NEREDEYİM BEN?

1021 Words
Üvey annem beni Şırnak ’a göndermeye karar verdiğinde, bunu bir lütuf gibi sundu. “Orada daha rahat edersin.” dedi. Oysa biliyordum, benden kurtulmak istiyordu. Ben artık onun evinde bir utanç, ağırlığı taşınamaz bir yüktüm. Üstelik kıymetli Reşat' ının başına bela olmaya çalışabilirdim. Sanki yaptıklarından sonra onunla evlenmek istermişim gibi... Bu yüzden, bindiğim otobüste gözlerimi yola diktim ve kendime bir söz verdim. Bu yeni evde ses çıkarmayacaktım. Göze batmayacaktım. Kimseyi rahatsız etmeyecek, mümkünse görünmez olacaktım. Eğer yeterince çalışırsam, belki gerçekten orada kalmayı hak edebilirdim. Ne kadar kalacağım belirsizdi. Dedikodular susana kadar demişti üvey annem ama o dedikodular öyle kolay susmazdı. Ev eskiydi, duvarlarında zamanın bıraktığı çatlaklar vardı. Ama sıcak bir havası da yok değildi. Beni karşılayan kadın üvey annemin akrabasıydı. Kapıyı açtığında yüzüme dikkatlice baktı. “Hoş geldin. Bundan sonra burası senin evin sayılır. ” dedi. İçeri girdim. O cümledeki samimiyete inanmak istiyordum, ama içimde bir boşluk vardı. Burası benim evim olabilir miydi? İçimde bir huzursuzluk vardı. Ama geri plana atmaya çalıştım. Ev kalabalıktı. Erkekler çoğunlukla dışarıdaydı, tarlada, koyunların başında, iş peşindeydiler. Kadınlarsa evin içindeydi. Yaşlı bir nine vardı, evin direği gibi, gözleri sürekli üzerimizdeydi. Üç çocuk, biri bebek. Ve evin hanımı. Başlangıçta bana mesafeli davrandılar. Belki de benim gibi geçmişi bilinmez biriyle nasıl iletişim kuracaklarını bilemiyorlardı. Ama ben ne olursa olsun burada kalmalıydım. Gidecek bir yerim yoktu. İlk sabah, kimse benden bir şey beklememişti. Ama ben kendi kendime iş aradım. Kahvaltıyı hazırlamaya yardım ettim. Sofrayı kurup kaldırdım. Sonra su kovalarını aldım, dışarı çıkıp kuyudan su çektim. Ellerim suyun ağırlığıyla yanarken bile durmadım. Kadın bir şey demedi, sadece izledi. Öğlene doğru küçük çocuğun sesi yükseldi. Bebek ağlıyordu, annesi onunla ilgilenirken diğer çocuk sessizce köşeye çekilmişti. Yaklaştım. Elinde bir terlik vardı, yere vurup duruyordu. “Ne yapıyorsun?” diye sordum. Cevap vermedi. Ama yere çömelip onunla birlikte durduğumda gözleri hafifçe parladı. Sonra, bir oyuncak bebek buldum. Bebeğin saçları dağılmıştı, elbisesi kir içindeydi. Dizime oturtup ona bir hikâye uydurdum. Çocuk yavaşça yanıma sokuldu. Bir an için, içimde küçük bir sıcaklık hissettim. Ama bu sıcaklık uzun sürmedi. Ben hiçbir zaman anne olamayacaktım. Alnı lekeli bir kızdım. İkinci gün, evde iyice çalışmaya başladım. Çamaşırları yıkadım, beşiği salladım, ekmek yapmaya yardım ettim. Hamuru yoğururken ellerim unla kaplandı, bileklerim ağrıdı ama durmadım. Sonra bana süt sağmayı öğrettiler. Sabahın köründe ahıra gittim, ineklerin başına oturdum. İlk denememde sütü kovaya değil, üstüme sıçrattım. Yanımda duran kadın güldü. Ama bu bir alay gülüşü değildi. Gerçekten içtendi. “Zamanla öğrenirsin.” dedi. İlk kez burada birinin bana şefkatle konuştuğunu hissettim. Sonra akşam oldu. Sofrayı kurdum, bulaşıkları yıkadım. Herkes uyuduktan sonra bile yerleri süpürdüm. Çünkü bir an bile boş kalırsam, düşünceler beynimi kemiriyordu. Geçmişin gölgeleri hala peşimdeydi. Üstelik buraya sığmak istiyordum. Bu kadar kalabalık bir eve beni alma sebepleri mutlaka işe yardım edecek birine ihtiyaç duymalarıydı. Günler geçtikçe, evin ritmine uyum sağlamaya başladım. Sabahları kadınla birlikte tandırda ekmek yapıyorduk. Ellerimi yakmamayı öğrenmiştim. Gün içinde çocuklara göz kulak oluyordum. Küçük çocuk beni "abla" diye çağırmaya başladı. İçimde garip bir his uyandı. Sanki gerçekten bir yere aitmişim gibi. Ama kimse bana geçmişimi sormuyordu. Sormadıkları için minnettardım. Çünkü cevap vermek istemiyordum. Bazen evin yaşlı ninesi bana dikkatlice bakıyordu. Bakışlarında bir şey vardı, ne olduğunu anlayamıyordum. Bir akşam, sofrayı topladıktan sonra bana yaklaştı. “Sen çok çalışkan kızsın.” dedi. “Ama gözlerin hep uzaklara bakıyor. Nereye bakıyorsun?” Cevap veremedim. Çünkü ben de bilmiyordum. Belki de kararan gençliğime, kaybolan hayallerime bakıyordum. Burada huzur bulabileceğime inanmak istiyordum. Ama içimde hep bir korku vardı. Bir gün her şey bozulacak diye. Geceleri uyuduğum oda küçüktü, ama güvenli hissettiriyordu. Kapıyı kapattığımda, dünya dışarıda kalıyordu. Ama rüyalarımda geçmiş kapıyı çalıyor, içeri giriyordu. Yine de, buraya tutunmak için her şeyi yaptım. Ne iş verirlerse yaptım. Çocuklara baktım, ekmek yaptım, su taşıdım, süt sağdım. Onların gözüne girmek için değil kendimi burada kalmaya layık görmek için. İnsanlar beni evlerine almışlardı. Ama bazen ne kadar uğraşırsan uğraş, kader seni affetmez. Ve bir gece, her şey değişti. O gece, her zamanki gibi günün yorgunluğu üzerimdeydi. Ellerim un kokuyordu, ayaklarım bütün gün ayakta durmaktan zonkluyordu. Sofrayı toplamış, bulaşıkları yıkamış, çocukları yatırmıştım. Ev sessizdi. On gündür buradaydım ama şimdiden buraya alışmıştım. Üvey annemin akrabası olan kadın her zamanki gibi oturmuş, yavaş hareketlerle elindeki mendili katlıyordu. Beni izliyordu. “Gel.” dedi, sesinde yumuşak bir ton vardı. “Bugün çok çalıştın. Bir bardak ayran iç, iyi gelir.” O ana kadar, bana karşı ne sert ne de fazla sıcak olmuştu. Ama son günlerde bana karşı daha yumuşak davranmaya başladığını hissetmiştim. Belki de artık gerçekten bu evin bir parçası olduğuma inanmıştı. Ya da ben böyle düşünmeye çalışıyordum. Elindeki ayran dolu bakır bardağı bana uzattı. Teşekkür edip aldım. İlk yudumu içerken serinliği boğazımdan aşağı kaydı, yorgunluğumun üzerine su serpilmiş gibi oldu. Huzur vericiydi. Birkaç yudum daha aldım. Ama sonra… Bir tuhaflık hissettim. Bedenim ağırlaşmaya başladı. Göz kapaklarım istemsizce kapanıyordu. Başımı kaldırmaya çalıştım ama başaramadım. Gözlerim kadına kaydı. O, ifadesiz bir şekilde bana bakıyordu. Bir şey söylemek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Kollarım yanlarıma düştü. Dünya dönmeye başladı. Göz kapaklarımın arasından son kez odadaki lambanın titrek ışığını gördüm. Sonra her şey karardı. Göz kapaklarım ağır ağır açıldığında başım zonkluyordu, midem bulanıyordu. Çevremdeki her şey bulanık ve tanıdıksızdı. Burası… neresi? Tavandaki kristal avize gözlerimi kamaştırıyordu. Odanın duvarları koyu renk ahşap panellerle kaplıydı, kenarlarda altın rengi işlemeler vardı. Geniş pencerenin önünde ağır kadife perdeler sarkıyordu. Halı, dokusu itibarıyla çok pahalı olmalıydı. Odanın her yerinde gösterişli, lüks eşyalar vardı. Oda neredeyse kaldığım ev kadar büyüktü. Ama ben… Bedenim hafifçe titredi. Üzerimde hiçbir şey yoktu. Bu… bu nasıl olabilir? Panikle yorganı üzerime çektim, soluk alışlarım hızlandı. Sonra… Yatakta yalnız olmadığımı fark ettim. Yanımda bir adam yatıyordu. Sırtı bana dönüktü, nefesi derindi ama düzensizdi. Başının yanında duran boş şişe, dağınık çarşaflar… Hepsi bir araya gelince midem daha da bulandı. Ne olmuştu? Buraya nasıl gelmiştim? Tam o sırada kapı hızla açıldı. İçeri sert adımlarla bir kadın girdi. Uzun, koyu renk saçları geriye taranmıştı. Şık ama öfkeli bir kadın olduğu belliydi. “Aslan, sen ne halt ettin?! Böyle bir edepsizliği nasıl yaparsın?!” diye bağırdı. Adam mırıldanarak döndü. Yüzünü ilk kez görebildim. Gözleri yarı kapalıydı, sersemlemişti. Başını ellerinin arasına aldı, sanki müthiş bir baş ağrısıyla uyanıyordu. O da çıplaktı. Gözlerimiz buluştu. Ve o an… içimdeki korku doruğa ulaştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD