Keyifli okumalar...
Hafta sonumuz her zamankinin aksine daha farklı olmuştu. Çünkü ben cafede çalıştığım zamanlarda hafta sonumuz olmazdı. Tatil günlerinde bile çalışırdım. Ama yeni işim daha başlamadan mükemmel imkanlarını göstermişti.
İlk önce sabah erken saatlerde teyzem gelmişti. Birlikte kahvaltı yaparken ona olanları -itilme kakılmayı atlayarak- anlatmıştım. Önce dellenmiş sonra da yeni işimi duyunca sevinçten adeta dört köşe olmuştu.
Sonra kızlarla birlikte dışarı çıkıp biraz gezmiştik. Onları teyzemle birlikte parka bırakıp kendim markete gitmiş ve yüklü miktarda alışveriş yapmıştım. Daha doğrusu mecburdum.
Kendimi zar zor eve atmış ve biraz dinlenmiştim. Sonra da kızlar evde yokken makyaj malzemelerini çıkarıp YouTube videosu açarak önce nasıl yapıldığını uzun uzun izledim. Sonra başa sarıp izlerken kendim yapmaya çalıştım. Sonuç mu? Vahşet!
Aynada kendimi gördüğüm an korkudan kalbime inecek sanıp nasıl sildiğimi bile hatırlamıyorum. Hem yaparken rimel az kalsın gözüme giriyordu.
Bunları kullanmak istemiyorum ki ama ben!
Homurdana homurdana bir süre daha üstünde çalışmış az malzeme ile daha iyi bir görünüm elde etmiştim. Ama hâlâ kullanmak istediğimi sanmıyorum...
Daha sonrasında yemek hazırlarken teyzem ve kızlar gelmişti. Öğlen ve akşamı birlikte yemiştik sonra gitmişti.
Pazar günü ise uzun zaman sonra ilk kez kolları sıvamış ve ev temizliği yapmıştım. Öğlenden sonraya kadar canım çıkmış, kendimi ölü gibi hissediyordum.
Ardından öğlenden sonrasını kızları yıkamak için harcamış kendim de yıkanarak üstümdeki yorgunluğu hafifletmiştim. Akşam yemeğinden sonra kızları yatırmış kendim de ölü gibi yatmıştım.
Yine her zaman olduğu gibi sabaha kadar uyuyamamış gece uyanmış kızlar için bir şeyler hazırlayıp birde Barış'a teşekkür kurabiyesi yapmıştım.
Şuan ise durmuş yeni alınmış bir gömleği ve pantolonu giymiş ayna karşısında kendime bakıyordum. Koyu mavi kolsuz bir gömlekti ve pantalonum esnek bir kumaştan siyahtı. Kalçalarımı sarması da cabası. Bunlarda sorun yoktu. Tek sorun gömleğin üstten bir düğmesinin olmamasıydı.
Açıkta pek bir şey görünmüyor olsa da göğüs çatalım kendini belli ediyor, Barış'ın verdiği kolye açıkta kalan yerde parlıyordu.
Rimel ve hafif bir ruj olmak üzere makyajımı bitirmiş, altı santim kalın topuğu olan bir ayakkabı giyerek tamamlamıştım kendimi. Artık çıkmak için hazırdım.
Telefonumu şarjdan çıkarıp arka cebime soktum. Sonra da odadan çıkıp mutfağa girdim. İki ayrı koyduğum saklama kabını birde iki ayrı poşete koyup bu defa kapıya ilerledim. Vestiyerden çantamı alırken kızlara seslendim.
Kızlar yarı uykulu şekilde sarsak adımlarla gelirken gülümsemeden edemedim. Haftasonu geç kalkıyorlardı ki her pazartesi onlar için zor geliyordu. Birde işe geç kalma konusu vardı. Cafe okula yakın olduğu için zamanından önce bile yetişebiliyordum. Ama maalesef şirket için aynı şey mümkün olmayabilir.
Sonuçta yakın bir yer değil ve otobüsle gideceğim için uzun zaman alabilir. Geç kalmak istemediğim için normalden biraz daha erken kaldırdım kızları. Umarım bir kaç güne alışırlar.
Hızlı adımlarla okula gelip her zaman yaptığımızı yaptık. Uyarı, sarılma, öpücük ve sevgi mırıldanmaları...
Kızlardan ayrılırken kapının önüne Arzu Hanım gelince onların poşetini gülümseyerek uzattım.
"Günaydın Arzu Hanım. Bunlar kızların öğlen öğünü." dediğimde kaşlarını çatarak elimden aldı.
"Hanım demeyecektin hani?" Ah!
"Şey, ben henüz alışamadım." dediğimde gülümsedi.
"En kısa zamanda alışırsın umarım."
"Umarım." deyip gülümsedikten sonra içeri giren kızları gördüm. "Bende gideyim artık. Kızlar size emanet."
"Merak etme." derken arkasından Ahmet'in yavaşça gelmeye başladığını görürken gülümseyip okuldan uzaklaşmaya başladım.
Ben okuldan çıktığımda bir kaç kişi daha okula giriş yapıyordu. Normalde dikkat çeken biri değilimdir. Ama bu yeni halimden dolayı olacak ki, yanımdan geçen veliler dönüp yine bakıyorlardı. Bu gerçekten sinir bozucu bir şey.
Umursamamaya çalışarak okul bahçesinden çıkıp sadece yola bakarak ilerlemeye başladım. İnsanların hiç insan görmemiş gibi bakmaları beni delirtmeye başlıyor.
Ayakkabılarımla yolu döverek durağa ilerleyip kısa sürede ulaştım. Saatime baktığımda otobüsün beş dakikaya burada olacağını görüp oturdum.
Ayaklarım topukluya yabancı olduğu için şimdiden ağrımaya başladı bile. Yada uzaylı görmüş gibi bakan insanlara sinirlenip sert ve hızlı yürüdüğüm içinde olma ihtimali yüksek.
Kendi kendime göz devirirken önümde siyah spor bir araba durdu ve yavaşça camı açıldığında Barış'ın gülümseyen yüzünü gördüm.
"Seni bulana kadar anam ağladı, hadi gel." Kaşlarım havalanırken ayaklandım ve arabaya yaklaştım.
"Niye beni aradın ki?"
"Otobüsle gelirsen, ne kadar erken kalksan da geç kalırsın. Hem yolda giderken konuşuruz geç kalmayalım." dediğinde cevap vermeyip arabaya bindim. Ben emniyet kemerini takarken Barış çoktan arabayı çalıştırmış yola koyulmuştu.
"Teşekkür ederim ama zahmet etmene gerek yok. Öyle yada böyle gelirim ben şirkete."
"Zahmet olacağını düşünseydim eğer, zaten gelmezdim. Bunları kafana takma sen. Otobüsle o kadar yolu hem geleceksin, hem gideceksin kolay mı sanki."
"Değil elbette ama..."
"Güneş, benim için sorun yok. Sende sorun etme. Evim sizin oraya zaten yakın. Hem yalnız başıma yolculuk yapmamış olurum. Sıkılıyordum." dedi ve bana dönüp göz kırptıktan sonra önüne döndü.
Bende cevap vermedim. Zaten ne desem kendi istediğini yapacak yada beni ikna edene kadar konuşacaktı. Ama her gün beni alması ve şirkete bırakması uygun olmayacağı için bir şekilde benim onu ikna etmem gerekiyordu.
Bakışlarımı sessizce camdan dışarı çevirmiş akan yola bakmaya başladım. Yolculuğumuz konuşmadan hafif bir müzik eşliğinde geçerken kısa sürede şirkete gelmiştik.
Barış önümde ben bir adım geriden içeri girdik. Asansörde beşinci kata çıkarken Barış beni olacaklara hazırlıyor, mutfağın yerini söylüyordu. Biraz sonra mutfağa götürdü ve duvara sabitlenilmiş kablosuz telefonu gösterdi.
"Bir kaç gün kendileri gelip alırlar ama senin işe girdiğine alıştıklarında canını çıkarana kadar kahve çay falan isterler. Çaycı küçük bir kaza geçirdi, toparlanıp gelene kadar seni kullanırlar."
Anladığımı belirtircesine kafamı sallayıp gözlerimi mutfakta gezdirmeye başladım. İnce uzun fazla büyük olmasa da bizim evin mutfağından büyük olduğu kesin kahve tonlarda ki mutfağa baktım.
Bardaklar, fincanlar, kupalar ve plastik tabaklarla birlikte çay kaşığı falan vardı. Çaydanlık ve cezve de vardı elbette. Eminim kapakları kapalı duran dolaplardan birinde kahve ve çay da bulunuyordur.
"Hadi sana kolay gelsin ve ilk iş olarak bana çay getirirsen çok mutlu olurum. Benim ve diğer tasarımcıların odası bir kat yukarı da. Koridorun sonunda ki oda." dedi ve gitti.
Bende hemen ardından vermeyi unuttuğum kurabiyeleri tezgahın üstüne bırakıp çaydanlığa su koyarak ankastrenin üstüne yerleştirip ateşi yaktım.
Dolapları karıştırıp neyin nerede olduğunu iyice öğrenmiştim. Ve öğrendiğim bir başka şey ise, bildiğim bilmediğim ne kadar çay türü varsa hepsinden dolaplarda bulunduğuydu. Ve kavanozlar bulunuyordu içinde ise çeşit çesit kurabiye ve çikolatalar vardı.
Yaklaşık yarım saat sonra olan çayı bir kupaya yerleştirip kurabiyeleri de yerleştirdiğim tabağı tepsiye koydum. Asansöre girip altıncı kata çıkıp asansörden indim.
Burada bir çok oda vardı ama koridorun sonunda tek bir oda bulunuyordu. Rahatlayarak odaya ilerleyip kapıyı bir kez tıklattım. İçeriden onay sesiyle birlikte kapıyı açıp girdim.
Önünde bir kağıda eğilmiş çizim yapan Barış, kapının ardından kafasını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi. Bakışları kurabiyeyi bulunca gülümsemesi genişledi.
"Yapmışsın."
"Evet, teşekkür amaçlı." deyip masaya yerleştirdim.
"Teşekkür ederim," diyerek içinden bir tane alıp ağzına attı ve beğendiğini belirten mırıltı çıkararak yedi. "Enfes olmuş."
"Afiyet olsun." deyip kapıya ilerledim. "Ben artık gideyim. Kolay gelsin sana."
"Sana da,"
Gülümseyerek kapıya dönüp açtığım anda kapıya vurmak için eli kalkan birini görüp kafama çarpmadan önce geri kaçtım. Şaşkınlıkla elin sahibine baktığımda o kişininde şaşırdığını gördüm.
"Affedersiniz, isteyerek olmadı!" diyen genç bir adamdı.
"Sorun değil, görünmez kaza." dediğimde gülümsedi. Bende nezaket amaçlı gülümseyip içeri girmesi için kenara çekilirken gözlerini benden çekmeden bir iki adım yaklaştı.
Sanki tanıdık birini görmüşte nereden tanıdığını çıkarmaya çalışır gibi hafifçe kaşlarını çatmıştı. Birden kızıl saçları, kahve gözleri bana tanıdık gelirken aynı şekilde kaşlarım çatıldı. Nerden tanıyordum ki?
Kızıl saçlar...
Kızıl...
Kızıl!
Kızıl Aşkım!
Esra!
Esra'nın platonik hoşlandığı çocuk Sarp!
"Sarp?"
"Güneş?"
İkimiz aynı anda konuşurken kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Ben onu -lise arkadaşım- Esra'dan doğru kısmen tanıyordum ama hiç bir zaman onunla bir sohbetimiz olmadığı için beni tanıması mümkün değildi.
"Sen beni nereden tanıyorsun?"
"Aman Allah'ım gerçekten sensin! Esra seni gördüğümü öğrenince mutluluktan çıldıracak!" derken ellerini kollarıma koymuş adeta mutlulukla konuşuyordu.
Bir dakika Sarp az önce Esra mı dedi?
Yoksa? Olabilir mi?
"Neler oluyor?!" diyerek sert bir tonla konuşan Barış ile soracağım soru geri kaçarken bakışlarımızı ona çevirdik. O an odanın içinde olduğumuzu farkettim.
"Ah kusura bakma Barış, Güneş'i tanırım da birden karşımda görünce inanamadım. Yıllar olmuştu." deyip yüzünde yüz voltluk bir gülümsemeyle bana döndü.
"Ay hâlâ da inanamıyorum! Esra'ya hemen haber vermeliyim! Hemen benimle gel seni kaybedemem!" deyip beni kolumdan çekiştirmeye başladığında gözlerimi kırpıştırdım.
"Sarp bi dur! Şuan çalışıyorum ben."
"Ne yapalım o halde? Hangi pozisyonda çalışıyorsun?"
"Ofisboy" dediğimde yüzü endişeyle düştü.
"Zor iş ama, kaldırabilecek misin?"
"Deneyeceğim." dedim ve kapıya doğru ilerledim.
"Tamam öyleyse, öğlen arası yanına uğrarım." dediğinde onaylayarak kafamı salladım. Ardından muftağa indim.
Zamanım öğlene kadar hızla yeni işime uyum sağlayarak geçti. Duyuru panosundan ofisboy olarak geldiğimi öğrenenler ile fotokobi gibi işlerle uğraştım. İsteyen bir kaç kişiye çay kahve yapıp götürdüm.
Öğlen arası mutfakta tezgahı silerken Sarp içeri girmiş kolunu omzuma atarak beni çekiştirmişti.
"Hadi gel gidiyoruz."
"Nereye?"
"Öğlen yemeğine." demesini bekliyormuş gibi karnım guruldayınca utanarak yanaklarım kızardı.
Birlikte şirketten çıktık ve Sarp'ın şoför koltuğuna geçtiği bir arabaya binip uzaklaşmaya başladık. Çok fazla uzaklaşmamıştık ki, bir lokantanın önünde durdu. Normalde olsa Sarp ile gelmeyi kabul etmezdim ama hem Esra'yı özleyip merak ettiğim için, hem de Sarp ile arasında ne olduğunu merak ettiğim için, gelmiştim. Bu ilkti ve son olacak.
Birlikte lokantaya girip cam kenarlarından birine oturdum. Karşıma da Sarp oturup eline aldığı telefonuyla bir şeyler yapıp masanın üstüne koydu.
Garson yanımıza gelip menüleri verdi ama içindekilerin fiyatlarını görünce iştahım kalmamıştı. Birazdan dudağım da uçuklayabilir.
"Kararı bana bırakır mısın? Enfes bir tarif var burada!" dediğinde bakışlarımı menüden çekip ona çevirdim.
"Ben..."
"Benim siparişi ikileyin siz." diyerek cevabımı beklemeyen Sarp ile garson menüleri alıp uzaklaştı. Bende sessiz kalmak zorunda kaldım. Ne sipariş ettiğine de dikkat etmemiştim.
Aramızda kısa bir süre sessizlik hakim oldu. Aniden ne diyeceğimizi bilemez şekilde kaldık. Bu garip bir durum olurken Sarp gülerek elini uzattı.
"Sabah heyecandan unuttum. Biz yüz yüze hiç tanışmadık. Ama ikimiz de birbirimizi tanıyoruz. Yani kısmen. Seni tanıdığıma memnun oldum." demesiyle bende gülümseyip elimi uzattım ve tokalaştık.
"Bende memnun oldum. Dediğin gibi bende kısmen tanıyordum seni. Şirkette görünce baya şaşırdım. Ama senin beni tanıyor olman daha şaşırtıcıydı."
"Ah elbette." deyip arkamdan bir noktaya bakıp kocaman gülümsedi. Bakışları sıcacık olurken iç çekti ve elinin birini çenesine yerleştirip dirseğini masaya yasladı. Ve gözlerini o noktadan ayırmadan o şekilde durmaya devam etti.
Konuşmayı bırakıp bu şekilde nereye baktığını anlamak için döneceğim sırada masanın yanına düşen gölge ile kafamı kaldırıp kim olduğuna baktım.
Gelen genç kadın ellerini beline yerleştirmiş çatık kaşlarıyla Sarp'a bakıyordu. Sarp ise hiç istifini bozmadan kadına bakıyordu.
Bakışlarım kadının üstünde gezerken kim olduğu birden dank etmişti kafama. Aradan geçen beş yılın ardından hem çok değişmiş hem de aynı duran kız benim arkadaşımdı.
Her zaman ki rahat görüntüsüyle duruyordu masanın yanında. Sarı bir tişört ve siyah bir kot giymiş, kısa sarı saçlarını salmış biraz dağınık duruyordu. Mavi gözleri Sarp'ı öldürmek ister gibi bakıyordu.
Gözlerim doldu, boğazımda büyük bir yumru oluştu. Hayatımda olan tek arkadaşımdı o benim. Tek dostum. Ve beş yıl önce kendi derdimden onu boşlamış aramızdaki bağı koparmıştım. Zaman zaman yokluğunu hissetsem de şuan anlıyorum aslında ne kadar çok özlediğimi.
"Sarp, tutturdun sana sürprizim var diye! Senim yüzünden önemli bir derse girmedim! Umarım gerçekten yerinde bir sürpriz olur!" dedi ve baygın bakışlar atarak kısa bir an bana dönüp tekrar Sarp'a dönen gözleri, saniyeler içinde irileşti kaşları havalanırken dudakları aralandı.
İki saniye geçerken bakışları beni buldu. Yavaşça ayağa kalktığımda onun da gözlerinin dolduğunu gördüm. Ellerini aralanan dudaklarına götürüp gözlerini sıkıca kapattı. Bir kaç saniye geçerken tekrar araladı. O an tüm lokantanın içinde bulunan insanlarının hepsinin bize bakmasını sağlayacak bir çığlık atıp hızla boynuma sarıldı.
"Gün Işığım! İnanamıyorum! İnanamıyorum! Aman Allah'ım, inanamıyorum!" diye sayıklar gibi konuşurken birbirimizi adeta ahtapot gibi sarmıştık.
Uzun zaman sonra ilk kez kendimi müthiş hissettim. Tamamlanmış hissettim.
Bir süre birbirimize sarılarak hasret giderdik. Sonra masaya oturup birbirimizin gerçekliğini sorguladık. O kadar uzun zaman oldu ki insan ister istemez acaba demeden edemiyor.
"Gün Işığım, gerçekten buradasın değil mi?" dediğinde gülümseyerek kafamı salladım.
"Gerçekten buradayım, Esra."
O sırada garson masamıza siparişleri getirirken biraz olsun kendimizi toparladık. Sarp ise bu halimize gülümseyerek bakıyordu. Garsona aynı siparişten bir tane de Esra için verirken kendi yemeğini Esra'ya verdi.
"Nasıl sürprizimi beğendin mi?"
"Sen nasıl bir şeysin ya!" dediği gibi ayağa kalkıp Sarp'ın boynuna sarıldı. Geri çekilirken kulağına sessiz bir şeyler fısıldarken Sarp'ın yüzü kızardı.
Esra bu halinden memun kalmışcasına sırıtıp tekrar yanıma oturdu ve elimi sımsıkı tuttu.
"Anlat bakalım neler yapıyorsun, nasılsın?" dediğinde muzipçe gülümseyip kaşımın tekini kaldırdım.
"Asıl olaylar sende sanırım, sen anlat." deyip gözlerimle Sarp'ı işaret ettim. Sarp'a bakıp kıkırdadı ve geriye yaslanıp sağ bacağını sol bacağının üstüne attı.
"Valla bebeğim, bir olay yok. İşte lise ikiye geçtiğim o yıl beni görmüş aşık olmuş. Bir yıl peşimde koşunca dayanamadım kabul ettim hayatıma. Malum arada iki sene var Sarp ile. Tam kabul ettim o üniversiteye başladı. Başlarda beni bırakıp üniversiteli kızlarla takılır diye düşündüm ama korktuğum gibi olmadı. Böyle de bir sene idare ettik. Bu defa da ben üniversiteye başlayacağım, ama alanlarımız farklı olduğu için Sarp'ı bir telaş bir korku sardı. Bizde apar topar evlendik." dediği anda gözlerimi büyüterek baktım ikisine de.
Sarp utanarak gözlerini kaçırırken Esra umarsızca omuz silkip yemeğini yemeye başladı. Ama yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
"Sarp aşkım, Güneş ile bana alkolsüz kokteyl getirsene. Senin tarifini istiyorum ama." derken bende yemeğimden bir parça aldım ve Esra'ya döndüm.
"Gerek yok bence benim geri dönmem gerekiyor zaten." dediğim an gözlerinde ölümcül bir bakışla bana döndü. Sarp ise çoktan ayaklanmıştı.
"Seni bunca yıl sonra bulmuşum, kaybeder miyim?"
"Ama benim bugün ilk iş günüm. Geç kalmamam gerekiyor. Numaramı vereyim, sık sık konuşuruz." Surat asarak kabul edip birbirimizin numarasını aldık.
"Az önce umarsızca anlattığım olayları birde baş başa kaldığımızda anlatmalıyım sana!" diye sessizce fısıldayınca güldüm.
"Bence de öyle yapmalısın! Çünkü anlattıkların beni oldukça şaşırttı. Özelikle bir sene boyunca peşinden koşma olayı daha çok şaşırttı."
"Ah kuzum ya sen yokken neler oldu neler! Hepsini anlatacağım ama sende anlatacaksın!" demesiyle omuz silktim.
"Bende olan bir şey yok. Beş yıl önce üçüz kardeşlerim olurken annem öldü. O günden sonra kendimden vazgeçerek kardeşlerime iyi bakmak amacıyla işe girdim. Neredeyse bir hafta önce kovulana kadar da çalıştım. Sonra kovulunca bir arkadaş sayesinde işe girdim. Bugünde ilk iş günüm." derken bir yandan da yemeğimi yemeye odaklandım.
Esra'nın ise sesi çıkmıyordu. Hayatımın özeti ikimizinde neşesini kaçırmıştı. Sessizce yemeye devam ederken Sarp elinde iki bardakla gelip bize uzattı. Garson da arkasından gelip onun yemeğini bırakıp gitti.
Bir süre daha yemek ve ben içecekle ilgilenip öğlen vaktini geçirdik. Bileğimi çevirip saate baktığımda öğlen arasının bitimine onbeş dakika kaldığını görüp yerimden kalktım.
"Esra, seni yıllar sonra yeniden görmek çok mutlu etti. Numaralarımızı aldık. Bundan sonra sık sık görüşürüz. Ama benim şimdi gitmem gerekiyor."
"Bundan sonra istesen de kurtulamayacaksın benden!" deyip sımsıkı sarıldı bana. Aynı şekilde karşılık verip ayrıldım.
"Hadi gidelim Güneş." diyen Sarp ile elimi cüzdanıma attım.
"Hesabı kasadan mı ödüyoruz?"
"Ne hesabı kız?" deyip koluma hafifçe vuran Esra'ya anlamadığıma dair bakış attım.
"Yemek yedik, hesap ödenmeyecek mi?"
"Burası benim aileme ait. Ben ve arkadaşlarım yemeklerimizi ücretsiz yiyoruz." diyen Sarp ile sesimi çıkarmadım.
Adamın bi adını biliyorum yahu! Nereden bilebilirdim ki ailesinin lokantası olduğunu!
Esra ile bir kez daha sıkıca sarıldıktan sonra arabaya binip şirkete gittik. Şirkete girerken Barış'ı lobi de resepsiyon masasına yaslanmış şekilde dururken gördüm. Canı sıkkın gibi dalgın bir şekilde duruyordu.
"Gelmiyor musun?" diye soran Sarp ile olduğum yerde durduğumu farkettim.
"Sen git birazdan çıkarım bende." dediğimde onaylayıp asansöre bindi. Ardından kendi katına çıktı. Bende Barış'ın yanına ilerlemeye başladım.
"Bir sorun mu var?" diye sorduğumda dalmış olduğu yerden yerinde hoplayarak çıkıp bana baktı. "Özür dilerim, korkutmak istememiştim."
"Sorun değil dalmışım." deyip gülümsedi ama gözlerine ulaşmayan bir gülümsemeydi.
"Sorun ne?" Cevap vermedi. Öyle birkaç saniye daha baktı, ardından yaslandığı yerden doğrulup asansörlere ilerlemeye başladı.
"Bir sorun yok, hadi gidelim."
Bu defa cevap vermeyen bendim. Ama sessizce arkasından ilerleyip asansörün gelmesini beklemeye başladım. En sonunda geldiğinde içine binip önce benim katta durdu. Sonra duraksamadan Barış kendi katına çıktı.
Hali düşündürücü bir şekilde kötü görünüyordu. Anlaşılan canını sıkan bir durum olmuş ve kimseye söylemek istemiyor. Omuz silkip geri kalan günde Barış'ı ve Sarp'ı görmeden bana verilen işleri yaparak geçirdim.
"Güneş, on dakikaya çıkıyorum bana bir taksi bulsana." diyen şirket çalışanı olan kadını onaylayıp dışarı çıktım.
Bugün bir sürü insan gelip benimle tanışma faslını gerçekleştirmişti. Ama daha ilk günden hepsini hatırlayabilmem imkansızdı. Az önceki kadında benimle tanışıp ama benim hatırlayamadıklarımdandı.
Güvenliğin yanına gidip taksi durağı numarası aldım. Arayıp bir taksi çağırdıktan sonra gelmesini beklemeye başladım. Bu da benim bugünkü son işimdi. Gelen taksiyi, isteyen kadın gelene kadar tutup ona bıraktıktan sonra eve gideceğim. Sonra isyan bayraklarını çeken ayaklarımı serbest bırakacağım.
"Taksi nerede?" diye soran kadın yanımda belirirken bileğimi çevirip saate baktım.
"Bir kaç dakikaya kalmaz burada olur." der demez bunu bekliyormuş gibi taksi önümüzde duruverdi.
"Ah sağol Güneş."
"Rica ederim." Taksiye binen kadın uzaklaşırken omuz silktim. Nasıl olsa bu benim işim.
Yürüyerek yüz metre ilerideki durağa ilerlemeye başladım. Durağa yaklaştığım sırada yanımda Sarp ve arabası belirirken aynı zamanda korna çaldı.
"Büyük yerden emir aldım ve seni eve bırakacağım. Hadi atla."
"Gerek yok Sarp."
"Esra seni eve bırakmadığımı öğrenirse beni asfalta gömer yeminle. Gel şimdi." dediğinde güldüm. Ama yine de olumsuz cevap vereceğim sırada telefonum çalmaya başladı. Alıp baktığımda bunun Esra olduğunu gördüm.
"Efendim?"
"İçimden bir ses Gün Işığımın eve bırakma teklifini geri çevirdiğini söyleyince bir arayıp öğreneyim, dedim."
"Esra böyle bir şeye gerek yok, ben kendim giderim."
"Hayır kabul etmiyorum! Hemen o arabaya biniyorsun!" dediği gibi cevap beklemeden telefonu yüzüme kapatınca göz devirmeden edemedim. Her zaman ki Esra işte. Aradan beş yıl geçse ne olacak ki sanki?
Sarp'ın yanına geçip oturdum ve okulun adresini verdim. Yarım saat sonra okula gelmiştik. Sarp'a teşekkür ederek geri yollayıp okula bahçesine girdim ve kızları öğretmenleriyle birlikte bahçede bankta otururken buldum.
Kızlar beni farkederken diğerlerinin de farketmesi uzun sürmedi. Kızlar ayaklanıp öğretmenleriyle birlikte bana yaklaşırken aynı şekilde bende onlara yaklaştım. Ortada buluştuk.
"Geç kaldım sanırım. Kusura bakmayın." derken kızların ellerini tutmuştum.
"Veliler şimdi dağıldı zaten. Geç kalmadın ama daha erken gelirdin." diyen Ahmet ile omuz silktim.
"Yeni iş, yeni düzen maalesef."
"Anlıyorum."
"Yeni iş düzenine uyum sağlamak bir süre yorar insanı." Arzu'nun sözlerine karşılık yorgun bir gülümseme attım.
"Şuan eve ışınlanmak istiyorum. Oldukça yoruldum."
"Ay canım, daha fazla kalma ayakta. Git hadi."
"İyi akşamlar." diyerek ikisine de gülümseyip kızlarla ilerlemeye başladık. Okul bahçesinden çıkana kadar sessiz olan kızlar, çıktıktan sonra hepsi bana dönüp konuşmaya başladı.
"Abla, Barış Abi nerede?"
"Bugün gelmeyecek mi?"
"Bugün de gelip bizi omzuna alır sanmıştık."
"Abla, Barış Abiyi gördün mü sen?"
"Bizi sevmemiş mi? Ondan mı gelmedi?"
"Yoksa çok mu ağırız?"
"Hii! Yoksa omzu mu kırıldı?!"
Üçü sürekli soru sorup cevap beklemeden konuşurken Yıldız'ın son sorusu üçünü aynı konu içinde döndürmeye zorlamış gibi tartışmaya başladılar. Keşke bi beni dinleselerdi!
Eve gelene kadar kendi aralarında gerçekten kırıldı mı, hangimiz daha ağırdık, gibi sorularla tartıştılar. Bu sayede ağrıyan ayaklarıma birde başım eklendi! Harika, değil mi?
"Kızlar, Barış ile aynı yerde çalışıyorum. E haliyle onu gördüm de. Ve omzu falan kırılmamıştı. Sizi de seviyordu. Ama sizi sevmiş olması her zaman geleceği anlamına gelmez. Yada gelse bile omzuna almaz! Anlaşıldı mı? Şimdi bu konuya açıklık getirdiysek herkes elini yüzünü yıkayıp oturma odasına geçsin." diyerek ellerimi bir kaç kez birbirine çarptım.
Kara suların toplandığı ayaklarıma özür bakışları atıp mutfağa girdim. Dünden olan yemekleri ısıtıp kısa sürede masayı hazırladım. Kızlarla okul sohbetleri ederek yemeğimizi yiyip yataklara girdik.
Üstümde şort, askılı tişört pijamalarımla yatakta uzanırken yorgun olmama rağmen uyku tutmuyordu. Barış'ın öğlenden sonra ki hali aklıma takılıp kalmıştı.
Telefonu elimde döndürüp dururken arayıp-aramamak arası gidip geliyordum. Barış benim için bir çok şey yapmış ve yakından ilgilenmişti. Şimdi işim görüldü ne hali varsa görsün diyecek biri değilim. Eğer bir sorunu varsa ve elimden gelen bir şey ise yardımcı olmam gerekir. Eğer elimden bir şey gelmiyorsa da zor zamanı geçene kadar yanında olmam gerekir.
Yine de aramak gelmiyor içimden. Konuşurken birden ne diyeceğimi bilemeyip saçmalama ihtimalim var. En iyisi mesaj atmak. Böylelikle yazdığımı da kontrol edebilirim.
Kararımı verir vermez sürekli ters düz ettiğim telefonumu doğrultup Barış'ın ismine tıkladım ve mesaj kısmına girdim. Kısa bir an ne yazacağımı düşünüp ona da hızla karar vererek yazıp gönderdim.
İletilen: Barış
Nasılsın?
Yutkunup cevap beklemeye başladım. Çok nadir şekilde mesaj atan biriydim ve bu şekilde mesaj yazdığım kimse olmamıştı. Ya adres, ya sipariş mesajları atmaktan başka kullanmamıştım mesaj kutusunu. Barış bir ilk olmuştu benim için.
Elimin içindeki telefon titrerken hiç beklemeden açtım mesajı.
Gönderen: Barış
İyiyim...?
Verdiği cevap ile soru karışımına bakarken ne demek istediğini düşündüm. Sanırım sen nasılsın diye sormak yerine soru işareti bırakıp o da benim nasıl olduğumu soruyor. Yada sanırım iyiyim, demeye çalışıyor.
Lanet olsun! Bir daha kimseye mesaj yazmayacağım!
Yani Barış düzeldikten sonra...
İletilen: Barış
Bugün pek iyi değil gibiydin.
Gönderen: Barış
Sen beni mi merak ettin?
Soruyu okuyunca gözlerimi kırpıştırdım. Merak mı etmiştim? Sanırım evet...
İletilen: Barış
Kötü görünüyordun, merak ettim.
Neyin var? Ne oldu?
Yazdıktan sonra beklemeden gönderip uzun bir süre cevap bekledim. Ama araya üç dakika girince yanlış bir şey yazdığımı düşünüp baştan okudum. Ama bir terslik yok gibiydi.
Gönderen: Barış
Şuan iyiyim. Bir şeyim yok...
Sen nasılsın peki? Bugün öğlen arası nereye gitmiştin?
Üst üste gelen iki mesajı okuyup durum değerlendirmesi yaptım. Birincisinde iyi olduğunu ikincisinde benim nasıl olduğumu soruyordu.
Ya kendisiyle ilgili konuşmak istemediği için geçiştirmek amaçlı sormuştu yada gerçekten nasıl olduğumu merak ediyordu.
İletilen: Barış
İyiyim, öğlen arası Sarp beni ailesinin çalıştırdığı lokantaya götürdü. Esra da geldi. Birlikte yemek yiyip hasret giderdik. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli.
Abartıp abartmadığımı bir süre düşünüp tarttım. Sonra da hızla gönderdim.
Gönderen: Barış
Esra kim?
İletilen: Barış
Esra liseye gittiğim dönemde olan arkadaşım.
Gönderen: Barış
Peki Sarp?
İletilen: Barış
Esra'nın lisedeyken platonik aşkıydı. Sarp'ta Esra'ya aşık olmuş. Evlenmişler. Normalde Sarp ile yüz yüze birbirimizi tanımıyorduk. Esra anlatmış sanırım. Fazla konuşmadık.
Gönderen: Barış
Sarp ile Esra evli mi?
İletilen: Barış
Evet, neden?
Gönderen: Barış
Tamam şuan rahatladım... Ve hatta acayip iyiyim.
İletilen: Barış
Ne? Neden? Anlamıyorum, ne demek istiyorsun?
Gönderen: Barış
Sen takılma bu hallerime bir şeyim yok iyiyim. Bugün çok yoruldun. Uyu hadi. Yarın görüşürüz. Tatlı rüyalar...
Mesajı kaşlarımı çatarak defalarca okudum. Resmen beni başından atmak ister gibi geçiştiren bir mesaj atmıştı.
Resmen beni geçiştirmişti...
***
Umarım beğenmişsinizdir...