“HARP OKULU”

1425 Words
“Almıla Karahan” İçtima alanındaydık. Beton zeminin üzerindeki çizgiler bile benden daha titiz görünüyordu. Üniformamın yakasını simetrik düzelttim. Her şey yerli yerindeydi. Her şey... kontrolümdeydi. En azından öyle olmalıydı. Komutanın sesi her şeyi ikiye böldü: “Hazırlık öğrencileri! Sırayla kendinizi tanıtacaksınız. Bu alanda artık geçmişiniz değil, disiplininiz konuşur.” Sıram yaklaştıkça göğsümdeki sabitlik sabrımı test ediyordu. Öne çıktım. Tonum ne yumuşaktı ne öfkeli. Sadece net. “Ben Almıla Karahan. Ankara doğumluyum. Üç nesildir asker bir ailenin evladıyım. Emir-komuta zincirinin dışına çıkan hiçbir düzene ait değilim. Disiplin benim refleksimdir.” Sözlerim biter bitmez geri adım attım ama yerime geçmeden önce gözüm karşıdaki bir çocuğa takıldı. Dikilmiyordu... eğilmişti, sanki gülümseyerek beni izliyordu. Adını duyduğumda bakışlarım istemsizce ona kaydı: “Ben Batu. İstanbul’dan geldim. Bu okulun duvarlarından çok, ruhunun beni cezbettiğini düşünüyorum. Kurallar sıkıcı olabilir... ama dostluk her savaşı kazanır.” Göz kırptı. Göz kırptı… Sadece bana. Deli cesareti gibi. Sınıf güldü. Komutan kaşlarını kaldırdı. Ama benim elim istemsizce yumruk oldu. Komutan: “Oğuz, burada göz kırpmak emir değildir. Umarım hedefe odaklanmayı kısa sürede öğrenirsiniz.” Sınıftan birkaç mırıltı daha yükseldi. Gülüşmeler. Hafifliği… sinirimi körükleyen hafiflikti belki. Ben gülmedim. Gülmemek benim sessiz zaferimdi. Ama o an kalbimin ritmi değişti. Emir almıyordu bu çocuk… emir dinlemeyen biriyle aynı yerde olma ihtimali bile içimdeki düzene ihanetti. Ben daha o sabah bile kendi ruhuma hâkimken, biri çıkıp bakışıyla bütün duvarları zorlamaya başlamıştı. … İçtima bittiğinde komutan gözlerini bir kez daha üstümüzde gezdirdi. Sanki bizden çok, bizim disiplinimizi tartıyordu. Ardından kısa ve kesin cümleleri geldi: “Bugün okulu tanıma vakti. Gruplar hâlinde gezebilirsiniz. Serbestsiniz ama asker disiplininden sapmayacaksınız. Adım attığınız her yer artık sizin mesuliyetinizdir.” Alan dağılırken ben yerimden kıpırdamadım. İnsanlara fazla yaklaşmamayı küçükken öğrenmiştim. Hızlı kaynaşanlar, hızlı kırılırdı. Ben kırılmaya tahammülsüzüm. Tam o an, iki kişi yaklaştı. Adımları tereddütsüzdü. Yürüyüşlerinden bile karakterlerini çözebilirdim. Birinin bakışları netti, kararlı; diğerinin gözleri parlıyordu, merakla. “Merhaba. Selcen ben. Senin tanıtımın... netti. İyi geldi. Şekilsizliğe tahammülüm yok benim.” “Ben de İlay. Sen konuşurken bir duraksadım. Sadece sesin değil, ifaden... başka bir disiplinle örülmüş gibiydi.” Selcen'in sesi bana babamı anımsattı, ama daha sıcak. İlay'ın gülümsemesi ise duvarlarıma dokunmadan yanımda durmanın yolunu bulmuş gibiydi. Başımı hafif eğdim. Ne selam verdim ne geri çekildim. Sadece tek cümle çıktı benden: “Ben Almıla. Sizce bu okul bizi ne kadar değiştirebilir?” Selcen: “Bizi mi? Belki... Ama sen zaten değişmeye gelen biri değilsin gibi.” İlay: “Bence biraz yürüyelim. En azından ortamı görmeden yargılamayalım.” Adım attık birlikte. Kütüphane binasıyla başladık. Sessizdi, kalın duvarlı. Eğitim salonuna uzanan bir koridor vardı, yansımaları içimizdeki tedirginliği taşıyordu. İlay arada haritaya göz atıyor, “Şu tarafta spor salonu varmış,” diyordu. Selcen, yoldan geçenlerden gözlerini kaçırmadan yürüyor, sanki her yüzü hafızasına kazıyordu. Ben susuyordum ama bir şey fark ettim. Yürüyüş ritmimiz eşitlendi. Kimse birbirine uyum sağlamak zorunda kalmadan... aynı hizada yürüyorduk. Arkamızdan Batu'nun bakışlarını hissettiğimde, Selcen fısıldadı: “O çocuk seni izliyor.” Ben cevap vermedim. Cevap vermemek bazen en yüksek otoritedir. Sanki rapor veriyordu, duygusal bir yorum değil; stratejik bir uyarıydı bu. İlay gülümseyerek ekledi: “Evet evet, bayağı bakıyor. Sanki yanımıza gelecek gibi… ne yapıyoruz?” Ben o bakışı hissettim evet. Batu… gülümseyerek yaklaşmaya başlamıştı. Elleri cebinde ama gözleri net olarak bizde. Grubunun dışına çıkmıştı. Bu bile onun kendine güvenini, hatta haddini aşan rahatlığını gösteriyordu. Birkaç adım sonra aramızdaydı. Haritayı gösterdi ama gözleri onun değil, bizim üzerimizdeydi. Batu (rahatça): “Merhaba. Kampüsün doğu tarafı neredeyse boş kalmış. Aslında birlikte yürüyebiliriz... hem biraz daha eğlenceli olur.” Selcen hafifçe başını kaldırdı. İlay gülümseyip bana baktı, sanki cevabımı tahmin etmeye çalışıyordu. Ben Batu’ya döndüm. Yüzümde mimik yoktu. Sesim sabitti: “Disiplin eğlenceyle başlamaz. Haritayı okumak yeterli. Yönümüzü biz buluruz.” Bir saniyelik sessizlik oldu. Ama Batu hemen cevap vermedi demek ki beklemediği bir tondu bu. Ben devam ettim, gözlerim onun gözlerinde, ama duvar gibi: “İlk günlerde kurulan yakınlıklar en hızlı dağılanlardır. Biz yönümüze gidiyoruz. Dilersen sen de haritana bakıp takip edebilirsin.” Selcen dudaklarını büzdü, “Net ve sağlam,” dedi kendi kendine. İlay ise gözlerini devirdi, “Ne yapalım Batu Bey, bu kale daha tanımaya açık değil,” diyerek yürümeye koyuldu. Batu bir an durdu. Belki gururu kırılmadı ama meydan okumasına cevap alamadı. Ben o an içimden: “Bu okulda herkes gözle konuşuyor. Benim kelimem emir gibidir. Ve duygulara açık değilim. Hele ki ilk günden...” Biz yürüdük. Batu arkamızda kaldı. Adımlarını yavaşlatmadı ama artık eşlik etmiyordu. Ben dönüp bir kez bile bakmadım. … Atış alanına vardığımızda güneş tepeden vuruyordu ama havadaki gerginlik gölgelerde saklanıyordu. Eğitim başlamamıştı henüz, biz sadece alanı tanımak için oradaydık. Tel örgülerin ötesinde duran boş hedef tahtaları, bana çocuklukta babamla çıktığım disiplin yürüyüşlerini hatırlattı o zamanlar bile eğlenmeye yer yoktu. Ben önden yürürken İlay bir adım geride kaldı. Yüzü hâlâ gülüyordu ama bakışlarında bir şey vardı, hafif bir sitem belki. Yanıma yaklaşıp omuz hizasında yürümeye başladı, sonra ; “Bilmiyorum… ama Batu’ya karşı biraz fazla serttin gibi geldi bana. İlk gün, ilk dakikalar… belki o da sadece ortamı yumuşatmak istemiştir?” İçimde bir şey titredi. Duygular değil ilkeler. Yürümeye devam ettim ama cevabım gecikmedi: “Ben eğlenmek için burada değilim. Gözlerim göz kırpanlara değil, gerçeklere açıktır. Gülümsemeyle yaklaşmak, niyetin samimi olduğu anlamına gelmez. Bu duvarlar o kadar kolay çatlamaz.” İlay sustu. Ama kırıldığını değil, düşündüğünü gördüm. Sessizce yürüyüşümüze devam ettik. Benim için bu okulda her adım bir testti güç testiydi, karakter testiydi. Ve en önemlisi: kendime sadakat testi. O gece koğuşa döndüğümüzde herkes yorgundu. Selcen notlar alıyordu, İlay sessizce pencereden dışarı bakıyordu. Ben defterimi açmadım. Çünkü o gün yazılacak bir şey yoktu. Zaten yaşadığım her saniye, içime kazınıyordu. 🗓 İkinci Gün – İçtima Alanı Sabah beş. Alarm değil, askerî düzen uyandırıyor insanı. Yataktan kalkarken kimse konuşmaz, göz teması bile disipline karşı bir savrulma sayılır. İçtima alanına vardığımızda hâlâ güneş doğmamıştı. Alan pusluydu, ayakta bekleyen üniformalar bir gölge gibi sıralanmıştı. Dizilme sırası önemli değildi ama yanımda kim olduğunu fark ettiğimde bir şey geçti içimden: Selcen solumdaydı, İlay sağımdan iki sıra ötede. Komutan adım adım geçerken gözlerini bizde gezdiriyordu. Sanki yüzümüzdeki terden değil, sabırdan değerlendirme yapıyordu. “Bu sabah eğitim planı açıklanacak. Zor bir program sizi bekliyor. Ve burada sadece fiziksel değil, zihinsel olarak da sınanacaksınız.” Kendi kendime tekrarladım: “Fiziksel acı geçer. Ama zihinsel çözülme… asla iz bırakmadan gitmez.” Gözüm bir an karşı sıraya takıldı. Batu oradaydı. Gözümle değil, içimle kaçındım. Bugün de görmezden geleceğim. Bugün de hissimi bastıracağım. Çünkü ben hâlâ o yemin gününe hazırlanan kızım. Gözlerim hâlâ hedefe kilitli. Ve duygular… sadece nöbet bittiğinde düşünülebilir. İçtima alanında hava ağırdı. Komutan sabah konuşmasında kelime oyununa yer bırakmadan emir verdi: “Şimdi! Eğitim sahasına geçilecek. On tur koşu asker için nefes değil, direncin sesi demektir. Ardından ikili eşleşmeler yapılacak. Her asker birlikte yürümeyi, birlikte düşmemeyi öğrenecek. Harekete geç!” Koşu alanına geçildi. Beton zeminden çamur pistine. Ayakkabılar ağırlaştı, sırtlar terledi. Kimsenin konuşacak hâli yoktu ama herkesin zihni çırpınıyordu. Ben adımlarımı sabit tuttum. Temiz ve ritmik. On tur benim için beden değil disiplin sınavıydı. Her turda nefesim değil, sabrım ölçülüyordu. Kalbim düzenle atıyor ama zihnimde bir karmaşa vardı: bugünün eşleşmesinde biri bana yaklaşacak. Ve ben kimseye açık değilim. Hele hâlâ yüzümdeki bakışı taşıyan o çocuğa. Koşu bittiğinde komutan seslendi. Sıralama hızlıydı, rastgeleydi. Eşleşmeler anons edildi. Sonra o an geldi. Sanki zaman durdu, kelime bile yankılandı içimde: “Almıla Karahan sen Batu Oğuz’la çıkıyorsun.” Yüzüm kıpırdamadı. Ama zihnimdeki çizgiler parçalandı. Selcen bir bakış attı, “Sakin kal,” dedi gözleriyle. İlay dudaklarını ısırdı, “Belki... iyi bir denge olur,” diye mırıldandı. Ben hiçbir şey söylemedim. Eğitim başladı. İlk görev: Beraber hareket etmek. Taktik yürüyüş. Telsiz olmadan sinyal ile haberleşme. Engelli parkurda eş zamanlı koordinasyon. Ve sessiz komut takibi. Batu yanımdaydı ama hiçbir kelime etmedi. Saygı mı, çekingenlik mi… bilemedim. Ben komutlara odaklandım. Adım atmadan önce onun yönüne baktım. Ama göz göze gelmedim. “Sakın gevşeme. Bu sadece bir görev. Bu sadece... bir sabır testi.” İlk bariyeri birlikte geçtik. Sırtım çamura değdi ama kararlılığım sapmadı. Batu birkaç kez temponun dışına taştı uğraştığı şey dikkat değil, belki benim tepkimdi. Ama ben onu susturdum. “Hedefe kilitlen. Oyunu bırak.” dedim sertçe. Sesim emir tonundaydı. Batu başını eğdi. “Emredersiniz.” dedi. Ama gülümsemiyordu bu sefer. Parkur sonunda omzuma bir darbe aldım tahta bariyerden kayarken. Batu fark etti. Yardım etmek istedi. Ama ben elimi kaldırdım: “Temas gerekmez. Bu benim sınavım.” Bitim noktasına vardığımızda ter içinde kalmıştık ama benim zihnim hâlâ soğuktu. Komutan tüm gruba baktı, sonra bize: “Karahan ve Oğuz. Koordinasyon zayıf ama direnç güçlü. Daha fazlası gerekir. İkiniz, bu hafta çiftli eğitime devam edeceksiniz.” İçimden geçirdim: “Bu okul beni değiştiremez. Ama onu... savuşturmayı öğrenebilirim.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD