldadı: “Bugün çizginin sesi vardı. Sen konuşmadın ama hepimize dedin ki ‘Ben hâlâ buradayım.’” Selcen yanımda yürüdü. Gözleri gözümdeydi ama yüzünde bir tür gurur gibi bir şey vardı. Batu yürümeye devam etti ama o alaylı tonu... geride kalmıştı. Dağın son kıvrımını dönüp yürüyüş hattından çıkarken ayaklarımız artık toprağı değil, Birliğin kokusunu hissetmeye başlamıştı. Yorgunluk sızım sızım içimize işlemişti ama kimse pes etmiş gibi değildi. Yüz ifadeleri dağda kayalarla yarışmış, bakışlar şimdi birbirine dönmeye başlamıştı. İlk defa, yürürken değil, durmak üzereyken bu kadar tetiktik. İçtima alanına yaklaştığımızda herkesin adımları doğal olarak hizaya girdi. Ne emir vardı ne çağrı ama o taş zemin, iradeyi sıraya sokuyordu. Tim dizildi. Solumda Selcen, yan bakışlarını Nazlı’ya lazer gibi atıyordu. Sağımda İlay , Kaan’ın yavaşlamış adımlarına göz ucuyla cevap veriyor. Ali biraz arkada ama Selcen’in hizasında. Batu tam karşı çaprazımda gözleri şimdi yüzümde değil; sessiz, ama daha yakında. Furkan yine duvar gibi. Nazlı ise Batu’ya yanaşmış gibi ama çoktan yalnız kalmış gibi. Sıradaki ses o sessizliği çatlatan bir mermi gibiydi. “Tim, içtima çizgisine girin!” Komutan seslenmedi, emretti. Biz zaten hazırdık. Ama onun adımı aramıza girince sessizlik başka türlü oldu. Gözlerini tek tek üstümüzden geçirdi. Hiçbir bakış boşa değil, hepsi hesaplı. “Yürüyüş tamamlandı. Ama görev, dağın üstünde değil, insanın içinde yapılır. Bugün rotayı değil, karakterlerinizi izledim. Kimin ayağı kaydı, kim taş gibi durdu, kim gözle yürüdü, kim sadece rol yaptı... hepsi burada yazılı.” Nazlı Hançer gözünü kaçırdı. Selcen sırtını biraz daha dikleştirdi. Batu başını eğmedi ama mimikleri sustu. Ben… gözlerimi karşıya sabitledim. Ne özür var içimde ne övünme. Sadece duruş. Komutan yanımıza yaklaşınca tonunu düşürdü, ama her kelimesi yere çivilendi: “Yarından itibaren yeni görev çizgileri verilecek. Bu tim dağdan sağlam indi ama duygusal yük taşımaya başladı. Bunu bırakamayanlar, görevde geride kalır.” Sustu. Sonra yavaşça döndü. Adımını atmadan önce kısa bir an, gözleri bana takıldı. Bir şey demedi. Ama o bakış... Bütün cümlelerin özeti gibiydi. Tim dağıldı. Ama ben, hala o içtima çizgisinde duruyor gibiyim. “Bazıları rotayı tamamladı. Ben rotanın içinde kaldım. Çizgim kaymadı. Ama içimde...”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD