Köy, sabahın ilk ışıklarıyla yavaşça uyanıyordu.
Tepeleri saran sis dağılmaya başlamış, güneş yamaçlardan aşağıya doğru süzülüyordu.
Horoz sesleri, sabah ezanıyla birlikte yankılanıyor, uzaktan bir çocuk ağlaması duyuluyordu.
Ama Sare için sabahın hiçbir anlamı yoktu.
O, çoktan uyanmıştı.
Ya da hiç uyuyamamıştı belki de.
Odanın köşesindeki tahta askıya asılmış sade beyaz elbiseye baktı.
Ne duvak vardı ne gelin çiçeği.
Ne de hayal ettiği o ilk bakış, ilk heyecan...
Elini göğsüne koydu, kalbinin atışlarını hissetmeye çalıştı.
Ama orası… boş gibiydi.
Kalbi atmıyor, sadece susuyordu.
Tıpkı kendisi gibi.
> “Bugün evleniyorum,” dedi içinden.
“Ama kimse ‘kutlu olsun’ demesin. Çünkü bu bir düğün değil. Bu, bir zorunluluk.”
Yüzünü yıkarken aynadaki yansımasına baktı.
Kendine yabancıydı.
Gözleri hâlâ çocukluk yıllarındaki Sare'ye ait gibiydi; ama yüzü... artık başka bir kadına aitti.
Odadan çıktığında koridor sessizdi.
Evin içi kalabalıktı ama herkesin ağzı mühürlenmişti sanki.
Kız kardeşi gibi gördüğü çocukluk arkadaşı Zeynep, saçlarını örerken gözlerini kaçırmıştı sabah.
Hiçbir şey söylememişti.
Kimse bir şey söylememişti.
Sadece babası söylemişti.
Daha doğrusu emretmişti:
— “Ya o çocukla evlenirsin... ya da bu evin kapısı bir daha sana açılmaz!”
O çocuk dediği Ömer’di.
---
Ömer Alpsoy.
Alphan Aşireti’nin tek varisi.
Karadenizli bir annenin ve Mardinli bir aşiret liderinin tek çocuğu.
Asker.
Disiplinli, ciddi, sessiz biri.
Sare’nin çocukluk arkadaşı.
Bir zamanlar aynı sokakta top oynamış, aynı çeşmeden su içmişlerdi.
Ama şimdi...
Sare, Ömer’e son kez çocukken bakmıştı.
O günden sonra ne göz göze gelmişlerdi ne de kelime paylaşmışlardı.
Ne olmuştu?
Bir bakış yetmişti yollarının ayrılmasına.
Bir gurur, bin kelimenin önüne geçmişti.
---
Nikâh masası sadeydi.
Misafir yoktu.
Sadece aile, sadece aşiret büyükleri...
Ömer’in babaannesi Zöhre Hanım, baş köşede oturuyordu.
Bakışları hem onaylayan hem de denetleyen bir soğukluk taşıyordu.
Nikâh memuru adlarını okurken Sare’nin elleri titredi.
Kalbi sessizdi ama elleri bağıra bağıra isyan ediyordu.
— “Sare Aksoy, Ömer Alpsoy’u eş olarak kabul ediyor musun?”
Gözlerini masadaki çiçeğe dikti.
Bir tek o çiçek masumdu bu ortamda.
Ve başını sallamadan, sadece bir kelime fısıldadı:
— “Evet.”
Ömer aynı şekilde karşılık verdi.
Gözleri Sare’ye bakmıyordu.
Baksa… belki her şey bozulurdu.
Belki söyleyemedikleri dökülürdü dudaklarından.
Ama sustular.
Çünkü o gün, aşk değil; sessizlik kazandı.
---
Nikâhtan sonra herkes birbirine tebessümle bakarken, Sare bir taş gibi yerinde oturuyordu.
Sanki bir boşluğa bırakılmış gibi...
Sanki biri az önce onu elinden tutup terk etmiş gibiydi.
> “Bu bir başlangıç değil,” diye fısıldadı içinden.
“Bu, yıllar önce sessizlikle yarım bırakılmış bir hikâyenin kaldığı yerden devamı…”
---
Sare, konağın ağır havasını ciğerlerinde hissederek odasına çekildi. O evde artık bir yabancı değil, bir gelindi. Ama kendini hâlâ evin bir parçası gibi hissedemiyordu...
---
📎 Bölüm Sonu Notu:
Bu, ne mutlu bir gelin hikâyesi… ne de gönüllü bir evlilik.
Sare ve Ömer’in sessizliği, yıllar boyunca büyümüş bir dağın gölgesi gibi üzerlerine çökmüş.
Peki bu sessizlik bir gün çözülür mü?
---