Kan

2037 Words
☬Dawson☬   Wesker, gittiğinden bu yana kaç dakikanın geçtiğini bilmiyordum. Sadece bedenime monte edilmiş zincirlerden kurtulmaya çalışıyordum ki ne yaparsam yapayım hiçbiri bir işe yaramıyordu. İşin kötü kısmı ise her hareket daha fazla kan kaybetmeme sebep oluyordu. Buda sınıra yaklaşmamı hızlandırırken içimdeki canavarın uyanacağı ana yaklaştırıyordu. İşte tamda bu durumda en iyi seçenek hareketsiz kalmaktı. Yapacak hiç bir şeyin olmadığını bilmek sinirlerimi ve düşüncelerimi tetiklerken odayı incelemeye başladım. Bir şekilde kafamı dağıtmak zorundaydım.  Tavanda sallanan zayıf ışıklı ampule gözüm değdiğinde odayı aydınlatan tek şeyin o olduğunu gördüm. Şu an gündüz mü, yoksa gece mi olduğunu ise söyleyemiyordum. Çünkü lanet odada tek bir pencere dahi yoktu. Dört duvarı taş bloklarla çevriliydi. Buda bina nasıl bir yapıt olursa olsun benim yerin dibine yakın bir yerde olduğumu anlamamı sağlıyordu. Odaya açılan ise yalnızca bir kapı vardı, gerçi buraya oda denmesi de muhtemelen hata oluyordu.  Zindana benzeyen bu yerde, bir avuca sığmayacak detaylar bittiğinde ise geriye sadece düşüncelerim ve ben kaldım. Acıyı hissetsem de görmezden gelebiliyordum. Sonuçta şu anki en küçük problemim hissettiğim acıydı. En azından hala bir şeyler hissedebiliyor olmaksa iyi bir şeydi. Beni zinde tutuyordu. Gözlerimi kapattığımda ise önümde beliren minikle güçsüz halime rağmen yumruklarımı sıktım.  Piç, kim bilir ona neler yapıyordu! Benim olana dokunuyordu! Onu muhtemelen ağlatıyordu! Narcissa, kendisine dokunulmasını istemezken ona ve bebeğimize zarar bile verebilirdi. Buradan kurtulduğumda Wesker, tüm bu yapılanları hayatı ile ödeyecekti. Üstelik saniyelik bir ölümle de değil, günler, haftalar hatta aylarca çekeceği acıdan sonra bu dünyadan silinecekti! Öfkem yüz ifademden de gayet anlaşılıyor olmalıydı ki kulaklarımı dolduran ses düşüncelerimi bertaraf ederken sahibine odaklanmama neden oldu. "Neye bu kadar öfkelisin, Dawson?"  Lanet olsun! Bedenim öyle kötü bir durumdaydı ki Gluskin'in varlığını bile fark edememiştim. Kapıyı açması, dibime kadar yaklaşması! Üstelik sorduğu soru ne kadar saçmaydı? Ağzımı açtığımda çeneme doğru süzülen kan damlarının arasından tıslayarak konuştum. Sesim bile o kadar az çıkıyordu ki... "Öyle iyiyim ki nedensiz yere öfke duyuyorum, Gluskin!" Bana bakışları normal olmaktan eğlenmeye ve oradan da hayranlık duymaya giderken tek yaptığım yüzünün şeklini incelemekti. Gluskin'de öldürme listemin bir diğer baş kahramanıydı.  "Ah! İşte benim yeğenim. İçinde bulunduğu duruma rağmen hala espri yapabiliyor. O kızın espri anlayışını da bedeninden söküp almadığına sevindim. Yalvaran halin pekte eğlenceli olmazdı." Narcissa'dan bahsetmesi öfkemi körüklerken bağırmaya başladım. Ne kadar başarılı olursam artık...  "Lanet olası! Ne istiyorsun bizden! Babam ile aranıza hiç bir zaman girmedim. Gerçi evet bir kaç safkanını yok etmiş olabilirim ama hepsi bu kadar! Daha fazlasına karışmadım." Gluskin, gerinerek gülümserken sıkıntım hat safhadaydı. Zaten kan kaybeden ve giderek zayıflayan bedenimin içinde, doyumsuz canavarı dizginlemeye çalışıyordum. Konuşmak bile işkence gibiyken amcamın hareketleri daha fazla delirmeme sebep oluyordu. Aklını tam olarak hangi noktada kaçıracaktım? "Küçük düşünmeyi bırak, Dawson. Lysandre'ın seni kral yapma çabalarının amacıma hizmet edeceğini biliyordum. Özellikle senin itirazlarını göz önüne alırsak... Neyse geride bıraktığın krallık ile ilgili sana bir kaç ufak detay vereyim. Sende nelere sebep olduğunu ve olacağını öğren." Bu cümle gözümü korkutmadı değildi. Babam krallığı korumak adına bir çok şey yapmıştı ve şimdi Gluskin nasıl oradan bana haber getirebiliyordu. Hain! Konsey! Kesinlikle büyük safkanlardan biri Gluskin için çalışıyor olmalıydı. Buda Narcissa'ı nasıl öğrendiğini açıklardı. dahası Mia'ı da öyle... Wesker her ne kadar amcam ile çalışsa da birinci elden, bilgiler alması imkansızdı. Beynimde oluşan çeşitli komplo teorilerinden biri dudaklarımdan dökülürken sesim fısıltı gibiydi. "Konseyden biri sana yardım ediyor, öyle değil mi?" Gluskin'in kahkahası odayı doldururken ağzıma dolan kanı tükürdüm. Acaba bedenimden kan sızmayan herhangi bir yerim kalmış mıydı? Resmen süzgece çevrilmiş bedenimin her noktasından kan akıyordu. "Zeki olduğunu biliyordum, Dawson. Şimdi sadece dinle. Katılmadığın taç giyme töreninden sonra baban tüm itibarını kaybetti..." Duyduklarım inadımla yaptığım hareketlerin sonuçlarını gösterirken belkide ilk kez babamı düşündüm. Davette beni üzerimde şort ve çıplak kızlarla bulduğu zamandan bile daha beter bir durumdaydı. Ben en başından beri insanların bana güvenmemelerini isterken, tüm güvensizlik hissi babamın üzerine kalmıştı. Tepki bile verememem Gluskin 'in konuşmaya devam etmesini sağlarken her yeni kelime içinde bulunduğum durumu daha kötü hale sokuyordu.  "Taht boş kaldı ve olanları düzeltecek kimse yok. Tamamen açık hedefler Dawson. Orduların başına geçmesi gereken kişi bile benim elimdeki, bu tamamen tesadüf. Çünkü ben bile böylesine kolay bir hedef olacaklarını düşünmemiştim. Öyle ki sırf biraz toparlanmaları için onlara izin veriyorum. Şu an onları elde etmek fazla kolay..." Gluskin, kelimelerine oldukça eğlenerek nokta koyarken dişlerimi sıktım. Ağzıma dolan kan giderek daha mide bulandırıcı bir hal alırken gözlerim kararmaya başlıyordu. Bir safkanın kandan midesi bulanır mıydı? Sürekli kendi kadını alan benim için durum tam olarak buydu. İçimdeki öfke ise geçen her saniye daha da artıyordu. Ama hiç bir şey yapamıyordum. Lanet olsun! Hiç bir şey yapamıyordum! Kanı tükürecek bile halim olmadığı için yarım açık ağzımdan sızarken kanlı çenemi Gluskin tutarak yukarı bakmamamı sağladı. Artık başımı bile yukarıda tutmayı başaramıyordum.  "Henüz çöküntü içine girme, Dawson. Seninle ilgili oldukça eğlenceli planlarım var ama öncelik dişi de. Onu nereden buldun?" "Narcissa'ı rahat bırak!" Öfkeyle bağırarak kurmam gereken cümle oldukça cılız bir şekilde dudaklarımdan dökülürken neyi düşünmem gerektiğini bile bilmiyordum. Narcissa... Babam.. Mia... Rio... Koca bir krallık... Hepsinin yok oluşları benim seçtiğim yol yüzünden olacaktı.  "Bunu yanlış kişiye söylüyorsun. Ama dişiyi merak etme beslenme işi ile Wesker severek ilgileniyordur bundan eminim. Dişiyi hamileliği boyunca besleyebilir. Ama bebek doğduğunda Narcissa asıl sahibine dönecek yani bana..." Öfkemle zincirleri çekiştirmem acı dolu ama oldukça cılız bir inlemenin dudaklarımdan dökülmesini sağlarken Gluskin daha fazla yaklaştı.  "Tekrar ediyorum. Tatlı dişiyi nereden buldun?" Sorusu ile hareketsiz kalırken tüm olanlara, olacaklara, hissettiğim acıya rağmen gülmeye başladım. Dişlerim ağzımdaki kandan dolayı muhtemelen kızıl bir renk almışken, Gluskin iğrenç bir şeye dokunur gibi çenemi bıraktı. Ben ise gülmeye devam ettim. "Dawson, tahmin ettiğimden daha mı erken akıl sağlığını kaybettin? Gerçi senden başkası olsa çoktan delirmişti." Gluskin'in konuşması dikkatimi vermem gereken yeri bulmamı sağlarken sinir gülüşümü her şeye rağmen sürdürdüm. Beni öldürmüyorsa hala bir planı var demekti ve bu da yaşayacağım anlamına geliyordu. Yani Gluskin kendi amacı için katilini yani beni hayatta tutacaktı. Sonunda gülmeyi kestiğimde sırıtmaya başladım. "O kadar şey biliyorsun, Gluskin. Bunu da kendin bulabilirsin."  "Hala kendindesin yani. Güzel, kendini şimdilik kaybetmemeye çalış. Sorularımı tutsaklardan öğrenebilirim. Dişiyi konuşturmanın zevkli bir iş olacağına eminim." "Seni!" Narcissa'ı düşünmek bir şekilde oto kontrolümü dağıtırken en zayıf yönümün o olduğunu ayan beyan ilan etmiş oldum. Bu durum ise hiç hoşuma gitmedi, hem de hiç. Gluskin ise sadece sırıtmak ile yetindi. Açılan kapı ile içeriye giren vampirlerle ne olacağını düşünürken ellerinde bulunan çekiçleri yeni fark ettim. Amcamın baş hareketi ile üzerime gelen vampirlere tepki bile vermedim. Ne yani bunca delik deşik halimden sonra birde işkence mi edeceklerdi?  Vampirlerden biri çekiçle adeta kolumu deşerken saniyeler sonra bedenimde olduğunu tahmin ettiğim kanlı çiviyi çekerek çıkardı. Diğerleri de bedenimdeki diğer çivilerle ilgilenirken bir tanesi de zincirleri söküyordu. Ben ise tüm bunlar olurken arada sırada sessizce acıdan inliyordum. İşkence ile karışık beni çözme işleri bittiğinde bedenim çuval misali yere yığılırken iki vampir kollarımdan tutarak beni ayağa kaldırdı.  "Seninle sohbet etmek güzeldi, Dawson. Kendini birazcık toparla ama tek besin kaynağın ne yazık ki o çok sevdiğin şişeler. Çok yakında görüşürüz." Vampirler bedenimi adeta sürüklerken beni başka bir yere getirdiler. İçeri de diğer yer gibi tek bir pencere yoktu. Odayı aydınlatan küçük ampul bile neredeyse aynıydı. Herhalde diğer yerle tek farkı bir yatağa ve odaya açılan ikinci bir kapıya sahip olmasıydı. Bedenim yatağa fırlatıldığında kapanmaya çalışan ama pekte başarılı olamayan yaralarım canımı yakarken hareketsiz kaldım. Kulağıma ulaşan zincir sesleri kapıyı güçlendirmeye çalıştıklarını gösterirken gülmeden edemedim. Eski halim olsa ne duvarlar, ne de bu lanet kapı beni buraya hapsedebilirdi.  Dakikalar geçerken yaralar azalmaya başlasa da bitkin halim hat safhaya ulaşırken burnuma dolan koku ile hafifçe doğrulmaya çalıştım. Duvarın dibinde iki tane kan dolu şişe bana bakıyordu. Burun kıvırdığım, yanından bile geçmek istemediğim babamın kontrolünde üretilmiş şişelere! ღMia♔     Hayatım tamamen kapalı bir kutu içinde geçerken sonunda her şeye sahip olabilmiştim. Sevdiğim adama, kuzenimin olsa da bu eve, hayatımda daha önce hiç sahip olamadığım bir kız arkadaşa, hatta arkadaştan öte onunla kardeş gibi olmuştum. Tıpkı okuduğum kitaplardaki gibi mutlu bir hayattı. Ama bir eksiği vardı. Ne yazık ki Dawson'ın yarattığı mutlu son sadece bir ay sürmüştü.  Gluskin, gördüğüm ilk andan itibaren tüylerimi diken diken etmeyi başardığında Rio ve Dawson'a yapılanlardan sonra ona itaat etmekten başka bir şansım kalmamıştı. Özellikle her ikisinin hayatta kalması için uslu kız olmamı istemesi bendeki her şeyi alt üst etmeyi başarmıştı. Özellikle kullandığı kelimelerle adeta beynimi yıkamıştı. 'Yıllardır ailene itaat eden sen söz dinlemeye alışık olmalısın, güzelim. Şimdi de beni dinleyeceksin.' Söylediği kelimeler günler geçmesine rağmen hala beynimin içinde dönüp dururken beni kapattıkları odada yatakta uzanıyordum. Burası krallıktaki odamdan oldukça farklı olsa da işlevi aynıydı. Altından bir kafes. Geniş bir yatak, giysilerin dolu olduğundan emin olduğum bir dolap, bana özel bir banyo, renkli duvar kağıtları... Üstelik çoğu şey pembe renk tonlarındaydı ve bende gördükçe kusma hissi uyandırıyordu. Sanırım odanın tek iyi yanı burada da kitapların bulunmasıydı. Bu durumu tahmin mi etti yoksa öğrendi mi emin olamamıştım. Yine de kitaplar iyi birer arkadaştı.  Bir asırlık yaşamımda ilk dostlarım olan sayfalara geri dönüş yapmıştım. Yine de ne kadar denesem de hiç bir kitabı okumayı başaramıyordum. Kafam kitap okumak için fazla kalabalıktı. Kuzenim ne durumdaydı? Rio, iyi miydi? Narcissa ne yapıyordu? Sırf hamileliğinde ona yardım edebilmek için hamilelik ile ilgili bir sürü kitap okumuştum ve şu an en çokta bebek için endişe ediyordum. Narcissa'nın korkması, girdiği stres, henüz dünyaya gelmemiş bebeğe fazlasıyla zarar vermiş olmalıydı.  Kapının tıklanması ile derin bir nefes aldığımda önce gelen sıradan vampire ardından ise getirdiği şişeye baktım. Kan! Vampir işini yapıp masaya şişeyi ve yanındaki bardağı bırakıp çıktığında hala olduğum yerde duruyordum. Kendime içsel bir tokat attığımda şişeye bakarak kahkaha atmak istedim. Ben nasıl olmuştu da kan işini hiç düşünmemiştim? Elbette kuzenim ve Rio sayesinde...  Yani özellikle Rio gece boyu beslenmem için bana yardımcı olurken, kan bir ayda düşünmediğim bir konu olmuştu. Şimdi ise asla içemeyeceğim bir şişeye bakıyordum. Bir sonraki düşüncem ise acaba ne zaman susuzluğun beni ele geçirecek olmadıydı. Ah! Muhtemelen saatler sonra çünkü mutfak kaçamağından sonra tam olarak kaç günün geçtiğinden emin değildim. İşin kötüsü sık beslenen benim henüz susuzluk çekmemem de ayrı bir gariplikti.  Bunun tek anlamı o ana giderek yakın olduğum gerçeğiydi. Gecikme ise sadece bedenimde stresten oluşan bir durum olmalıydı. Sonuçta diğer safkanlardan farklı olarak duygularla değişen bir bünyem vardı.  Ne yapacağımı kara kara düşünürken odada volta atmaya başladım. Acaba Gluskin'e bu durumu söylesem ne tepki verirdi? Aileme bile söyleyemediğim bir şeyi ona söylemek garip olacaktı. Diğer yandan zaten söylemesem de elbette öğrenecekti. Çünkü artık beni gizliden gizliye besleyecek bir kuzenim ortada yoktu. Dawson! Bizi bu durumdan kurtaracak tek kişi oydu. Ama Gluskin kim bilir ona neler yapıyordu? Kapının bu sefer tıklanmadan açılması yerimden sıçramama sebep olurken gelen kişiye korkulu gözlerle baktım.  "Korkma, güzellik. Sana zarar verilmeyeceğini söyledim. Sonuçta sen söz dinleyen uslu bir kızsın." Gluskin'in sözleri öfkelenmeme sebep olsa da ben tepki bile veremeyecek haldeydim. Kafam kan mevzusunda adeta takılı kalırken gözlerim şişenin üzerindeydi. Gluskin, neye baktığımı gördüğünde gülerek şişeye yaklaştı. "Henüz içmedin mi?" Ardından şişenin yanındaki bardağa kanı boşaltmaya başladığında burnuma gelen koku yüzümü buruşturmama sebep oldu. O kan kesinlikle bana iyi gelmeyecekti. Gluskin, bana doğru bardakla adımlar attığında ben de bir adım geri gittim. "Sorun ne, Mia? Her zaman kullandığın şişeler işte. Gerçi son bir aydır bunlardan uzaksın." Adımlarım duyduğum kelimelerle durmadan geri geri gitmeye devam ediyordu.  "İçmek istemiyorum." Gluskin'den olabildiğim kadar uzaklaşmaya çalışsam da odayı dolduran kan kokusundan kaçmam kesinlikle mümkün değildi.  "Neden?" Sorusuna mantıklı tek bir yalan bulamazken gözlerim dolmaya başladı. Sinirlerim, göz yaşlarımla aynı hızla boşalmaya başlamıştı.  "Onu içemem!" Sesim oldukça cılız çıkarken tüm bedenim titriyordu. "Ne demek içemem, Mia?" Elimi ağzıma götürüp öğürmemek için savaşırken göz yaşlarım yanaklarımı ıslatıyordu. Bu öğürtü hiçte hoş değildi. Bu hisle konuşmaya çalışmak ise daha da berbattı. Ama konuşmak zorundaydım. Dudaklarımdan kelimeler fısıltı şeklinde çıkacak olsa da... "Lütfen o şeyi benden uzak tut." Gluskin, şaşırmış yüzü ile benden uzaklaştığında derin bir nefes aldım. Ardından açılan kapıdan gelen bir vampir şişeyi ve bardağı götürürken kendimi daha da rahatlamış hissediyordum. Ama akmaya başlayan göz yaşlarımı durdurmayı başaramamıştım. Olduğum yere çökerken yanıma eğilen Gluskin'e bakmak için başımı kaldırdığımda bana yaklaşan eli ile irkilerek uzaklaşsam da yine de yanağıma dokunmasına engel olamadım. Göz yaşlarımı elleri ile silerken gözlerime bakıyordu.  "Neler oluyor, Mia?" Şimdi ne diyecektim? Bir safkandan kan içmem gerektiğini mi? Çünkü biliyordum. En azından öğrenmiştim. Ormandaki evde bir insandan beslenmeye çalışmıştım ama kanın kokusu tıpkı şişelerdeki gibi midemi altüst etmeye yetmişti. Bununda tek bir anlamı vardı. Ben safkan kanı ile beslenen bir safkandım. Ama bunu dile getirmek... Asıl sorun tam olarak buydu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD