Senin İçin...

1001 Words
“Abi!” Zeynep korkuyla bağırıp abisi Yusuf’un diğer tarafına koştu ve kollarını ona sarmaya çalışırken ben olduğum yerde mıhlanmış gibiydim. Gözlerim Yusuf’un omzundan sızan ve benim matematik defterimin açık sayfasına damlayan o koyu kırmızı kanda takılı kalmıştı. Rakamlar, denklemler... Hepsi siliniyor, yerini Yusuf’un kanıyla yazılan ağır bir bedele bırakıyordu. Halil abim, elindeki silaha sanki yılanmış gibi baktı. Geri geri sendeledi. Yüzündeki öfke, yerini saf bir dehşete bırakmıştı. Kardeşine el kaldırmak normal bir şeydi ama Yusuf Dağlı’yı vurmak... Bu, mahallede yankısı yıllarca sürecek bir savaşı başlatmak demekti. “Ben...” dedi abim sesi titremeye başlarken. “Ben sana sıkmadım Yusuf. Sen girdin araya! Sen...” Yusuf, yüzünü buruşturarak sağlam koluyla duvardan destek aldı. Dişlerini o kadar sert sıkıyordu ki çene kemikleri belirginleşmişti. Ama sesi... O acıya rağmen sesi, abimin gürlemesinden çok daha baskındı. “Kes sesini Halil,” dedi Yusuf. Sesi alçak ama net bir tondaydı. “Şimdi o silahı beline koy ve defol git buradan. Eğer bu kızın kılına bir daha zarar verirsen, eğer o elindeki kalem bir daha korkudan titrerse... İşte o zaman karşına bu mahallenin çok sevdiği biri olarak değil, o eski Yusuf olarak çıkarım. Ve yemin ederim, bu sefer araya girecek kimse olmaz.” Abim bir bana, bir de kanlar içindeki Yusuf’a baktı. O an, abimin gözlerinde ilk kez yenilgiyi gördüm. Suçluluk değildi bu, korkuydu. Arkasına bile bakmadan, avlu kapısından fırlayıp sokağın karanlığına karıştı. Normalde abim kimse karşısında ezilip büzülmezdi ama anlaşılan dostunu kaybettiği yetmiyor bir de vurduğu için epey pişmandı. Abim gidince Yusuf’un dizlerinin bağı çözüldü. “Yusuf abi!” Zeynep ağlayarak onu tutmaya çalıştı ama Yusuf çok ağırdı. İkisi birden yere, o tozlu taşların üzerine çöktüler. O an hipnozdan çıkmış gibiydim. Korkum bir anda buharlaştı, yerini hayatta kalma içgüdüsüne bıraktı. Hemen yanlarına diz çöktüm. Ellerim titriyordu ama zihnim tuhaf bir şekilde berraktı. “Zeynep, koş temiz bez getir! Çarşaf, havlu, ne bulursan getir! Çabuk!” diye bağırdım. Sesimdeki emredici tona ben bile şaşırdım. Zeynep koşarak eve girdi. Omuzlarına gelişi güzel attığım şalımı çıkardım, hiç düşünmeden katlayıp Yusuf’un omzundaki yaranın üzerine bastırdım. Yusuf acıyla inledi, başı geriye düştü. Gözleri yarı baygın bir halde beni buldu. O kara gözlerde, acının ardında garip bir parıltı vardı. “Helin...” dedi fısıltıyla. Nefesi kesik kesikti. “İyi misin? Sana... Zarar gelmedi değil mi?” Gözlerimden yaşlar boşalırken başımı iki yana salladım. “Ben iyiyim... Aptal, aptal Yusuf abi! Neden yaptın? Neden atladın önüme? Babanlar duysa ne diyeceksin?” Hafifçe gülümsedi. Dudaklarının kenarında kan tadı varmış gibi yüzünü buruşturdu. “Sen o kalemi tutarken... Çok güçlü görünüyordun,” dedi zorlanarak. “O gücü kırmasına izin veremezdim. Halil, kalem tutan bir kadından korkuyor... Ama ben... Ben o manzarayı seyretmek istedim.” Elimi yarasına daha sert bastırdım kan dursun diye ama asıl kalbimdeki kanamayı durduramıyordum. Benim okumam, benim “insan” yerine konulmam için bir başkası canını ortaya koymuştu. Bu yük, abimin tehditlerinden çok daha ağırdı. Zeynep elinde havlularla geldiğinde, Yusuf’un bilinci kapanmak üzereydi. Allah’tan anne ve babaları konakta değildi. “Hastaneye götürmeliyiz,” dedi Zeynep hıçkırarak. “Olmaz,” dedim kararlılıkla. “Hastaneye gidersek polis gelir. Polis gelirse abim hapse girer, senin abin ifade verir, mahalle karışır, kan davası başlar. Burada halledeceğiz.” Yusuf gözlerini araladı, onayım varmış gibi hafifçe başını salladı. “Haklı... Çağırın... Doktor Kemal’i çağırın. O halleder.” “Zeynep, yardım et! Onu avlunun ortasında bırakamayız, bir gören olur,” dedim dişlerimi sıkarak. Kanlı şalı yarasına daha da bastırıp diğer kolumu Yusuf’un beline doladım. Zeynep gözyaşlarını elinin tersiyle silip abisinin diğer koluna girdi. Yusuf eski bir askerin o ağır, kaslı bedeniyle üzerimize yaslandığında ikimiz de tökezledik ama düşmedik. O da sağlam kalan iradesiyle, bize tüm yükünü vermemek için ayaklarını sürümeden adım atmaya çalışıyordu. Her nefes verişinde göğsünden kopan o boğuk inilti, kalbime saplanan bir bıçak gibiydi. Onu alt kattaki misafir odasına, geniş sedirin üzerine zorlukla yatırdık. Koyu renkli örtü, sızan kanı usulca emerken Yusuf başını geriye atıp derin, hırıltılı bir nefes aldı. Gözünün feri sönüyor, alnında ecel terleri birikiyordu. “Hemen doktor Kemal’i aramamız lazım.” dedim sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. “Sadece ‘çok acil’ de, telefonda başka bir şey söyleme. Kimse duymasın. Sonra da koş avludaki kanı yıka. Defterimi de... O kanlı defteri de kimsenin bulamayacağı bir yere sakla.” “Tamam, annemler gelmeden hallediyorum.” Zeynep başını sallayarak odadan fırladığında, Yusuf’la o loş odada baş başa kaldık. Getirdiği temiz havlulardan birini alıp, kanla sırılsıklam olmuş şalımın yerine doğrudan yaranın üzerine bastırdım. Yusuf’un bedeni kasıldı, acıyla inleyip gözlerini sımsıkı yumdu. “Özür dilerim... Çok özür dilerim,” diye fısıldadım. Gözyaşlarım artık benden izinsiz yanaklarımdan süzülüyor, onun solgun yüzüne damlıyordu. “Benim yüzümden. Hepsi benim yüzümden Yusuf abi.” Yusuf, omzundaki o amansız baskıya rağmen yavaşça gözlerini araladı. Kararmış bakışları, yaşlı gözlerimde sabitlendi. Sağlam olan elini yavaşça kaldırdı; kaba, nasırlı ama bir o kadar da sıcak parmakları yanağıma dokundu. Sanki “Abi” kelimesini duymak istemez gibi hafifçe kaşlarını çattı. Başparmağıyla tenimden süzülen bir damla yaşı sildi. “Senin yüzünden değil,” dedi pürüzlü bir sesle. Nefes almakta zorlanıyordu ama bakışlarındaki o yoğun duygu, o anki tüm acısını bastıracak kadar güçlüydü. “O kurşun... Sana gelseydi... Helin, ben asıl o zaman ölürdüm.” Sözleri, o anın dehşetinden daha büyük bir sarsıntı yarattı ruhumda. Bir mahalle delikanlısından, sert bir adamdan öte, aylarını cephelerde geçirmiş bir askerin en çaresiz itirafı gibiydi bu ama anlam veremedim. Yutkundum, boğazıma oturan o koca yumru yüzünden tek kelime edemedim. “O defteri,” dedi zorlanarak, dudaklarında yine o zayıf, acı dolu tebessüm belirdi. “O defteri sakın atma. Benim kanım... Senin okuman için, o kalemi tutman için akacaksa... Son damlasına kadar helaldir.” “Konuşma, lütfen yorma kendini,” dedim hıçkırıklarımın arasından. Yanağımdaki elini alıp avuçlarımın içine hapsettim. O giderek soğuyan parmaklarını ısıtmak ister gibi sıkıca tuttum. “Doktor gelecek. İyileşeceksin. Söz veriyorum Yusuf abi... O kalemi hiç bırakmayacağım. Ama sen de bizi bırakmayacaksın, anladın mı?” Gözleri yavaşça kapanırken, avucumun içindeki parmakları hafifçe kasıldı. “Söz...” diye fısıldadı karanlığa teslim olmadan hemen önce. Bedeni kendini bıraktığında, odanın kapısı hızla açıldı ve nefes nefese kalmış Zeynep içeri daldı. Hızla ona döndüm.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD