Bölüm 7

1378 Words
Koşuyorum. Özer kendini bir çıkış yolu bulma ümidiyle yine kitaplara kapatmış. Her yeni sayfada yeni bir dehşetin içine düşüyor. Koşuyorum, çünkü onu kurtarmam gerek. Ona kitaplardan uzak durması gerektiğini, karısını yarın bulacağımı ve acı çekmesi için hiçbir sebep olmadığını anlatmam gerek. Mekân bükülüyor, uzuyor ve ona ulaşmamı engelliyor. Feryat ediyorum: "Özer, lütfen kitapları bırak! Söz verdim, karını bulacağım!" Sesimi duyduğuna dair bir kıpırtı hissediyorum ama yeni bir kitabı açmaktan vazgeçmiyor. Zeynep elimden tutup, "Anne, Özer amcayı artık kurtaramayız," diyor. İnanmayı reddediyorum. Metin ve annem kollarımdan tutup beni dünyada tutmaya çalışıyor ama ben Özer’in peşinden koşmaya devam ediyorum. "Özer, dur!" Sesim bütün mekânda yankılanıyor ve Özer kafasını kaldırıp bana bakıyor: "Söz vermiştin. Hâlâ buradayım Nermin. Sözünü tutmanı bekliyorum. Git ve karıma beni uyandırmaması gerektiğini söyle. Yoksa sonsuza dek bu kitapları karıştırmaya devam edeceğim. Git Nermin. Beni yalnız bırak!" Mekândan atılıyorum; ağacın kökleri beni tekrar sarıyor ama bu sefer beni içeri almak için değil, dışarı çıkarmak için. Orada istenmiyorum. Metin ve Zeynep geri dönmem için bana yalvarıyor. İkiye bölünmüşlük beni parçalıyor. Ne Özer’i işkence çekerken yalnız bırakabiliyorum ne de çocuklarıma dönebiliyorum. Annemin haykırışlarıyla uyanıyorum. Gece saat dört buçuk ve ben her nasılsa gördüğüm rüyanın etkisiyle hâlâ çığlıklar atıyorum. Annemin ve çocukların ödünü koparmışım. Zeynep elinde bir bardak suyla, beti benzi atmış bir şekilde yatak odasına giriyor. Metin bana sarılmış, beni sakinleştirmeye çalışıyor. Uykumda neler sayıkladığım, çığlıklar atarken neler söylediğim hakkında hiçbir fikrim yok ama annemin yüzünde sorgulayan, bir o kadar da korku dolu bir ifade var. "Ben iyiyim. Sadece bir kâbus gördüm. Çok gerçekçiydi. Özür dilerim, sizi korkutmak istemedim," diyerek ailemi sakinleştirmeye çabalıyorum ama nafile. Korku ilmek ilmek her birinin yüzüne işlemiş ve yakın bir zamanda sökülüp gidecek gibi de durmuyor. Annem belli ki bir şeyler sormak istiyor ama çocukların yanında cesaret edemiyor. Metin daha fazla dayanamayıp, "Anne, Özer kim?" diye soruyor. Hazırlıksız yakalanıyorum. Bu sorunun annemden gelmesini bekliyordum ama belli ki çocuklar da sayıklamalarımın arasında Özer’in adını duymuş. "Eski bir arkadaşım. Uzun zaman önce çok hasta oldu. Yarın eşini görmeye gideceğim. Sanırım onunla konuşmam gerek," diyerek kısa bir açıklama yapıyorum. Şimdiye kadar edindiğim bir avuç arkadaşın içinde Özer diye birinin olmadığını annem çok iyi biliyor; yüzüne daha da sorgulayan bir ifade yerleşiyor. Ama en azından çocuklar tatmin oldu. Zeynep, "Anne, Özer amca iyileşti mi?" diyerek bardağı elime veriyor ve sessizce içmemi bekliyor. "Bilmiyorum, yarın öğreneceğim," diyorum ve bardağı yatağımın başındaki komodine bırakıyorum. Zeynep gelip diğer tarafıma sokuluyor. "Bu gece seninle birlikte uyuyabilir miyiz?" diye soruyor. Çocuklarım hâlâ beni koruyor. İyi olmadığımı hissediyorlar ve yanımda kalarak anlamlandıramadıkları bir şeyden beni korumaya çalışıyorlar. İkisine de sıkı sıkı sarılıp "Olur," diyorum. Annem bir nebze de olsa rahatlamış bir şekilde, "Tamam o zaman, kahvaltı için birazdan uyandırırım," deyip ışıkları kapatıyor. Odadan çıktığında çocuklarım ve ben birbirimize sarılmış bir şekilde yorganın altına giriyoruz. Tekrar uyumak istemiyorum. Çocukların içi rahatlasın, güvenle uyuduğumu düşünsünler diye gözlerimi kapatıyorum. Aklım hâlâ gördüğüm kâbusta. Sanki bu yer benden Özer’le çocuklarım arasında bir seçim yapmamı istiyor. Özer kurtarılmak istemiyor, bense burada çocuklarımla aynı yatağın içinde kıvrılıp kâbuslarımı uzakta tutmaya çalışıyorum. Annemin mutfakta kahvaltı hazırlama çabalarını dinliyorum. Dolap kapakları açılıp kapanıyor, bıçak darbeleri kesme tahtasına inip çıkıyor ve ben her ne kadar istemesem de kendimi tekrar uykunun kollarına bırakıyorum. Kahvaltıdan sonra Özer’in eşini bulup ona mesajını iletmeliyim. Bu artık bir seçim değil, bir zorunluluk. Bir söz verdim ve yerine getirmeliyim. ... Gözlerimi açmak istemiyorum. Yirmi dakikadır çalan alarmımın sesi, artık işe gitme vaktimin geldiğini bana söylüyor ama sanki uzun süredir bu kadar derin bir uyku çekmemiş gibiyim. Annem birazdan gelir ve çocukların kahvaltısını hazırlar; beni hâlâ yatakta görürse çok endişelenir. Servisi kaçırırsam taksi parası da vermek zorunda kalırım. Bunların hepsi bir an önce uyanmam için geçerli sebepler ama sanki yatağa mıhlanmış gibiyim. Gözlerim hâlâ kapalı ve uyku mahmurluğumu üstümden atmaya çalışıyorum. Beynim tamamen uyuşmuş ve algılarım kapanmış gibi... Birkaç dakika sonra çocukların yanımda uyuduğunu ve Zeynep'in bana daha da sokulduğunu hissediyorum. Ah, evet... Bugün işe gitmeyeceğim. Şimdi, neden bilinçsizce bütün alarmları duymazlıktan geldiğim anlam kazanıyor. Bir an için Düzlem’i, Özer’i, burun kanamalarımı ve aldığım bir haftalık raporu unutmuştum. Gözüm duvardaki saate ilişiyor; saatin henüz yedi olduğunu görüyorum. Annem kapıyı sessizce tıklatıyor, kahvaltının hazır olduğunu ve çocukların uyanması gerektiğini söylüyor. Her ikisi de kollarımın altında ve güvendeyken o kadar mutluyum ki... Yanıma kıvrıldıkları andan itibaren tek bir kâbus bile görmedim. Sırayla o masum yüzlerine birer öpücük konduruyorum ve kahvaltı zamanının geldiğini söylüyorum. İkisinin de uykusu oldum olası hafifti zaten. Gözlerini açıp sessizce biraz daha sıkı sarılıyorlar. Onları gecenin bir yarısı bu kadar korkuttuğum için kendime kızıyorum ama elimden gelen bir şey yok. Bir beş dakika daha sarılmalarına izin verip kendimi dünyanın en kötü annesi gibi hissederek doğruluyorum. "Hadi bakalım, kalkma vakti. Yoksa okula geç kalacağız," deyip ikisini de yataktan kaldırıyorum. Hiç nazlanmadan kalkıp banyoya doğru yollanıyorlar. Ellerini yüzlerini yıkayıp geldikten sonra kahvaltı masasında annemle bana katılıyorlar. Normalde kahvaltıyı kendim hazırlamanın planlarını yapıyordum ancak annemi gecenin bir yarısı uyandırdığım için kadıncağız tekrar uyumak yerine börek yapmış; Metin’in en sevdiği patatesli börekten... Gecenin bir yarısı annemi düşünceli gözlerle kahvaltı için hamur açarken hayal ediyorum. Ona bir açıklama borçluyum ama bunu "deli" damgası yemeden nasıl yapacağımı bilmiyorum. Belki de Özer'in eşi gelip annemle konuşmayı kabul eder ve ben bu yükten bir nebze de olsa kurtulurum. Kahvaltıyı, bir önceki akşamın enerjisi ve gecenin ağırlığı birleşince büyük bir sükunetle bitiriyoruz. Metin ile Zeynep'i okula bırakmam gerek. Annem çocukların çantalarını hazırlarken, ben de kıyafetlerini hazırlayıp son rötuşları yapıyorum. Çocuklar üstlerini giyip tamamen hazırlandığında, ben de dışarı çıkmaya hazır bir halde kapıda bekliyorum. Çocuklar yanıma gelirken annem beni kapıda sıkıştırıyor; ellerini beline atıp inanmadığını belli ederek soruyor: "Nereye gideceksin?" Çantamı omzuma atıp cevap veriyorum: "Çocukları okula bırakacağım." "Babam ofisine çağırdı, gider miyim bilmiyorum," diye ekliyorum. Annem bir iç çekiyor; gitmemi istemediği her halinden belli ama sormak istediği şey çok başka. Tek kelimeyle "Özer?" diyerek niyetini belli ediyor. "Eve geldiğimde o meseleyi konuşuruz anne. Dediğim gibi, bugün eşiyle konuşmam lazım. Geldiğimde Özer kim, nereden çıktı; hepsini çocuklar yokken konuşuruz," deyip çocuklarla evden çıkıyorum. Babamın ofisini bahane edip eve geç gelebilmenin hesaplarını yapıyordum ama ambulanstaki feryatlarımdan ve dün geceki kabustan sonra, kendi kaçış kapılarımı birer birer kapatıyorum maalesef. Çocukların okulu üç sokak arkamızda bir mahalle okulu. Ulaşım yürüyerek oldukça kolay; ancak trafiğin yoğun olduğu bir bölgede kaldığı için genelde okula annemle gidiyorlar. Bugün, işe gitmediğim o nadir fırsatlardan birini yakaladığım için bu işi kendim yapabilirim. Bu sayede çocuklarımla beş dakikalık okul yolunda bile olsa ekstra vakit geçirebilirim. Yol boyunca Özer'e verdiğim sözü düşünüyorum. Orada şu an ne kadar uzun süredir hapsolmuş olduğunu fark edince içimi bir aciliyet hissi dolduruyor. Ben bayıldığımda yemekhane zemininde yalnızca bir-iki saat kalmıştım ama bana Düzlem’de koskoca bir gün gibi gelmişti. Uyandığımda aklıma gelen ilk şey, zamanın orada farklı işlediği olmuştu. Şimdi Özer ise neredeyse yirmi dört saattir orada; onun için zaman muhtemelen haftalar gibi hissettiriyor olmalı. Bense gerçek hayatın sorumluluklarında boğularak ona verdiğim sözü yerine getirmeyi geciktirmek zorundayım. Zeynep'in "Anne, Özer amcanın nesi var?" diye sormasıyla düşüncelerimden sıyrılıyorum. Ne diyeceğimi bilmiyorum. Lafı ağzımda gevelerken, Metin soruyor: "Babam gibi mi?" "Hayır," diyorum keskin bir tonla. Çocukların, babalarının durumunu benim söylediğim bir yalan yüzünden hatırlamış olması içimi yakıyor. Aslında hiç unutmuyorlar tabii, ama buna rağmen suçluluk duygusu içimi kemiriyor. "Psikolojikti sanırım, tam bilmiyorum," diyerek ikinci bir yalan söylüyorum. Aslında tam olarak yalan sayılmaz ama doğru da değil. Düzlem’in insanı hasta ettiği bir gerçek ve Özer’le bilincimi paylaştığımda, hissettiklerim kesinlikle sağlıklı bir insan psikolojisi değildi. Ama bu Düzlem’in etkisi miydi yoksa gerçekten hasta bir zihnin yansıması mıydı, bilmiyorum. Kim bilir, belki ikisi de birbirini besleyen durumlardır ve belki de Özer gerçekten hastadır. "Buradan sağ çıkamam," dediğine göre Özer'in gerçek bir sağlık problemi olmalı. Kalbiyle ilgili bir sorunu olduğunu söylemişti ama bunun gerçek mi yoksa Düzlem etkisi mi olduğunu henüz kestiremiyorum. Yolun sonuna geldiğimiz, okulun kapısına iyice yaklaştığımız bir noktada Zeynep duruyor. Elini çantasına yapıştırdığı bir Barbie stickerına uzatıp onu yerinden çıkartıyor "Bunu Özer amcaya verir misin? Belki ona iyi gelir. Babam bunları çok severdi." Çocuklarımın merhameti gerçekten göz yaşartacak düzeyde. Babası o mutlu olsun diye kabul edip hastane yatağının etrafına tek tek yapıştırdığı o stickerları, şimdi Özer'in de hoşuna gider diye ona hediye etmek isteyen bir kızım var. Stickerı elinden sessizce aldım. "Tamam, bunu hastane yatağına yapıştıracağım, olur mu?" diyorum. Zeynep kafasını sallayarak onaylıyor ve abisiyle birlikte hızlı bir koşu tutturup okulun kapısından içeri giriyor. Çocuklar okul kapısından içeri süzülürken tek düşünebildiğim şey, bir sonraki durağım olan Özer'in marketi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD