Nazar🧿🧿
Ağrı’nın eteklerinde, güneş batar batmaz buz kesen ıssız bir köydü burası. Haritalarda adı bile zor okunurdu ama içinde yaşayanların yükü haritalara sığmayacak kadar ağırdı.
Nazar, ahırın kapısını aralayıp içeri girdiğinde henüz gün ağarmamıştı. Elleri soğuktan kıpkırmızı kesilmişti ama aldırış etmedi. On altı yaşından beri her sabah aynı saatte uyanır, ineğin yanına diz çöker, emektar tahta kovayı bacaklarının arasına sıkıştırır, süt sağmaya başlardı. Eli yatkındı her işe, çok çabuk öğrenirdi..
Annesiyle babasını hayal dahi edemiyordu. Henüz küçücük bir çocukken, amansız bir hastalık tek bir kış içinde ikisini birden alıp götürmüştü. Nazar'a geriye sadece verimli sulak tarlalar ile dedesinden kalma bir konak kalmıştı. Köy yerinde yetim çocuk da kalsa mirasın üzerine çöken eksik olmazdı. Halası Fatma da tam olarak bu yüzden almıştı kızı yanına.
"Bir lokma ekmeğine göz koyduk sanma," derdi halası ara sıra, sofrada Nazar'ın tabağına dik dik bakarken. "Seni oğlum Ali’ye alacağımı bilsinler diye aldım ben bu çatı altına. Senin hakkını yiyen kahrolsun, Ali'nin helalisin sen."
Fatma Hala bunu lafta bırakmaz, Nazar'ın kulağına çocukluğundan beri işlerdi: "Ali senin sözlün. Okusun, gelsin, bu evin hanımı sen olacaksın." Nazar bu söze tutunmuştu. Çaresizliğin ve yalnızlığın içinde Fatma Hala’nın bu açık sözü, kızın sığınacağı tek limandı.
Nazar saf bir kız değildi. Aksine cin gibi zeki, eli her işe yatan, gördüğünü bir kere de öğrenen, o çorak köyün içinde kısıtlanmış ama gözü açık bir kızdı. Ahırın hesabını da bilirdi, evin idaresini de. Ancak dünyası o küçük köyden ibaret olduğu ve halası açık açık "Ali senindir" dediği için, o kurala göre oynamıştı oyununu.
Ali yirmi beşindeydi o yaz. Hollanda'ya işçi olarak gidecekti. Gitmeden bir hafta önce, her akşamüstü yaptığı gibi yine girdi ahıra.
Nazar sağım kovasını dizlerinin arasına sıkıştırmış, alnını ineğin sıcak karnına dayamıştı ki kapı gıcırdadı. Başını kaldırmadan gelenin Ali olduğunu anladı.
"Nazar'ım," dedi Ali. Sesi yumuşak, tehlikeli ve tutku doluydu. "Sağdın mı sarı kızı?"
"Bitiyor," dedi Nazar, ayağa kalkıp kovayı kenara çekti. Gözlerinin içine dik dik baktı. Ne istediğini, ne konuşacağını gayet iyi biliyordu.
Ali yanına sokuldu. Elini uzattı, Nazar'ın yüzüne düşen bir tel saçı kulağının arkasına itti. "Hollanda'ya gidiyorum biliyorsun. Ama döneceğim. Anamın dediği gibi, bu köyün en görkemli düğününü yapacağım sana.Aha hem de bu köyün meydanında! Duvağını kendi ellerimle takacağım. Söz veriyorum."
Nazar, halasının yıllardır kurduğu o meşru cümlenin Ali'nin ağzından dökülüşünü dinledi. Zaten sözlüydüler, zaten o evin geleceğiydi. Yıllardır kulağına fısıldanan bu tek gerçek, o ahırda Ali’nin gözlerindeki ateşle birleşti. Kendi geleceğine, helali bellediği adama bıraktı kendini. O gece ahırda, geleceğinin ve namusunun teslimiyetini Ali'ye verdi.
Gidiş günü minibüs beklerken Nazar peşinden gitti. Ali gülümsedi, alnından öptü son kez. "Bekle beni," dedi. Minibüs toz bulutu bırakıp gittiğinde Nazar on sekizindeydi.
Ali bir daha hiç dönmedi.
Üç yıl boyunca mektuplar seyrekleşti, sonra tamamen kesildi. Nazar ne zaman sorsa Fatma Hala, "İşleri yoğun kızım, sözlündür, sabret" diyordu. Nazar sabretti. Ama gözü açık kızdı; ters giden bir şeyler olduğunu seziyor, içten içe kurtlanıyordu.
Serin bilr ilkbahar günü , mutfak penceresinden halasının kısık sesi her şeyi döktü ortaya..
"...torunumu bile göremedim Ali... evlendin gittin oralarda... yazık değil mi anana..."
Nazar'ın elindeki ıslak çamaşır yere düştü. Kulaklarında uğultuyla içeri daldı.
"Hala! Sen kiminle konuştun?"
Fatma Hala alelacele telefonu kapattı, yüzü kireç gibi oldu. "Hiç... komşular işte..."
"Yalan söyleme!" Nazar’ın sesi evi inletti. "O Ali’ydi! Bana yıllarca 'senin sözlün' dedin! Nerede Ali?"
Fatma Hala’nın elleri titredi, gözünden yaş boşandı. "Ali evlendi kızım... Bir çocuğu var. Etme, geç bunları..."
Dünya Nazar’ın başına yıkıldı ama bu yıkılış bir saniye bile sürmedi. O köşeye çekilip ağlayacak bir kız değildi. Zekası, hırsı ve kandırılmışlığın öfkesi aynı anda şaha kalktı. Yıllardır ona yutturulan o "sözlü" yalanı, ahırda bıraktığı kadınlığı ve üç yıllık sabrı bir volkan gibi yandı içinden.
Gözyaşını elinin tersiyle sertçe sildi.
"Beni kandırdınız," dedi. Sesi artık o boyun eğen kıza değil, gazap dolu bir kadına aitti. "Beni o yalanla uyuttunuz, her şeyimi aldınız!"
"Nazar etme, kurbanın olayım..."
"Bana o adresi vereceksin hala!" dedi Nazar, halasının üzerine yürüyerek. "Oğlunun Hollanda’daki adresini de, nerede olduğunu da söyleyeceksin! Ben bu köyde çürümeyeceğim. O kurduğu tatlı dünyayı başına yıkmazsam bana da Nazar demesinler!"
Gözlerindeki ateşi gören Fatma Hala dehşete düştü. Kızın bu öfkeyle köyü ayağa kaldıracağını, oğlunun namusunu ve kendi maskesini yerle bir edeceğini anladı. Nazar daha ne olduğunu anlamadan, halası köylüye rezil olmamak ve kızı susturmak için haince bir karar aldı. Nazar’ın eşyalarını bir çuvala tıkıp, onu alelacele ve zorla çok uzak bir diyara, sert kuralların hüküm sürdüğü Cevahir Ağa’nın çiftliğine hizmetçi olarak gönderecekti..
Nazar, doğup büyüdüğü topraklardan sürgün edilirken gözündeki son yaş damlasını sildi. Artık o eski boyun eğen yetim kız değildi. Ah etmişti bir kere; o ah dönüp dolaşıp sahibini bulacaktı.
Ama kaderin onun için hazırladığı asıl oyun, Cevahir Ağa’nın kapısından içeri girdiği an başladı.
Heybetiyle toprağı titreten, dediği dedik ama adaletinden milim şaşmayan Cevahir Ağa, çiftliğine gelen bu gururlu, zeki ve gözlerinde intikam ateşleri yanan kıza ilk bakışta vurulacaktı. Ali'nin açtığı o derin yarayı ve yalanları, Cevahir Ağa'nın sarsılmaz sevdası ve merhameti saracaktı. Nazar, kurulan tüm tuzaklara ve sürgün edildiği bu yabancı diyara rağmen, Cevahir Ağa ile sığınacağı en güçlü aşka yelken açacaktı.
GURBET GELİNİ
İhanetin, sürgünün ve küllerinden yeniden doğan gururlu bir kadının hikayesi... Nazar'ın ahı toprağı yakarken, Cevahir Ağa'nın sevdası o yangına bahar getirecek.