“Almıla Karahan”
Toprak nemli, rüzgâr keskin.
Ama bu sabahın havası değil, sesi sertti.
Çünkü komutan geliyordu.
Ve bu geliş, sıradan bir kontrol değil—gerçek bir görev demekti.
İki tim karşılıklı hizaya girdik.
Ben kendi timimin önünde duruyordum: İlay, Selcen, Kaan, Ali, Furkan.
Karşı hizada Batu’nun timi: Nazlı, Sıla, Yiğit, Barış, Ezgi.
Ama bu sabah... artık sadece farklı timler değildik.
Komutanın adımı zemine bastığında, kamp alanı bir operasyon sahasına dönüştü.
Gözleri tek tek üzerimizde gezindi.
Sonra konuştu.
Sesi tok, kelimeleri keskin:
“Harbiyeliler.
Bugün itibariyle eğitim alanı değil, görev sahasındasınız.
Bu bir tatbikat değil gerçekçi bir esir operasyonudur.
Dağ hattında bir esir var.
Nerede olduğu bilinmiyor.
Koordinat yok.
Harita yok.
Sadece telsizleriniz var.”
Bir uğultu yükseldi ama hemen sustu.
Komutan devam etti:
“İki tim, iki ayrı rota.
Birbirinize yardım yok.
Aksine... bu görevde karşı taraf düşmandır.
Silahlarınız dağıtılacak.
Gerçeğe yakın ağırlıkta.
Mermi yok ama vurulan asker devre dışı kalır.
Renkleriniz farklı.
Vuruşlar net sayılacak.
En sonunda... esiri getiren tim hanginizse, başarı onun olur.”
Eğitmenler silahları dağıttı.
Ben elimdeki tüfeği tartarken, ağırlığı gerçek gibiydi.
Soğuk metal, görev kadar ciddiydi.
Komutan son cümlesini bıraktı:
“Nasıl bir yol izleyeceğiniz size kalmış.
Koordinasyon, yön, strateji... hepsi sizin kararınız.
Gazanız mübarek olsun.”
Ve gitti.
O an içimde bir şey kıpırdadı.
Bu artık sadece yürüyüş değil.
Bu... savaşın simülasyonu değil, karakterin sınavıydı.
Timin önüne döndüm.
Gözlerim hepsinin üzerinde gezindi.
İlay’ın gözleri kıvılcımlı, Selcen’in duruşu sabit.
Kaan telsizi kontrol ediyor, Ali sessizce silahını kavrıyor.
Furkan... hâlâ gözlemde ama bu defa tetikte.
Ben konuştum:
“Bu görevde yönü ben çizeceğim.
Ama başarıyı hepimiz taşıyacağız.
Karşı tim düşman değil sadece kuru kalabalık.
Biz... çizgimizi koruyarak kazanacağız.”
Ve yürümeye başladık.
Dağ sessizdi ama içimizdeki ses... artık emir değil, iradeydi.
Sabahın ikinci saatiydi.
Dağın yamacına vardığımızda artık sessizlik değil, plan zamanıydı.
Toprak sertleşmişti, hava açılmıştı ama aklımın haritası çoktan netti.
Timin önüne geçtim.
Arkamdaki dağın sonsuz çizgileri, içinde bir esir ve ihtimaller...
Uzakta Batu’nun timi belirginleşti.
Kayanın kıyısında duruyordu; elindeki telsizi kontrol ediyor, Nazlı’ya direktif veriyordu.
Ara ara bana bakıyordu.
Gözleriyle konuşmuyordu ama... düşündüğünü görüyordum.
Karşılaştığımızda ilk cümleyi değil, son hamleyi tasarlıyordu.
Ben de yere diz çöktüm.
Timin çevresinde bir halka çizer gibi,
İlay göz ucuyla çevreyi tarıyordu, Selcen sessizce telsizi ayarlıyordu.
Kaan pusulaya değil, rüzgâra bakıyordu.
Ali ve Furkan sabitti zihinleri tetikte, bedenleri hazır.
“Dikkat edin,” dedim. “Koordinat yok.
Harita yok.
Sadece yön hissi, telsiz ve birbirimiz varız.
Bu görevde doğru yürümek değil, doğru okumak kazandırır.”
Telsizi elime aldım.
İlk cızırtı geldi:
Kaan başıyla onayladı.
Devam ettim:
“İkişer grup halinde dağın iç hatlarına gireceğiz.
Furkan ve Kaan sol rota.
Selcen ve Ali sağ yükselti.
İlay benimle gelecek.
Ama her bilgi, merkez telsize dönecek.
Görülen iz, bırakılan işaret, duyulan ses... hepsi kayıtlı olacak.”
Gözüm Batu’nun tarafına kaydı.
Tam o anda o da bana baktı.
Yüzü ifadesizdi ama o tanıdık gülüş yerindeydi.
Arkasında Nazlı dikiliyordu.
Ezgi telsizi koluna sabitlemişti.
Barış ve Yiğit çevreyi analiz ediyordu.
Batu konuştu ama bana değil, timine:
“Karahan sabit yürür.
Biz esiri bulduğumuzda hâlâ strateji arıyor olacak.
Sol hattan dağın içini kestireceğiz.
Nazlı, önden iz bırak.
Ezgi, telsizi açık tut.”
Sonra bir kez daha bana baktı.
Bende hareket yoktu.
Ama iç sesim açıktı:
“Bu bakış... yarış değil.
Bu defa gerçek bir hesaplaşma.”
Timimi gözle kontrol ettim.
Silahlar omuzda, telsizler sabit.
Ve konuşmadan emir verdim:
“Dağ şimdi bizim yönümüzle konuşacak.
Ayrılın.
Her adımda bilgi taşıyın.
48 saat az değil ama biz sessizce kazanan oluruz.”
İki tim... telsizlerle iki ayrı yöne ayrıldı.
Ve ben son bir kez Batu’ya göz ucuyla baktım.
O da bana.
Dağın sesi yoktu ama...
İçimizdeki çizgiler çoktan konuşmaya başlamıştı.
…
Sekizinci saatti.
Yorgunluk daha tene dokunmadan gözlere sinmeye başlamıştı.
Dağ sessizdi ama bu sessizlik... fazla düzenliydi.
Bir yerde bir şey eksikti ya da çoktan gizlenmişti.
Tim üç ayrı bölgeye dağılmıştı.
İlay’la tırmanış rotasını tarıyorduk, Furkan ve Kaan kuzey yamacındaydı, Selcen ve Ali batı hattındaydı.
Telsiz cızırtısızdı.
Ama o sessizlik içinden bir ses yükseldi.
Selcen'di.
“Yalın’dan lidere. Bir iz buldum. Koordinatları veriyorum.”
Sesindeki titreşim netti.
İz kelimesi, dağda yankı yapan tek şeydi o an.
Duraksayıp telsizden tekrar aktardı:
“Batı hattı, yamaç kırılması hizasında. 17 derece kuzey batı. Toprakta net askeri bot izi.
Taban derinliği fazla. Yalnız yürünmemiş.”
Kaan sesi duyunca hemen araya girdi:
“Görüş açısı temiz mi?”
Selcen:
“Siper noktası var ama bakış serbest.”
Ben telsizi aldım, sesimi düzledim:
“Yalın’a onay. Lider ve Kurt yolda.”
İlay hemen hazırlandı.
Adımları sabit, sesi kısıktı:
“Lider’im, bu kez buluyoruz gibi.”
Yamaç kırılmasında Selcen eğilmişti.
Bir bot izi…
Açık, belirgin ama en önemlisi düzensiz.
Yani aceleyle geçilmişti.
“Buraya uğramışlar ama saklanmamışlar.
Belki de kaçıyorlardı,” dedi Selcen.
Ben eğilip iz üzerine avcumla baskı yaptım.
Toprak gevşekti ama iz sabitti.
“Bu ayak… yalan söylemiyor. Ama söylemediği şey, yön.”
Yarım saat sonra Kaan ve Furkan konuma ulaştılar.
“İz hattına iki yön var. Doğu sırtı ve güney kayası,” dedim.
Ben ve İlay doğuya.
Kaan ve Furkan güney hattına.
Ali ve Selcen geri siper kuracak, telsiz hattını yönetecekti.
Doğuya adım attığımda içim hâlâ netti.
Ama beşinci dakikada...
💥 Silah sesi.
Keskin, boğuk ve yakın.
İlay çakı gibi irkildi.
Ben hemen diz çöktüm.
“Siper al!” dedim.
İkimiz de toprak çizgisine girdik.
Telsizden Selcen’in sesi panikli:
“Kaan’dan haber yok!”
Sonra Furkan’ın sesi geldi.
Ama... kesik.
“Aaa—”
Kırmızı … düşman mermisi ona isabet etmişti.
Diskalifiye.
Ben telsizi aldım.
Sesimi bastırarak:
“Tayhan devre dışı. Bu bir tuzaktı. Nasıl anlamadım…”
Siperden çıktık, telsiz hattına döndüm. İlay yanı başımdaydı.
“Tim, diğer herkes sağlam mı?”
Selcen:
“Net.”
Ali:
“Temas yok.”
Ama...
Kaan’dan ses yoktu.
İlay fısıldar gibi:
“Kaaaaannn…”
Bir sessizlik çöktü.
O an, aramızda gerilim değil... eksiklik vardı.
Sonra telsizden cızırtıyla bir ses geldi.
Kaan.
“Kana kan. Dişe diş. Düşmedim.”
Ben istemsizce güldüm.
Tozlu yüzümde belli belirsiz bir kıvrım oluştu.
“Düşman tim... eksi bir.”
İlay: Kaan için endişelenmişti.
“Savaşta gülünür mü?”
Ben içimden:
“Bu gülümseme galibiyet değil…
Bu gülümseme, çizgimi hâlâ taşıyabildiğimi gördüğüm anın sesi.”
…
18:30.
Güneş batmamıştı ama ışığını çekiyordu.
İlay arkamdaydı, telsizle diğerleriyle bağlantı hâlindeydi.
Furkan’ın diskalifiye olduğu saatten beri ne bir iz bulmuştuk ne bir temas.
Sanki bu dağ sessizliğini bile üzerimize kilitlemişti.
Saatime baktım.
Yolun değil, yorgunluğun çizgisindeydik artık.
İlay’a döndüm, önümdeki düzlüğü gösterdim:
“Koordinatları ver. Diğerleri buraya gelsin. Dinlenip erken yola çıkacağız.”
İlay telsizi eline alıp konuşmaya başladı.
Ben ileri adım attım.
Sırt çantamı çıkarıp bir ağacın yanına bıraktım.
Etrafa göz gezdirirken doğruluyordum ki…
Kolumdan biri tuttu.
Keskin, güçlü bir çekişle sırtım ağaca çarptı.
Ağzımı açacaktım ama bir el, beni susturdu.
Kafamı kaldırdım.
Batu.
Göz göze geldik.
Ağacın gövdesiyle bedeninin arasına sıkışmıştım.
Hiçbir kaçış alanı yoktu.
Ses yoktu.
Sadece nabız.
Kulak hizama eğildi.
Konuşmaya başladı.
Dudakları hareket ettikçe, ama boynuma temas ediyordu.
“Tim’in mi… canın mı Karahan?”
Sustum.
Çünkü konuşmak, yenilmek gibi geliyordu o an.
Elini ağzımdan çekti.
Gözleri kıpırdamadı.
“Senin timini seçeceğini biliyordum.
Ama bazen en doğru çizgiyi kesen bir dalga olur.”
Sonra hızlıca çevirdi beni.
Ellerimi arkamdan kelepçelendi.
Plastik kelepçenin cırt sesi içime dokundu.
Kulak hizama tekrar eğildi:
“Ben… esirimi buldum.
Akıllı düşünürken, deli köprüyü geçermiş.”
Ayağımı yere vurdum.
Ama o vuruş bile kabulleniş gibiydi.
O an anladım:
Bu dağda esir düşmüş birini aramıyorduk.
Ben… çoktan esir düşmüştüm.
“Yürür müsün?
Yoksa seni omuzuma mı alayım?”
Gözlerimi onun gözlerine diktim.
Keskin, ters bir bakış.
Ama o bakış bile bir şey söylemiyordu artık sadece gecikmiş bir kabullenme gibi.
…
Batu, beni timiyle birlikte komutanın önüne getirdiğinde başım eğikti.
Çok şey konuşulabilir gibi ama hiçbir kelime çıkmadı ağzımdan.
Arkamı döndüm.
Timime baktım.
Selcen’in gözleri yere sabitlenmişti.
İlay, gözlerini kaçırıyordu.
Kaan ve Ali taş gibi durmuş, Furkan... uzak bir köşedeydi.
Hepsinin boynu büküktü.
Ama en çok, kendi iç sesim sustu.
Komutanın gözleri önce Batu’ya, ardından bana kaydı.
Bir süre sustu.
Sonra keskin, net bir tonla konuştu:
“Lider Oğuz.
Görevi başarıyla tamamladınız.
Taktik dışı teması en doğru şekilde kullandınız.
Tebrik ederim.”
Batu omzunu kıpırdatmadı.
Sadece başını eğdi.
Komutan yüzünü bana çevirdi.
Bakışı bir beni değil bir gerçeği hedef alır gibiydi.
“Lider Karahan.
Askeri disiplin… savaş planlamasıyla ölçülür.
Ama hiçbir düşman… hafife ALINMAZ!.”
Sesi yüksekti, kelimeleri kulaklarımı titretti.
“Siz, sadece haritaya değil... zihninizdeki kurguya güvenmişsiniz.
Dağlar yalnızca iz taşımaz gölge de taşır, pusuda bekleyen de.
Bu görevde en büyük hatanız… Lider Oğuz’u göz ucuyla izlemekti.
O çoktan sizi merkeze almıştı.”
Başım yere eğildi.
Ama komutan devam etti.
“Disiplin, sabitlik değildir.
Denge kurmak değil ,dengeyi korurken ihtimali hesaba katmaktır.
Her düşman gevşek görünmez ama her gevşek… bazen en sert hamleyi yapar.”
Ve sonra, son cümlesi:
“Unutma Karahan.
Bu savaş alanında... en ufak ihtimal bile kurşun kadar ağırdır.”
Ben cevap veremedim.
Ama içimden :
“Bu savaşta, kaybetmek değil… unutmak yenilgidir.
Bir sonraki görevde… gölgeleri haritaya işleyeceğim.”