“Almıla Karahan”
Akşam eğitiminden sonra koğuşa döndüğümüzde ortalık sessizdi ama içimiz hâlâ günün nabzını taşıyordu. İlay ilk dakikada yastığına gömüldü, saçlarını dağıttı, sonra kafasını bana çevirdi:
“Yani şimdi Batu seni tuzaktan kurtarıyor, kendini çamura atıyor ama sen hâlâ buz gibi misin? Kızım senin damarlar çelik mi?”
Ben yataktaydım. Üstümü düzeltirken sadece kaşımı kaldırdım.
Selcen o klasik sessizliğiyle, gözlerini defterinden ayırmadan gülümsedi:
“O yardım değil refleks dediydi ya, hâlâ mis gibi komutan tonu. Bir adam kendini fırlatmış, bizimki hâlâ duruş peşinde.”
İlay beni dürttü:
“Azıcık insani bir tepki versen ne olur? Yani bakış, küçük bir tebessüm…?”
O an dudaklarımın kıyısında belli belirsiz bir kıvrım oluştu. Kızlar bunu gördü. Ama ben hemen yorganın altına girdim, sesimi düşürdüm:
“Koğuşta gevşeklik bulaşıcıdır. Uyuyun artık.”
Gülüşmeleri bastı ama sustular. Işık kapatıldı.
Koğuş sessizliğe gömüldü ama biz hâlâ tam uykuya geçmemiştik.
Tam o sırada koridordan fısıltılar gelmeye başladı. Kapı kapalıydı ama ses açıktı.
İlay hemen kulağını doğrulttu:
“Şşşş… dur. Duyuyorum. İki kız konuşuyor. Batu’nun adı geçti.”
Selcen yavaşça kapıya yaklaştı. Hafifçe araladı, gözetledi ama ben yerimden kıpırdamadım. Sadece kulak kesildim.
Koridordaki ses – Tanımadığım kızlardan biriydi:
“Batu’ya bugün 'akşam birlikte yer miyiz' dedim. Bildiğin yüzüme bile bakmadı!”
Diğerinin cevabı daha keskin, daha emin:
“Kızım fark etmedin mi? Onun ilgisi bütün gün birlikte çalıştığı kıza... o sessiz, sert olan. Gözleri hep onun üstündeydi. Ama ben Batu’yu kendime çekeceğim. Oyunu biliyorum. Nasıl konuşacağını, nasıl davranacağını... biraz kırılganlık, biraz merak… erkekler buna düşer.”
İlay nefesini tuttu.
Selcen kapıyı kapattı ama gözleri büyümüştü:
“Gördün mü gevşeği? Oyunculuk desen var. Kendini baya rolün içine sokmuş. Kafasında strateji kurmuş resmen.”
Ben hâlâ yattığım yerdeydim.
Tepki vermedim.
Konuşmadım.
Gözlerim tavana dikiliydi ama içimde bir şey… kıpırdamıştı.
O kızın sözleri… Batu’nun bakışları… yardım refleksi… hepsi bir zincir gibi birbiriyle bağlandı.
İlgiyi umursamayan ben… şimdi içten içe bir tanımlanamayan huzursuzluk taşıyordum.
Ama belli etmedim.
Çünkü duygular dışa vurulduğu anda, savunma çizgisi kırılır.
Sadece kendime fısıldadım:
“O ilgiyi reddettim. Ama başkası onun peşine düşüyorsa, bu... çizgimi koruma zorunluluğu değil, kararımı sorgulama ihtimalidir.”
Ama yarın… ve yarın dan sonra da ben Batu’ya karşı çizgimi korumaya devam edeceğim.
Çünkü ilgiyi kabul etmek, siperden çıkmak gibidir.
Ve ben hâlâ… mevzideyim.
…
İçtima alanındaydık.
Sabah soğuğu hâlâ betondan yükseliyordu. Üniformam bacaklarıma yapışmış, çizgim dimdikti. Sol yanımda Selcen, sağımda İlay. Nefesler sessiz, yüzler donuk. Herkes emir bekliyordu ama gözler… bazıları emir değil eğlence arıyordu.
Önümüzdeki sırada iki erkek asker.
Gülüşerek, kaş göz ederek dönüyorlardı.
Selcen hafifçe başını kaldırdı, karşılık verdi.
İlay göz ucuyla bakıp dudaklarını kıpırdattı.
İkisi de anlık refleksle... dikkati çizgiden kopardı.
Ben hiç tereddüt etmeden iki dirseğimi kaldırdım. Sağdan İlay’a, soldan Selcen’e dürttüm.
Net, sert, ölçüsüz değil ama çok açık.
İlay mırıldandı:
“Ne var ya, sadece göz göze geldik. Biraz gevşesek ne olur?”
Gözümü önümden ayırmadan konuştum:
“Göz göze gelinmesi gereken yer burası değil. Burada bakış değil, duruş önemli.”
İlay pes etmiyordu. Biraz daha eğildi bana:
“Sen de baksana Batu’ya. Çocuk bildiğin 'Ben buradayım' diyor. O kadar ilgileniyor, sen hâlâ buz gibisin. Böyle gidersen o dünkü rol yapan kız var ya... kapar vallahi. Allah göstermesin.”
İçimde bir şey kırıldı mı bilmiyorum ama yüzüm kıpırdamadı.
Sadece dedim ki:
“İsterse nüfusuna geçirsin. Umurumda değil.”
İkisi de sustu.
Ama ben sustuğum hâlde içim konuşmaya devam etti.
“Ben ilgiyi önemsememeyi öğrendim.
Ama başka biri onun peşine düşüyorsa...
Nedense bu bana fazla sessiz geliyor.”
Gözlerimi düz tuttum. Duruşumu bozmadım.
Ama artık içimdeki sessizlik, kendi sesini arıyor gibiydi.
Komutan sabah içtimasında gözlerini tek tek hepimizin üzerinde gezdirdi. Sesindeki sertlik alışılmıştı ama bu defa tonunda başka bir şey vardı sanki bir savaşın ilk dakikaları gibi.
“Bugünkü eğitim, atış hattında gerçekleşecek. Eşleşmeler belli. Merkez hedef, merkez ruhla vurulacak. Yan bakana ceza, doğru nişan alana onur. Karahan ve Kurt! Oğuz ve Hançer! Geçin alanlara!”
İlay Kurt adı söylendiğinde gülümsedi.
Ben adımı duyduğumda o gülümsemeye bile karşı koydum.
Batu Oğuz evet yine onun adı yankılandı.
Ama bu defa onun yanına Nazlı Hançer yazılmıştı.
Nazlı. Koridordaki “Gevşek” Sınıfın en dikkat çekme meraklısı. Tavırları kıpır kıpır. Dün Batu’ya sırıtmaktan başka bir şey yapmadı. Bu sabah ise ona eşleşmek için adım bile attı.
Sırayla herkes hedefe geçti.
Barikat dizildi.
Gözler önümüzdeki tahtalarda, ama Batu’nun nabzı Nazlı'nın gözlerinde atıyordu.
Ben silahımı kontrol ederken, Nazlı Batu’ya yanaştı.
Kulak ucumda bir mırıldanma duydum:
“Bugün daha dikkatliyim Batu. Yani seninle eşleştiysem... tam hedeften vurmalıyım, değil mi?”
Batu cevap verdi mi, bilmiyorum.
Ama onun duruşu biraz geriye yaslandı.
O rahat tavır yoktu. Bu sefer... gözleri başka yeri arıyordu.
Komutan seslendi:
“Karahan! Atış hattına!”
Yürüdüm. Silahım hazırdı.
Nazlı Hançer hâlâ Batu’ya dönük duruyordu.
Yanımda poz kovalıyordu.
Ben bir an ona baktım.
Direkt.
Keskin.
Soğuk.
Bakışımı aldı.
Gözleri kıvrıldı ama kaçırmadı.
Sanki meydan okuma sanıp gülümsedi.
Ben cevap olarak silahımı kaldırdım.
Tırrr!
Tırrr!
Tırrr!
Tırrr!
Tırrr!
Tırrr!
Tırrr!
Tırrr!
Tırrr!
Tırrr!
On atış.
Onunda merkez vuruş.
Tahtadaki kırmızı nokta artık sadece boya değil... cevaptı.
Eğitmen tahtaya yaklaştı.
Başını öne eğip komutana seslendi:
“Karahan, on üzerinden on. Şaşmadan. Sanki hedefe değil, kişiye hesap kesmiş gibi.”
Komutan başını bana çevirdi.
Sadece bir cümle kurdu:
“Karahan. Vuruşların konuşuyor. Duruşunu bozma.”
Ben silahımı indirdim.
Gözüm hâlâ önümdeydi ama içimde bir yer sessizce fısıldıyordu:
“Bu on atış, onun bana değil... benim ona verdiğim cevaptı.”
Hançer sessizdi.
İlay yanımda gülümsüyordu ama ben ona bile dönüp bakmadım.
Çünkü benim dilim değil, hedef tahtası konuşmuştu.
…
Akşam olmuştu, günün ağırlığı hâlâ bacaklarımızda, sırtlarımızda duruyordu ama koğuşun içinde hava bambaşka bir yöne kaymıştı.
Yorgun bedenler, hafif gülüşmeler... derken o bombayı İlay patlattı.
Yatağımın kenarına oturmuş çoraplarımı düzeltirken sesi yükseldi:
“Kaan var ya… ben galiba ondan hoşlanıyorum!”
Parmaklarım durdu. Başımı çevirdim. Gözlerim şaşkın, ama tavrım aynı:
“Daha kaç gün oldu kızım, ayran gönüllü müsün sen?”
İlay kıkırdadı, yorganına kıvrıldı.
Selcen karşı taraftaki yatağında saçlarını tararken araya girdi:
“Sanırım ben de… Ali’ye biraz takılıyorum.”
O an, iki yanımda iki kelebeğin olduğunu fark ettim.
Elimi alnıma götürdüm, yatağa çöktüm.
Başımı avuçlarımın arasına aldım.
Ve:
“Benden uzak durun. Ne bu! Koğuş değil, duygusal tim gibi olduk!”
Battaniyeyi kaptığım gibi kafama çektim.
Sessizlik oldu.
Derken… İlay battaniyemi araladı.
“Sen nasıl arkadaşsın ya? Mutluluğumuza sevinsene!”
Ses tonu neşeliydi ama içinde biraz sitem de vardı.
Tam o an, Selcen şarkıya bağladı.
Mırıldanıyordu, ama duyulmaması mümkün değil di:
🎵 “Sen mi bir şeysin… ben mi yanılıyorum…
Kamp mı burası… kalp mi karışıyor…” 🎵
Battaniyenin altından bağırdım:
“Tımarhane mi burası, koğuş mu?! Beni rahat bırakın ne olur!”
Gülüşmeler patladı.
İlay yorganıyla tepeme kıvrıldı.
Selcen şarkının ritmini parmaklarıyla yatağa vuruyordu.
Ben?
Hâlâ battaniyenin altında, ama gizli bir tebessümle... susuyordum.
Çünkü bazen en saçma anlar... en güzel anılardır…