Sabah güneş kendini daha göstermemişti ama karakolun içi çoktan ayaktaydı. Her adımda botların sert zemine çarpan sesi yankılanıyor, rüzgârın uğultusu uzak dağlardan gelen uğursuz haberlerin habercisi gibiydi.
Pınar gözlerini ovuşturarak kalktı. Revire yerleştirilen geçici yataklardan birinde uyumuştu. Üzerine örttüğü gri battaniye hâlâ omzundaydı. Henüz sıcak su yoktu, ellerini soğuk çeşmede yıkadı. Yüzünü kaldırıp aynaya baktığında dünün yorgunluğu hâlâ yüzündeydi ama içindeki gerginlik az da olsa yumuşamıştı.
Revire girdiğinde sabah devriyesini devralan asker ona baş selamı verdi.
“Günaydın Hemşire Aksoy. Şu an sessiz ama komutan sabah brifinginde operasyona çıkılacağını söyledi.”
Pınar başını sallayarak teşekkür etti. “Teçhizatları kontrol ettiniz mi?”
“Askerî setler hazır. Kan grupları eşleşti. Olası sevk için ambülans da tetikte.”
Pınar hızlıca revire göz gezdirdi. Serumlar yerli yerinde, pansuman malzemeleri eksiksizdi. El yordamıyla dolapları kontrol etti, sahra çantalarını hazırladı. Az sonra içeriden başhemşire ve tabur komutanı içeri girdi.
“Aksoy, ilk defa sahra noktasında sen görev alacaksın. Çatışma riski yüksek. Hazır mısın?”
Hazır olup olmadığına karar veremese de gözleri kararlıydı.
“Hazırım komutanım.”
“Yarım saat içinde hareket var. Dış ambulansta teçhizatı tamamlayıp sürücüyle irtibat kur. Gerekirse ilk müdahale senin sorumluluğunda.”
“Anlaşıldı.”
Pınar sahra çantasını sırtladı. Dışarı çıktığında Burak, telsizini kontrol ediyordu. Siyah montunun yakası kalkıktı. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti. Yanında duran çavuş ona bilgi veriyordu ama Burak’ın zihni çok daha ileride bir yerdeydi.
Pınar ambulansa yöneldiğinde Burak başını kaldırdı. Bakışları çarpıştı.
“Siz de mi sahadasınız?”
“Evet. Revir sahra birliğine destek verecekmiş. İlk müdahale için gidiyorum.”
“Korumasız alan, Aksoy. Hazır mısınız bu işe?”
“Ben de oraya iyileştirmek için gidiyorum. Geri adım atmak için değil.”
Burak dudaklarını sıkıca bastırdı. Sonra başını yavaşça salladı.
“İyi. Araçta yerinizi alın. Gerekirse haberleşmek için telsiz burada.”
Yirmi dakika sonra konvoy hareket etti. Askerî araçlar önde, ambulans arkada ilerliyordu. Pınar yüreğini bastırmaya çalışsa da göğsü gerginlikle inip kalkıyordu. Dağ yolları engebeliydi. Her virajda yeni bir bilinmezlik.
Radyo sessizdi ama araç içi telsizden ara ara emirler geçiyordu. Bir anda telsizden Burak’ın sesi duyuldu.
“Karşı yamaçta hareket tespit edildi. Dikkatli olun. Tüm tim tetikte kalsın.”
Pınar sürücüye döndü.
“Ne kadar kaldı?”
“Beş dakika, hemşire hanım. Ama ileride çatışma çıkarsa geri çekiliriz.”
Tam o anda konvoyun önündeki araçlardan biri aniden durdu. Ardından silah sesleri yankılandı. Tak tak tak tak!
Pınar irkildi. Araçta başını öne eğerek pozisyon aldı. Sürücü bağırdı.
“Yat yere! Kurşun sesleri geliyor!”
Telsizden Burak’ın sert sesi yankılandı.
“Temas var! Ateşle karşılık verin!”
Pınar ambulansın içinde başını kaldırmaya cesaret edemiyordu. Sadece ellerini sımsıkı tutuyor, karnına bastırarak nefes almaya çalışıyordu. Aracın etrafına çarpan kurşunlar metale çarpıyor, yankısı iç kulaklarında çınlıyordu.
On dakika süren çatışma sonrası telsizden gelen ses kalbinin ritmini değiştirdi.
“BİR YARALI VAR. KANAMASI AĞIR. HEMŞİRE ACİLEN ÖNE GELSİN!”
Pınar hemen kapıyı açtı. Dışarı çıktığında duman kokusu, barut ve toprak karışımı bir hava ciğerine doldu. Koşarak ileri fırladı. Siperin arkasında bir asker, baldırından ağır şekilde vurulmuştu. Burak yere çömelmiş, kendi elleriyle turnike yapmıştı.
“Geç kaldık! Nabzı düşüyor!”
“Yer açın!” diye bağırdı Pınar.
El çantasından tamponları çıkardı, turnikeyi sıkılaştırdı, eldivenlerini takarken elleri titriyordu. Burak eğilip gözlerine baktı.
“Yapabilirsin. Hadi!”
Pınar gözlerini kapatıp bir nefes aldı. Sonra elleri netleşti. Yarayı bastırdı, kanı durdurdu, damar yolu açtı. Kurşun çıkışını belirledi, Burak’la göz göze geldi.
“Şimdi ambulansa.”
Birlikte sedyeyi kaldırdılar. Koşarak araca taşıdılar. Burak arka kapıya geldiğinde nefes nefeseydi.
“İyi iş çıkardınız.”
“Yaşayacak mı?”
“Sayenizde... evet.”
Pınar gözlerini kapadı. Bu ilk sahra tecrübesiydi. Ölüm bu kadar yakındı, ama o galip gelmişti.
Sınır hattı sessizdi. Gece görüş dürbünlerinin yeşil tonlu ışığında süzülen siluetler, Burak’ın gözlerinde büyüyordu. Parmakları tetikteydi. Her adımını dikkatle atıyor, ekibinin önünde ilerliyordu. Karanlıkta kuş sesleri bile susmuştu. Sessizlik, fırtınadan önceki uğultu gibiydi. Telsizden gelen hafif parazitin dışında her şey suskundu. Bir adım daha atarken ayak bileğini hafifçe burktu ama belli etmedi. Görevdeydiler. Zayıflık kabul edilmezdi.
"Karahan, sol hat temiz."
"Anlaşıldı. Devam edin."
Operasyonun hedefi, sınır ihlali yaparak köye kadar yaklaşan iki kaçakçının yakalanmasıydı. Dron destekli gözlem bir şeyler tespit etmişti ama yerdeki tim neyle karşılaşacağını bilemezdi. Düzensiz çatışma bölgelerinde savaşmak, görünmeyen bir düşmanla yüzleşmek gibiydi.
Gece ilerlerken karargâhtaki hastane binasında Pınar uykusuz bekliyordu. Telsiz sesleri uzaklardan gelirken, gözleri sürekli saate kayıyor, eli kalp atışlarını bastırmak istercesine göğsüne gidiyordu. İlk görev değildi bu, ilk tehlike de... Ama ilk kez bir asker için içi böylesine daralıyordu. "Bir şey olursa..." düşüncesi beynini kemiriyordu.
O sırada dışarıda zırhlı araçlardan biri döndü. Kapı hızla açıldı. İçeri giren onbaşı, hızlı adımlarla revir kapısını itti.
"Yaralımız var! El bombası sekmiş, şarapnel sağ bacağa girmiş!"
Pınar anında toparlandı. Maske, eldiven, malzeme... Her şey ezbereydi. Sedye kapıdan içeri sürüklendiğinde ise bir anlığına yutkundu. Burak’tı bu. Üniforması parçalanmış, sağ bacağı kan içindeydi ama bilinci açıktı.
"Yine siz."
"Ne yapayım... Sık görüşüyoruz."
"Konuşmayın. Şimdi sizi uyutacağım."
"Uyuyamam. Tim hâlâ içeride."
"Hayattasınız. Gerisini bırakın bana."
Pınar şarapnelin yerini tespit etti. Enfeksiyon riski nedeniyle temizliği hızlıca yaptı, lokal anestezi uyguladı. Gözleri ellerindeydi, ama aklı Burak’ın yüzündeydi. Dudakları solgundu, dişlerini sıkmıştı ama sesi çıkmıyordu. Askerler, canları yanarken bile bağırmazdı. Bu ülkenin çocuklarıydı onlar. Acıya alışkındılar.
"Dayanın. Parçayı çıkarıyorum..."
Burak gözlerini kapattı. Çektiği acıdan çok, göz göze kalma hâlleri utandırıyordu onu. Böylesi bir yakınlıkta savunmasız kalmak istemezdi. Pınar, şarapneli çıkardıktan sonra yarayı dikişe hazırladı. Eli titremedi ama kalbi titriyordu. Bu iş, tıbbi bir müdahale değil, kalbin orta yerine işleyen bir savaştı artık.
"İşiniz bitti mi?"
"Hayır. Sizi birkaç gün gözlem altında tutacağım."
"İtirazım yok. Komutan da onay verir."
"Verirse değil, verecek. Bacağınızdaki sinir yapısında zedelenme olabilir. Erken yük verirseniz bir daha yürüyemeyebilirsiniz."
"O kadar kötü mü?"
"Hayır. Ama dikkat etmezseniz kötü olur. Ve sizin gibi bir adamın yatakta kalmasına gönlüm razı değil."
O an bir sessizlik daha oldu. Pınar, dikişi bitirip eldivenlerini çıkardı. İçeri gelen bir başka hemşireye notları verdi. Burak’ı odaya aldıklarında Pınar da yanında kaldı. Göz ucuyla uyuyup uyumadığını kontrol etti. Ama Burak gözlerini kaçırmıyordu.
"Siz hep böyle misiniz? Her şeyin kontrolünü elinizde mi tutarsınız?"
"Kontrolsüzlük ölüm getirir. Özellikle bu coğrafyada."
"Belki de bazen ölümden korkmamak gerek. Bazı şeyler, ölüme değer."
Pınar başını çevirdi. Pencereden dışarı baktı. Şafak sökmek üzereydi. Gökyüzü önce mora, sonra solgun maviye dönüyordu. Gün ağarıyordu ama karanlık bir duygunun kalpten çıkması daha uzun sürerdi.
"O zaman..." dedi Burak, sesi yavaşça kısılırken.
"...yaşamak için korkmamayı da öğrenmemiz gerekir. Değil mi, hemşire hanım?"
Pınar cevap vermedi. Sadece gözlerini kapattı. Yorgunluk, endişe ve başka bir şeye daha yenildiği o gecede, içini sadece bir dua sardı:
"Allah'ım... bu adamı benden alma."
Ve dışarıda güneş, kan kokan toprağın üzerine doğdu.