“Almıla Karahan”
Eğitim sahasından çıktığımızda bacaklarım sızlıyordu ama adımlarım hâlâ dikti. Ter içindeydim. Sırtımdan geçen ağrı dalgaları parkurda aldığım o darbeden kalmaydı. Ama yardım kabul etmediğim gibi acıyı da seslendiremem. Askerlik bazen susmakla yazılır.
Yemekhaneye vardık. Metal tabakların çınlaması, sıradaki öğrencilerin homurtusu, havada dolaşan yemek kokusu… her şey askerî düzenin bir parçasıydı.
Kızlarla sıraya girdik. İlay göz ucuyla beni izliyordu, Selcen ise gözlerini Batu'nun tarafına çevirmişti. Hâlâ bizle miydi, yoksa hâlâ beni mi ölçüyordu, bilmiyorum.
Yemekleri aldık. Oturduk. Masamız köşedeydi. Gürültü ortadaydı, biz sakin bir köşeye geçmiştik.
Ben kaşığı elime aldım. Yemeğe odaklandım. Sessizce.
Ama sessizliğin uzun sürmeyeceğini biliyordum.
İlay (fısıltıyla, gülümseyerek):
“Senin Batu’ya karşı komut tonun... eğitimi değil savaş alanını andırdı.”
Selcen hafifçe başını salladı.
“Duruşun netti. Ama çocuk bir şey demedi. Kırıldın mı, yoksa etkiledin mi?”
Kaşığımı tabağa bıraktım. Onlara bakmadan söyledim:
“Etki değil. Emir gerekliydi. Eğitimde gevşeklik affedilmez. Özellikle benim yanımda.”
İlay (yine fısıltıyla):
“Ama şimdi arkanızda sıraya girerken bakışları hep sende. Sanki bir sonraki taktiği senden öğrenecekmiş gibi.”
Ben başımı kaldırdım. Gözlerim karşıya değil, İlay’a döndü.
Sert, ama sakin söyledim:
“Göz temasları bana işlemiyor. Ben bakışla değil, davranışla yargılarım. Gülümseyen herkes dost değildir.”
Selcen hafifçe tebessüm etti ama konuşmadı.
İlay sessizce kaşığını kaldırdı. O an masaya bir ağırlık çöktü benim sözümden değil, belki onların ilk kez bu kadar keskin bir duvarla karşılaşmasından.
Ama bu duvar... yıllardır inşa ediliyor.
İçimden:
“Onlar yaklaşıyor evet. Ama ben hâlâ nöbetteyim. Askerlik sadece emir almak değil, duyguyu kontrol etmektir.”
Yemek bittiğinde sessizce kalktım. Tepsimi geri verdim. Gözüm Batu’ya kaymadı.
Çünkü bugün, ben yine kendi disiplinime sadık kalacaktım.
Ve kendime verdiğim en eski emri hatırladım:
“Kalbini açıkta bırakma. Kimseye.”
…
Gün karardı. Eğitim saatleri sona erdiğinde, koğuş koridorlarında sessiz bir hareketlenme başladı. Ter, yorgunluk ve toz tenimize sinmişti. Duş almak için sıraya girdik. Havlular, sabunlar, ıslak terlik sesleri... disiplinin bile gevşediği bir an.
İlay önden girdi. Neşeyle, bir şarkı mırıldanarak... ama sesi bu kez daha kısık. Günü hâlâ içinde taşıyordu, suskun bir enerjiyle.
Ardından ben. Duş başlığı açıldığında su tenime çarptı. Tüm günün ağırlığını taşıyordum ama su beni hafifletmekten çok, daha derine çekti. Gözlerimi yumdum.
“Batu’yla eşleştiğim anda hissettiğim... refleks miydi, direnç mi? Ve neden bu kadar net olmak zorundayım her seferinde?”
Duştan çıktığımda aynada kendime baktım. Üniforma beni sertleştirmişti. Ama gözlerim hâlâ insandı.
Koğuşa dönmek sessiz bir kaçış gibiydi. Koridoru geçerken askerî ayak sesleri hâlâ ritm tutuyordu.
İlay yatağa balıklama atladı.
“Bugün son parkurda ruhum devrildi,” dedi gülerek.
Ben gülmedim. Gülmek, dikkatin dağıldığı andır.
Selcen sessizce battaniyesini düzeltti, yastığına başını koyduğu anda gözlerini kapattı.
O tam bir asker gibi uyuyordu. Duygusuz ama güvenli.
Işıkların sönmesinden sonra koğuş karardı.
Ben sessizce defterimi aldım. Sayfalarını hafifçe açtım, kalemimi titreştirmeden tuttum.
Kimse duymadı. Kimse bilmedi. Ama o gece, kendime yazdım:
Bugün ikinci gün. Batu benimle eşleşti. Hedefleri birlikte geçtik ama zihinsel bariyer hâlâ bende. Selcen ve İlay’a hâlâ mesafeli değilim ama onları tam içeri almış değilim. Çünkü bu duvarlar... rütbe kadar sabırla inşa edildi. Ve kolay yıkılmamalı.
Batu sessizdi bugün. Bu iyiydi. Sessizlik, bana yaklaşma değil, saygı olarak okunabilir.
Yarın daha zorlu görevler olacak.
Kendime verdiğim sözü unutmamalıyım: bu nöbet sadece dış tehlikeye karşı değil, içteki dağılmaya karşı da tutulmalı.
Gözlerim hâlâ hedefte. Kalbim... kontrol altında.
Defteri kapattım.
Yastığıma uzandım. Gözlerimi duvara değil, tavana diktim.
Karanlıkta bile asker olarak nefes almayı sürdüren biri gibi...
“Yarın. Yine emirle başlayacak. Ama ben, içimdeki sessizliği bir gün mutlaka komuta edeceğim.”
…
Üçüncü gün.
Alarmdan önce zaten gözlerimi açmıştım. Koğuşun loş hâli, arkadaşlarımın düzenli nefesi… hepsi bir ritim gibiydi. Ben bu ritmi bozmadan kalktım. Bugün görev ağırdı. Ama en çok zihnimdeki yük taşıyordu günü.
Kıyafetimi giyerken parmaklarım titremedi. Ama içimdeki sabır hâlâ gergindi.
Dünkü eğitimde Batu’yla eşleşmek… başlı başına bir sınavdı.
Komutanın sesi hâlâ kulaklarımda:
“Karahan ve Oğuz, bu hafta birlikte çalışacak. Koordinasyon gelişmeli. Eğitim kadar denge önemlidir.”
Denge demişti ya… benim için denge, kendi iç sesimi susturmak demekti.
Ve Batu’nun yakınlığı, bu sesi fazlasıyla yükseltiyordu.
🏃♀️ Eğitim Alanı – Başlangıç
Sabah içtiması sonrası doğrudan eğitim sahasına geçtik.
Bugünkü eğitim: Hedef takibi, ikili telsizsizlik tatbikatı ve senaryolu taktik ilerleyiş.
Yani kelimeler az, eylemler bol. Bu sefer sadece yürümek yetmeyecek koşacaktık, karar verecektik, birlikte düşmemeyi öğrenecektik.
Yanımda yine Batu.
Sırtında çanta, gözlerinde alışılmış rahatlık yoktu bu sabah.
Demek ki sertliğim yerini bulmuştu.
Ama ben kendimi gevşetmeyecektim.
Komutan eğitim rotasını verdiğinde Batu haritaya eğildi, ben çevreyi taradım.
İlk engel: yer değiştirerek ilerleme ve birbirinden kopmadan hedefe varma.
Yol boyunca Batu birkaç kere sinyal vermeye çalıştı ama ben sözsüz cevap verdim.
Gözlerimle.
Hareketimle.
Konuşarak değil.
Bir ara ayaklarımız bir ağacın köklerine takıldı. Batu refleksle kolunu uzattı.
“Sakın!” dedim keskince.
“Temas gerekmediği sürece ben taşırım yükümü.”
O başını eğdi, biraz uzakta yürüdü. Ama ritmimiz hâlâ uyuşuyordu.
Eğitim bitiminde komutan gözlerini bize çevirdi:
“İlerleyiş güçlü ama duygusal koordinasyon eksik. Sessizlik başarı olabilir ama takım olmak başka şeydir. Unutmayın askerlik, yalnızlık sanatı değil. Direnmek birlikte olur.”
O an içimde bir şey kıpırdadı.
Belki de duvarları bu kadar yüksek tutmak, yalnızlığı kutsallaştırmak demekti.
Ama hâlâ emin değildim.
İlay ve Selcen yanıma yaklaştı;
İlay elini kaşına götürüp gülümsedi, “Senin tonun hâlâ radar gibi,” dedi sessizce.
Selcen ise başını salladı, “Ama göz temasında bir çatlak var,” diye fısıldadı bana.
Ben sustum.
Çünkü o çatlak varsa bile... henüz içeriyi görmedi.
Bir hafta sürecek bu eşleşme.
Ve ben her gün, o çatlağı kapatmaya değil... daha sağlam inşa etmeye niyetliyim.
…
Yemekhaneye adım attığımda günün ağırlığı hâlâ omuzlarımdaydı. Tablotlar metal, sesler boğuk. Yemek kokusu insanı gevşetmeye çalışır ama disipline alışmış bir zihin için gevşemek, dağılmak demektir.
Tepsimi aldım, sıradan yürüdüm. Selcen ve İlay yanımda. Sanki gün boyu süren eşleşmelerin yükünü bile taşımıyorlardı ama ben taşıyordum. Gözlerim yere, zihnim emir çizgisine sabitlenmişti.
Oturduğumuz anda İlay dirsekledi beni, göz ucuyla işaret etti:
“Bak bak… şu kıza nasılda sırnaşmış Batu’ya.”
Selcen başını hafif yana çevirip kızın oturduğu masaya baktı. Gözlerinde küçümseyici bir çizgi belirdi, yüzünde ifadesiz bir kıvrım:
“Gevşek.” dedi. Sadece bir kelime. Ama içindeki hüküm açıktı.
Ben… başımı bile kaldırmadım. Yemeğime yöneldim. İki kaşık aldım, sessizce. Ne Batu’nun o masada gülümsemesine baktım ne kızın ilgisine. O an konuşmak, duygulanmak, tepki vermek… tümü zayıflık gibiydi.
“Afiyet olsun,” dedim.
Tonum düz, içim keskin.
Tepsimi aldım. Masadan kalkarken sandalye bile ses çıkarmadı.
Arkamda bir sessizlik kaldı. İlay ve Selcen bir şey demediler. Belki şaşırdılar. Belki beklediler benim de bir şey söylememi.
Ama ben… bu gibi anlarda içimdeki nöbeti daha da sıkı tutarım.
Yemekhaneden çıktım. Adımlarım sert ama sessiz. Koridor boştu. Geçtim. Duş alanına vardım.
Soyunma alanında askeri düzenle kıyafetimi yerleştirdim.
Duş başlığını açtığım anda su sertçe indi.
O an… gün boyu susturduğum her şey biraz daha suya karıştı. Ama ağlamak değil, açılmak değil… sadece arınmak için.
“Batu başka birini seçmiş olabilir. Ya da bu sadece bir soğuk tepkiyi dengelemek için yapılmış bir refleks.”
“Beni ilgilendirmez. Çünkü benim sınırım, ilgisizlikle korunur.”
“Gözlerimi hâlâ hedefte tutuyorum. Kalbimi… başka bir zaman için eğiteceğim.”
Duşu kapattım. Havluya sarıldım. Ve aynadaki yansıma… hâlâ bendim. Ama o bakışın içinde çoktan bir karar verilmişti.
…
Gece iyice çökmüştü. Koğuşun loş ışığı da çoktan sönmüş, geriye sadece düzenli nefes alışverişleri kalmıştı. İlay biraz önce battaniyenin altına girmiş, mırıldandığı bir şeyler vardı ama sesi giderek kesildi. Selcen, yatağa uzandığı an uykuya teslim olmuştu sanki vücudu değil, iradesi dinlenmeye geçmişti.
Ben… öylece yatakta oturuyordum. Uyku hâlâ bana uzak, çünkü zihnimde günün eğitimi değil, duruşum yankılanıyordu.
Yavaşça defterimi aldım. Sayfayı açarken ses çıkarmadım. İlk kelimeyi düşürdüm, sonra devamı kendiliğinden aktı:
Bugün hâlâ aynı eşleşmedeyim. Batu sessizdi, bu iyi. Komutları takip etti. Ben yön verdim. Temas olmadı. Yardım teklif etti, kabul etmedim. Disiplinin dengesi bozulmadı.
Yemekhanede başka bir kızlaydı. İlay yorum yaptı, Selcen yargıladı. Ben sustum. Çünkü tepkiler, duvarların zayıfladığı yerlerde doğar. Benim çizgim hâlâ net. Sınır hâlâ sağlam. Sadece emirle geçilir.
Duşta düşündüm: sabahki parkurda sırtım sızladı ama ses etmedim. Yardım istemedim, çünkü dayanmak, yalnızca fiziksel değil karakterle ilgilidir.
Hafta boyunca Batu’yla eşleşmem devam edecek. Her gün yeni bir sınav. Ama ben... hâlâ aynı nöbetteyim.
Her kelimem, her bakışım, görev bilinciyle korunmalı.
Her anım, yeminle örtülmeli.
İleride değişir miyim?
Bunu sormuyorum.
Çünkü bugün hâlâ hedefteyim.
Ve o hedefe yürüyen biri, geri dönmemeli.
“Şimdi bir savaştaymışsınız gibi düşünün. Her adımınız emir, her refleksiniz hayatta kalmak için.”
Komutan bu sözleri bağırdığında parkur alanındaki hava değişti. Güneş değil, kelimeler terimizi artırdı. Beton bariyerler, dikenli alanlar ve engebeli zemin artık eğitim değilcepheydi.
Batu yine yanımdaydı. Haftanın beşinci günü, hâlâ eşleşmedeyiz. Artık adımlarını tanıyorum ama ruhunun hâlâ sınırlarıma temas etmekten vazgeçmediğini hissediyorum.
Parkura ilk adımı attığımda içimden sadece tek cümleyi geçirdim:
"Ben hayatta kalmak için eğitiliyorum, yakınlaşmak için değil."
Telsizsiz ilerliyorduk. Her hareket sessiz komutla yürütülüyordu. Ben hızlandım. Önümüzdeki beton barikata ulaşmak için ivme almıştım. Ancak zemin kaygandı. Ayağım yana kaydı, ağırlığım dengesizce öne fırladı.
Gövdem Batu’ya doğru düştü.
Çarptım.
Birkaç saniye boyunca göğsünde kaldım. Ses yok. Nefes bile yok.
Sadece o anın izinsizliği vardı.
Batu refleksle belimden tuttu, kaldırmak istedi.
Ama ben emir gibi kestim:
“Dokunma.”
Sesim gür çıktı. Tüm parkur sanki yankılandı.
Onun elleri hâlâ belimdeydi. Sertçe indirdim, ama daha çok gözlerimle.
Batu:
“Yardım etmeye çalışıyorum sadece. Yaralandığını sandım.”
Ben:
“Ben sınavdayım Batu. Sen eğitimdesin sanıyorsun. Ama ben her gün içimdeki düzeni korumak için savaş veriyorum. Temas, bu düzene tehdittir.”
Batu geri çekildi ama gözleri hâlâ beni tarıyordu.
Ben ayağa kalkarken çamur içindeydim, belimde sızı vardı ama bakışım hâlâ netti.
“Senin iyi niyetin bile zayıflık gibi görünüyor burada. Burası sadece bir okul değil karakter cephesi.”
Batu:
“İnsan olmak zayıflık değil. Bazen paylaşmak da direnmenin başka bir şekli.”
Onun kelimeleri bana işlemiyor.
Çünkü ben hâlâ eski emrime sadığım:
“Yakınlık dağıtır. Asker ya gözünü hedefte tutar… ya da kaybeder.”
Eğitimi tamamladık. Komutan sonuçları not alıyordu.
Batu’nun omzu bana yakındı ama ben onu fark etmemiş gibi yaptım.
Fark etmemek, en doğru çizgiyi korumaktır.
Ve bu savaşı ben… içeriden kazanmak zorundayım.
…
Altıncı günün sabahı, sızma tatbikatı için orman hattına çıktık. Ağaçlar sık, zemin dengesizdi. Rüzgar bile emir alıyor gibiydi… sessiz, ürkek ve disiplinli.
Batu yanımdaydı. Komutanın verdiği talimat hâlâ zihnimde dönüyordu:
“Bugünkü tatbikat gerçek savaşa en yakın simülasyon. Her adımı bir tehdit gibi değerlendireceksiniz. İkiniz birlikte sızacak, tespit edilmeden hedefe ulaşacaksınız. Koordinasyon kadar refleks de sınanacak. Başlayın!”
İlk yarım saat sessizlikle geçti. Söz yoktu. Sadece el işaretleriyle ilerliyorduk.
Ben önümdeki araziyi tararken aklım hâlâ önceki parkur günündeydi. Batu’nun yardım girişimi hâlâ içimde yankılanıyordu… ama bu göreve aynı mesafeyle başlamaya kararlıydım.
Sonra… bir şey fark ettim.
Toprağın tam üç adım ötesinde bir girinti vardı. Doğal değil.
Çevresi kazılmış, üstü yaprakla örtülmüş.
Tuzak.
Durmak istedim ama refleksle bir adım daha attım. Tam düşecekken bir kol önüme atıldı. Sertçe göğsüne çarptım.
Batu.
“Dur!” diye haykırdı.
Ve kendini hızla önümdeki açıklığa fırlattı. Ayağının altındaki zemin çöktü.
Sırt üstü yere düştü.
Bir çatlama sesi… sonra acı dolu bir soluk.
“Batu!” dedim, sesim ilk kez emir değil, alarm gibi titredi.
Yere eğildim. Ayağını tutmuştu.
Gözleri sıkıca kapalıydı ama dişleri kenetlenmişti.
“Ayağın mı?” dedim.
“Ben tuzağı fark ettim. Ama çok geç… sen neden”
Batu (dişlerinin arasından):
“Refleks… seni korumak… düşünmedim. Sadece… seni çekmeliydim.”
“İzin istemedin. Planı bozuyorsun. Eğitimde duygusal hareket, emir ihlali sayılır.”
Batu:
“Senin düşmene izin veremezdim. Bu tatbikat değil, içgüdüydü. Ayağım burkuldu… ama olsun. Sen iyisin.”
O an… içimde bir şey sustu.
Daha önce duymadığım türden bir sessizlikti.
Ne emir vardı içinde, ne yemin.
Sadece çatlamış bir duvarın yankısı.
“Ayağını kontrol etmeliyiz. Sahanın dışına çıkarsak… görevi iptal ederler. Ama komutana böyle bir açıklama yapamam. Eğitimde hata kabul edilmez.”
Batu:
“Komutanın önünde ben konuşurum. Sen... sarsılma. Bakışın hâlâ dik, tonun hâlâ sert. Bu da görevdir.”
Ona yaklaştım. Eğildim. Ayağındaki şişliği fark ettim.
Dokunmadım.
Sadece yaklaştım.
Ve fısıldadım:
“Bu yaptığın yardım değil. Bu... sorumluluk taşımayan bir refleks.”
Batu:
“Peki sen... yardım etmeyi neden zayıflık olarak görüyorsun?”
Gözlerim gözlerine takıldı.
Ama cevabım netti:
“Çünkü ben bu görevde yalnız ilerlemeyi öğrendim. Her yaklaşma... bir dağılma riski.”
Onu kolundan tuttum. Ayağa kalkmasına yardım ettim ve yanımda yürümesine izin verdim.
Mesafe hâlâ vardı. Ama sessizlik... artık başka türdendi.
Tatbikatın sonunda komutan bizi süzdü.
Komutan:
“Zemin zorluydu. Tuzaktan kaçmak başarı değil, fark etmekti. Oğuz’un müdahalesi düzen dışıydı ama sonuç doğru. Ayağına baktır. Karahan... çizgini korudun. Ama unutma takım olmak sadece adım değil, irade paylaşmaktır.”
Selam verdim.
Sırtımı dik tuttum.
Ama kalbim… hâlâ Batu’nun kendini öne attığı o saniyeyi bastırmakla meşguldü.