Ve nikah zamanı geldi. Nikah memuru önümüzde duruyor, elindeki defteri açıyordu. Ellerim buz kesmişti, dizlerim titriyordu ama kimse fark etmesin diye dik durmaya çalışıyordum. Aslan yanımda, yüzünde taş gibi bir ifade… Ne hissettiğini anlamak imkansızdı. Zaten hissettiklerini gösterecek biri de değildi. Bunu anlamak için uzun zamana ihtiyacım yoktu.
Memur, alışıldık sözleri sıralamaya başladı. Her cümle, mideme inen bir yumruk gibi geliyordu. Sesler uğultuya dönüşüyordu kulağımda.
“Aslan Demir, Sarya Yıldız’ ı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?”
Başımı kaldırdım, nefesimi tuttum. Gözlerim Aslan’ a kaydı. Hiç tereddüt etmeden, soğuk bir sesle cevap verdi:
“Evet.”
İçimde bir şeyler kırıldı sanki. O evet, duymak istediğim bir söz değildi. Mecburiyetin, öfkenin ve teslimiyetin sesiydi.
Sıra bana geldiğinde yutkundum. Tüm bakışlar üzerimdeydi. Memurun sesi net bir şekilde yankılandı:
“Sarya Yıldız, Aslan Demir’ i eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?”
Nefes almayı bile unutmuş gibiydim. Hayır diyemezdim. Kaçamazdım. Buraya kadar gelmiştim ve artık geri dönüş yoktu. Dudaklarım titredi ama zorla da olsa kelimeyi dökebildim:
“Evet.”
Nikah memuru son sözleri söylerken, ben o evetin ağırlığı altında eziliyordum. Kalabalıktan bir alkış sesi yükseldi. Kimileri mutlulukla, kimileri şaşkınlıkla izliyordu.
Aslan başını bana çevirdi. Gözlerimin içine bakmadı bile. Sadece elini uzattı, parmağıma yüzüğü takarken sanki o an hiç yaşanmıyormuş gibi hissediyordum. Soğuk bir metal, parmağıma oturduğunda kaderimin mühürlendiğini hissettim.
Bu bir nikah değildi. Bu, birbirimize vurduğumuz bir zincirdi. Aslan beni öpmemek için bu anı yüzükle geçmeyi seçmişti. İnsanlar bir an şaşırsa da hemen geçti. Kimse için önemli bir detay değildi. Ve düğün bitti.
Konağa vardığımızda içerisi çoktan hazırlanmıştı. Konaktaki büyük salona uzun bir masa yerleştirilmiş, Aslan ’ın ailesinden birkaç kişi ve şahitler yerlerini almıştı. İmam da çoktan gelmiş, Kuran-ı Kerim ’i önüne koymuştu. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Bu nikahın bana zorla kıyıldığını söyleyemezdim. Bunu kabul ettiğimde, artık geri dönüşü olmayacaktı.
Aslan yanımda dik duruyordu. Yüzünde her zamanki gibi sert ve duygusuz bir ifade vardı. Ne olup bittiğini kimse anlamasın diye maskesini takmıştı. Ama ben onun içindeki öfkeyi hissedebiliyordum. Benim yüzümden Melike’ den koparılmış, benimle evlenmek zorunda kalmıştı. Onu sevmese bile evlenmek istediği kişi oydu.
İmam derin bir nefes alarak konuşmaya başladı:
“Allah’ ın emri, Peygamber Efendimiz’ in sünneti üzere nikah akdini gerçekleştirmek üzere buradayız. Evliliğin şartlarını ve sorumluluklarını kabul ediyor musunuz?”
Aslan hiç tereddüt etmeden “Evet.” dedi.
Ben de titrek bir sesle “Evet.” dedim.
İmam başını sallayarak önündeki kağıda notlar aldı ve ardından mehri konuşmaya başladı:
“Kadına verilecek mehrin miktarı belirlendi mi?”
O anda odada kısa bir sessizlik oldu. Üvey annesi, Aslan ’a bir bakış attı ama Aslan tereddütsüz konuştu:
“Mehr-i müeccel olarak elli Reşat altın belirledik.”
Şahitler başlarını sallayarak bunu onayladı.
“Mehr-i muaccel ne kadar olacak?” diye sordu imam.
Aslan elini cebine attı ve çıkardığı bir altın kesesini masaya koydu.
“Mehr-i muaccel olarak yirmi Reşat altın hemen teslim ediyorum.”
İçimde bir burukluk hissettim. Aslan, nikahın gerekliliklerini eksiksiz yerine getiriyordu ama bu evlilik onun için bir zorunluluktu. Bir mecburiyet. Bir ceza gibi…
İmam yüzüme döndü ve ciddi bir sesle sordu:
“Mehmet oğlu Aslan ’ı kocalığa kabul ettin mi?”
Bu kelimeler havada asılı kaldı. Kalbim sıkıştı. Bir an geri çekilip “Hayır” demek istedim ama bunu yaparsam başıma neler geleceğini biliyordum. Derin bir nefes aldım ve başımı kaldırıp gözlerimi yere sabitledim.
“Evet, kabul ettim.”
Aynı soru Aslan’ a sorulduğunda onun sesi benimkinden çok daha net çıktı.
“Evet, kabul ettim.”
Şahitlere de aynı sorular yöneltildi ve onlardan da kabul cevabı alındı. Ve bu cevaplar üçer kez tekrarlandı.
İma birkaç ayet okuduktan sonra dua etti ve nihayet şu cümleyi söyledi:
“Bu nikah artık geçerlidir. Allah hayırlı eylesin.”
Hayırlı mı? Kimin için hayırlı olacaktı bu evlilik? Kimin kaderini güzelleştirecekti? Kalbimi sıkıca yumruklamış gibiydiler. Artık resmi olarak Aslan’ ın karısıydım. Ama o hiçbir zaman benim kocam olmayacaktı…
Nikah kıyıldıktan sonra kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak yerimden kalktım. İnsanların yüzlerinde farklı ifadeler vardı. Bazıları Aslan için üzülüyordu, bazılarıysa olanları kabullenmiş gibiydi. Ama bir kişi vardı ki, yüzünde sinsice bir gülümsemeyle bana bakıyordu: Aslan ’ın üvey annesi.
Tam salondan çıkmak üzereyken bileğimi sıkıca kavradı ve kimse fark etmeden beni yukarı kattaki yatak odasına çekti. Kapıyı sertçe kapatıp arkamda durdu.
“Seni son kez uyarıyorum.” dedi buz gibi bir sesle. “Aslan seni öldürecek olsa ağzını açmayacaksın. Kimseye bir şey söylemeyeceksin. Aslan seninle birlikte oldu ve evlendi. Herkes böyle bilecek.”
Sert bir şekilde bileğimi çektim, ama onun bakışlarından kaçamıyordum. İçimde biriken öfkeyi daha fazla tutamayarak tersledim onu.
“Aslan salak mı? Gerçeği bilmiyor mu sanıyorsun?”
Üvey annesi hafifçe gülümsedi. O gülümseme midemi bulandırdı. Kendi kurduğu tuzağın içinde keyif alıyordu.
“Bilmesi önemli değil.” diye mırıldandı. “Önemli olan ispat etmesi. Bu yüzden Aslan seni döve döve öldürecek olsa bile ağzından bir şey çıkmayacak.”
İçim ürperdi. Bu kadının ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordum ama şu an beni neyin içine ittiğini daha da iyi anlıyordum.
“Aslan zekidir.” dedi tehditkar bir şekilde. “Kayda alır. İlk yanan sen olursun. O ne kadar acımasız bilmiyorsun. Şu an sessiz görünmesi seni aldatmasın. ”
Bir an nefesim kesildi. Bunu yapabilir miydi? Aslan ’a güvenebilir miydim? Onun gerçekleri bildiğini biliyordum, ama bir kanıt peşine düşerse işler benim için çok daha kötü bir hale gelebilirdi.
Kelimeler boğazımda düğümlendi. Artık bu tuzaktan kaçışım yoktu. Aslan' a güvenmek şu an benim için bir seçenek değildi. Gerçeği ispat ettikten sonra beni kapının önüne koyarsa beni bekleyen hayat belliydi. Üvey annesi bütün altınları aldı.
" Bunlar kasada dursun. Gerisi de kasada zaten. Uslu olursan zenginlik içinde yaşarsın ama olmazsan başına gelecekleri sen düşün. "
İçimi kemiren korku daha da büyüdü. Ellerimi istemsizce karnımın üzerinde birleştirdim. Aslan gerçekten de beni döver miydi? Ona oyun oynadığımı sanıyordu.
Yutkunarak gözlerimi kaçırdım. Üvey annesi bunu fark etti ve alaycı bir gülümsemeyle yaklaştı.
“Korkuyorsun, değil mi?” diye fısıldadı. “Aslan seni döver mi, öldürür mü, ne yapar? Ama korkmaman için bir yol var.”
Gözlerimi ona diktim. Benden ne yapmamı beklediğini merak ediyordum ama cevabını aldığımda midem bulandı.
“Aslan çapkın adamdır.” diye devam etti. “Sekse düşkündür. İşveli, cilveli ol. Onu avcunun içine al. Yoksa sana hayatı zehir eder.”
Bunu söylerken gözlerinde şeytani bir parıltı vardı. Bana ne yapmam gerektiğini söylüyordu. Oysa ben zaten kapana kısılmış gibiydim. Nefes almak bile zordu.
“Yapamazsan…” diye devam etti, sesi tehditkâr bir tona büründü. “O zaman seni nasıl bir hayatın beklediğini göreceksin. Aslan ’ın öfkesini tatmak istemezsin. ”
Odanın içindeki hava soğumuş gibiydi. Kendi ellerime baktım, hafifçe titriyorlardı. Bunu yapabilir miydim? Gerçekten Aslan ’ı kandırabilir miydim? Ya da en azından ona zarar görmeyecek kadar yaklaşabilir miydim? Yaşadıklarımdan sonra bir erkeğe yaklaşmak benim için hiç kolay değildi. Yani böyle bir seçenek yoktu.
Bu evde benim için hiçbir kaçış yolu yoktu. Tek yapabileceğim, Aslan ’ın neler yapabileceğini anlamaya çalışmak ve bir şekilde hayatta kalmaktı.
Üvey annesi kapıyı çekip çıktığında içimdeki korku iyice büyüdü. Odanın köşesinde sessizce dururken karnımda ağır bir taş varmış gibi hissediyordum. Bedenim titriyordu.
Bunu yapamam.
İstemsizce kollarımı kendime sardım. Üvey annemin söyledikleri zihnime kazınmıştı. “Aslan sekse düşkündür.” “Onu avcunun içine almazsan sana hayatı zehir eder.”
Nefesim daraldı.
O an kapı açıldı.
Aslan içeri girdiğinde yüzüne bakamadım. Ayak sesleri tahtalarda yankılandı. Bedenim daha da gerildi. Odaya girerken üstündeki ceketini çıkardı ve bir sandalyeye fırlattı. Sonra bana döndü.
“Ne kadar namussuz olduğunu ikimiz de biliyoruz. Oyuna gerek yok bu odada. ” dedi, sesi buz gibiydi. " Senden kurtulana kadar zamanımızı zevkli geçirmemizde bir sakınca yok. Soyun!”
Damarlarımdaki kan çekildi.
Gözlerimi açamıyordum.
Başımı kaldırıp ona baktığımda gözlerinde alay ve öfkenin garip bir karışımı vardı. Kollarımı göğsümde daha da sıktım. İçimdeki korku buz gibi her yanımı sararken, sesim çıkmadan öylece durdum.
Aslan birkaç adım attı, yaklaştı.
“Duydun mu beni?” diye sordu, sesi biraz daha sertleşmişti.
Duyuyordum. Ama yapamıyordum.
Nefes alıp vermekte bile zorlanıyordum. Kalbim göğüs kafesimden çıkacak gibi çarpıyordu. Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim.
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
Bu bir kabus olmalıydı. Birazdan uyanacaktım. Ama uyanamayacağımı biliyordum. Çünkü burası artık benim için kaçışı olmayan bir hapishaneydi. Kulağımda hep aynı cümle vardı.
" Aslan sekse düşkündür. "