“LİDER”

1549 Words
“Almıla Karahan” Komutan; “Öğleden sonra herkes serbest. Dinlenin. Konuşun. Timinizle birlikte olun. Yarın sabah itibariyle herkes kendi timiyle yeni göreve çıkacak. Karahan ve Oğuz. İki lider ruhun yönünü ayrı ayrı görmek istiyorum.” İçimden geçen ilk cümle netti: “Bu saatten sonra adımım sadece bende değil ardımdakilerde yankılanacak.” Komutan konuşmasını bitirip uzaklaştığında alanda bir gevşeme oldu. Ama ben gevşemedim. Çünkü bu öğleden sonra, bir bağ kurma zamanıydı. Timi tanımak, duymak, kaynaşmak gerekiyordu. Nazlı hemen Batu’nun dibinde bitti. Sıla yanında, Ezgi kıyıda. Yiğit ve Barış sessizce kendi aralarında ama Batu'nun bakışını ezberliyorlar. Batu alanda yürürken başını kaldırıp bana baktı. Yüzünde gülümseme yoktu ama… bakışında tanıdık bir meydan vardı. Konuşmadı. Ben de sadece başımı çevirdim. İlay yanıma yanaştı: “Bu öğleden sonra sessizce biz olalım. Hedef yok ama göz var. Herkes seni izliyor, biliyorsun değil mi?” Gülümsedim. Az ama yeterince. Selcen çantasından not defterini çıkardı, dinlenme yerine değil harita planına odaklandı. Ali ve Kaan çevredeki rotaları tartışmaya başladılar. Furkan sessizdi ama güneşe değil, bana hizalı duruyordu. Çimenlere yayıldığımızda ilk cümleyi ben kurdum: “Bugün yürümeyeceğiz ama birlikte duracağız. Yarın rotaya çıktığımızda kim düşerse ötekisi çekmeyecek. Çünkü bu tim, düşmemek için birbirini taşıyacak.” İlay başını omzuma yasladı: “Bugün seninle susmak bile yeter Lider’imm .” Ve ben anladım. Bu öğleden sonra sadece serbest değildi. Sahici bir başlangıçtı. … Sabah, disiplinin en sessiz hâliydi. Güneş henüz taş zemine tam yayılmamıştı ama biz çoktan içtima alanında sıralanmıştık. Ayakkabılarımız parlıyordu, yakalar dümdüz. Yeminin üzerinden tam bir gece geçmişti ama omzumda yeni bir sorumluluk vardı artık: timim. Selcen yanımda duruyor, İlay göz ucuyla kamp alanını inceliyor. Ali, Kaan ve Furkan sessiz ama yanı başımda hizalıydı. Karşı hizada Batu Oğuz. Nazlı’nın yakası fazla düzeltilmiş, Sıla yanına sokulmuş, Yiğit ve Barış sessizce arkasında. Ezgi bile kıyıda pozisyon almıştı. İki ayrı çizgi, iki ayrı yön ama aynı alan. Komutan adımını bastığında tüm sesler durdu. Gözleri bizdeydi, ama sesi herkeste yankılandı: “Bugün iki tim, iki rota. Tepe hattı aynı, ama yürüyüş ayrı. Karahan, Oğuz. Zirveye çıkan yolu siz belirleyeceksiniz. İkili kamp alanı kurmayacaksınız her tim kendi noktasını bulacak. Dağda yön kaybolmaz, karakter belirir. Hedef belirli: zirve çizgisine ulaşmak. Yolunuzu seçin.” Konuşma bittiğinde biz hâlâ çizgideydik. Ama Batu yerinde durmadı. Öne doğru birkaç adım attı. Tam karşımda durdu. Arkasındaki tim sanki adımıyla hizaya geçti. Yüzüme bakmadı doğrudan, ama sesi bana değdi: “Dikkat ettim, sen yemin ederken bile gözün çizgideydi. Ama Karahan... dağ öyle düz gitmez. Bakalım bugün disiplin mi kazanır, yön duygusu mu.” Ben içimden bir kez soluk verdim. Adımımı onun hizasına eşitledim. Sesim netti, gözüm sabitti: “Sabrımı taşırma Batu. İşine bak. Dağda kazanan rota değil, denge olur. Ama sen hep önden düşmeyi tercih ediyorsun gibi.” O, o kıvrık gülümsemeyi yaptı yine. Yüzünde o bildik çizgi belirdi. Alaylı, ama bir yanıyla meydan okurcasına: “En tepe bizim kamp alanımız olacak. Şimdiden söylüyorum. Kendinize başka yer bulun. Tepe gölge tutmaz; biz oraya ışık gibi varacağız.” Ben cevap vermedim önce. Ama gözümü sabitledim. “Göreceğiz.” Timler ayrılmaya başladığında, yürüyüş hizaları kuruldu. İlay soluma geçti, Selcen arkamda. Ali ve Kaan harita kontrolü yaparken Furkan önde pozisyon aldı. Batu’nun timi başka yönden yürüdü. Nazlı onunla fazla yakın, Sıla sessizce yürüyor, Yiğit ve Barış çevre kontrolü aldı. Ve biz... yürümeye başladık. Ama tam o anda, göz ucuyla dönüp baktım. Batu da bana bakıyordu. Bir saniye, belki daha kısa. Ama o bakışta yarış değil, başka bir şey vardı: tanıma. O, rotayı çizmek istiyordu. Ben… çizgi olmayı seçmiştim. Sabah sisini sırtımıza takıp dağa yürümeye başladık. Rotamız zorlu ama güvenliydi; eğim sert, zemin taşlıydı ama haritamız netti. Selcen ara ara “Şu taşlı bölgeyi sola kırabiliriz” diyordu, ben rotayı bozmadım. İlay arkadan mırıldanıyordu, Kaan sessizce nabzını kontrol ediyordu. Ali’ye sorularımı yöneltiyor, Furkan’ın bakışından zeminin sağlamlığını anlıyordum. Bu tim artık yürümenin değil, karar vermenin timiydi. Yol boyunca Batu’nun ekibi farklı hattan tırmanıyordu, gözümü dikmedim ama içimde bir tahmin yürüyordu: O kısa ama dik bir rota seçecekti, gösterişli ama savruk bir yaklaşım. Ben kendi taşımamla yürümeyi sürdürdüm. Üç saatlik tempolu yürüyüşün ardından bir düzlük göründü. Tepeye vardığımızda... Tam sol kenarda başka bir hareket. Batu Oğuz. Yanında Nazlı. Hemen arkasında Ezgi, Barış, Yiğit, Sıla. Aynı anda düzlükteydik. Bakışımız çakıştı. Ve o anda iç sesim bile sustu. Çünkü gökyüzü değil, çatışma eğildi. İlk adımı ben attım. Sırt çantamı sırtımdan çıkarttım. Adımım sertleşti. Batu da o anda hızlandı. Koştu. Koşarken gülümsemiyordu ama... meydan kokuyordu. Aynı anda yere çantalar düştü. Zemin gerildi. Batu: “Size başka bir yer bulun demiştim. En tepe bizim.” Ben: “Önce biz geldik. Harita bunu söylüyor. Göz değil, zaman konuşur.” Nazlı önden fısıldadı. Sıla kaşlarını kaldırdı. Timin arkasında İlay “başlıyor galiba” dedi. Selcen sabit duruyordu, elleri dizlerinde ama bakışı savaşa açıktı. Batu birkaç adım daha öne geldi. “Ben demiştim. Yarın sabah zirve bizim olacak demiştim. Bak, geldik.” Ben cevap verdim: “Sen geldin, biz vardık. Bu dağ sana mı ait Batu? Allah’ın dağına imza mı bastın?” Barış homurdandı. Yiğit hafif geri çekildi. Timler yaklaştı ama kimse konuşmuyordu. Sadece izliyorlardı. Ve o anda... Adımımı sertleştirdim, Batu’ya yaklaştım. Çelme taktım. Düşmedi. Kaydı. Ama... döndü. Ayağımdan tuttu. Ve çekti. Bir anda zemin bize dar geldi. Ben de düştüm. Boğuşma sertleşti. Toz duman havaya kalktı. Sırt üstü düşmeden önce bağırdım: “Yeter! Batu bırak!” Ama bırakmadı. Ben hızla dönüp üzerine atladım, sırtına çarptım. Hamlem dengeliydi. O an koluyla belimi kavradı. Sol koluyla kalçamdan tuttu. Beni çevirdi. Ben bastırdım, o sarıldı. Zemin çatladı ama biz durmadık. Bir sağa yuvarlandık, bir sola. Nazlı dehşetle fısıldadı: “Hastanelik olacaklar araya mı girsek?” İlay ve Selcen nefeslerini tuttu. En son yerde ayrı ayrı uzanmıştık. Ben taşlara sırtımı vermiştim, o toprağa başını gömmüştü. İkimizin de gözleri gökyüzüne bakıyordu. Sessizlik hakimdi. İlay çadırını çoktan kurmuştu. Ali kamp alanını işaretlemişti. Kaan haritaya “varış noktası” yazmıştı. Selcen yanıma eğildi: “Sen bununla yarışamazsın , Lider’im. Ama bu da... seninle yarıştıkça, kendini buluyor.” Ben nefesimi tuttum. Gözüm Batu’daydı. Batu gözünü kapadı. Ama dudak kenarında o tanıdık çizgi vardı. Ben göz ucuyla gülümsedim. “Bu dağ... bizim değil. Ama bu savaş, hep bizim gibi sürer.” … Herkes çadırlarına çekilmişti. İlay, gözlerini kaparken bile gülümsüyordu. Selcen, matını düzleyip kapalı sesiyle bir şeyler mırıldandı; ama çıkmadan önce dönüp bana baktı ve sadece bir cümle bıraktı: “O seni dövmedi, Almıla… kendini seninle sınadı.” Cümle dar ama derindi. Çadırın tentesini kapattığında dışarıda kalan sadece ben değildim o söz de benimle kalmıştı. Uyuyamadım. Zihnim sanki gün boyunca tırmanılan yokuşları hâlâ yürüyordu. Ve ayağa kalktım. İçtima alanının ortasında yanan kamp ateşi, iki timin gövdesiyle çevrelenmişti. Ama ben tam ortasına yürüdüm. O gece, çizgiler uyuyordu belki ama duygular değil. Ateşin başına oturdum, dizlerimi kendime çektim. Zemin sert, gökyüzü sessizdi. Sonra bir çıtırtı. Yakın değil ama fark edilmeyecek kadar da uzak değil. Kulak kesildim. Çakımı cebimden çıkarıp avucuma aldım. Sol adımımı taşlara bastırarak yürümeye başladım. Sessiz ve tetikte. Ağaçların altına vardığımda gölgeyi gördüm. Hareketliydi. Refleksle hamle yaptım. Çakı elimden fırladı, toprağa saplandı. Gölge de hareketlendi. Boğuşma başladı. Bir sağa bir sola savrulduk, kollar birbirine takıldı, bedenler yere düştü. Tam o anda ay ışığı eğildi. Yüzüme değil yüzüne vurdu. Batu. Gözleri benimkine değdiğinde ne saldırı vardı ne savunma. Ama boğuşma bitmedi; sadece yön değiştirdi. O belime uzandı, koluyla sabitledi, ben bastırmaya çalıştım ama savrulmadım. Yer sertti, ama dokunuşları… alışılmış gibi değil, tanınmak ister gibi. O sırada konuştu. Sesi fısıltıdan biraz fazlaydı ama kesinlikle alaydan eksikti. “Seninle kavga etmek... kendime yaklaşmak gibi. Ben bu rotada seni izlemeyi değil, sana tutunmayı öğrendim.” Nefesim hızlandı ama kelimelerim sakin çıktı: “Sen hep üstüme geldin Batu, ama hiç altımı görmedin. Ben çizgi değilim. Ben sabit durduğumda bile yön taşıyanım.” O an Batu sessizce gülümsedi. Ama bu gülümseme dudak köşesinde değil, göz çizgisinde belirdi. Sırt üstü yere uzandık. Aynı taş zemine, farklı taraflara. Ay ışığı aramızda bir harita gibi uzanmıştı. Bir süre konuşmadık. Sonra Batu kısık sesle fısıldadı: “Zirvede karşı karşıya geldik. Ama belki çizgin… benim yönümü değiştirdi.” Ben cevap vermedim. Ama başımı yana çevirdim. Ay ışığı gözümün ucunda kırıldığında, içimden sadece şunu söyledim: “Uyan, Almıla. Uyan... Sen burada mı uyudun? Buz gibi olmuşsun.” Ses önce rüyamın içinde yankılandı, sonra göz kapaklarımı zorlayarak açtı. Tepemde biri dikiliyordu. Netti. Yüz hatları ay ışığında değil artık sabahın soluk gri ışığında şekillenmişti. Batu Oğuz. Gözüm hâlâ tam açılmamışken kolumdaki saate baktım. 05:30. Zemin donuk, hava keskin soğuktu. Sırtım taşlara bastığı gibi buzla mühürlenmişti neredeyse. Hızla doğruldum, dudaklarım çatlamıştı ama sesim net çıktı: “Git başımdan Batu. Çadırına dön.” O durdu. Yüz ifadesi hareketsizdi ama bakışında bir kıpırtı vardı. “Çok meraklı değilim zaten,” dedi. Sesinde alay yoktu bu defa. Sadece yorgundu. Ve dönüp sessizce kendi çadırına yürüdü. Ben hâlâ tam çözememişken o anı, hızla ayağa kalktım. Ayaklarımı çözüp zeminle tekrar iletişime geçtim. Çakımı yanımdan alıp cebime attım, tozlu pantolonumu silkeledim ve kampın kenarına doğru yürüdüm. Çadırıma girerken içerideki ılık hava bile bir şeyleri çözmedi. Ellerim hâlâ geceyi taşıyordu. Ama hazırlanmalıydım. Bugün... lider olarak adım attığım ilk gerçek gündü. Timin sabah yürüyüşü, zirve yönlendirmesi, rota açıklaması… hepsi benim sesimi bekliyordu. Üniformamı giyip dışarı çıktığımda... Beni bekliyorlardı. Selcen, matın kenarında ayakta. İlay, çantasını çoktan sırtına almış. Kaan haritaya son bir bakış atıyor, Ali sessizce yanımda duruyor. Furkan... sadece sabit. Beni görür görmez hepsi hizaya geçti. Ama bakışlarım onların duruşundan önce sıcaklıklarını hissetti. Ben içimden: “Bu sabah... çizgi değil, yön olacağım..” dedim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD