“O gece konağın sessizliğinde yalnız kaldım. Henüz bu evin ritmini çözemedim. Sabah, Ömer’le aynı masaya oturmak zorunda kalacağım düşüncesi, içimi kemiriyordu…”
---
Nikâh masasından kalktıkları an, Sare’nin içindeki uğultu daha da arttı.
Kalabalığın yüzünde sahte gülümsemeler, gözlerinde ise merak vardı.
Ama en çok da Ömer’in sessizliği yankılanıyordu içinde.
Ne bir tebessüm, ne bir göz teması.
Sanki bu nikâh bir görevdi onun için.
Konaktan içeri girdiklerinde, yaşlıların oturduğu sedirli oda hazırlanmıştı.
Bu defa imam vardı içeride.
Kadınlar kenarda durmuş, fısıltılarla Sare’yi süzüyordu.
Bir yanda “çok yakıştılar” diyenler, diğer yanda “gönüllü mü bu kız?” diye sorgulayan bakışlar…
Sare’nin babası Halit Bey, imamla kısa bir konuşma yaptıktan sonra Ömer’i yanına çağırdı.
Sare, odanın bir köşesinde annesi Meryem’in arkasında durmuş, sadece olup biteni izliyordu.
Annesi gibi... sessiz ve edilgen.
İmam, kıraatına başladı.
Odada aniden bir huşu hâkim oldu.
Yüzyıllardır bu topraklarda yapılan geleneksel nikâhların aynısıydı bu da.
Ama Sare’nin içinde bir şey hâlâ eksikti.
İmam, son cümlelerini okuduktan sonra iki defa sordu:
— Ömer Alpsoy, Sare Aksoy’u eş olarak kabul ediyor musun?
Ömer başını kaldırmadan, net ama duygusuz bir sesle cevap verdi:
— Kabul ediyorum.
Aynı soru Sare’ye yöneltildiğinde, boğazındaki düğüm büyüdü.
Bir an sustu.
Odanın içindeki herkesin bakışı ona dönmüştü.
Ama onun gözleri sadece yere sabitlenmişti.
— …Kabul ediyorum, diyebildi sonunda.
Ve o anda, imam dua etmeye başladı.
İki ismin dualarla bir araya geldiği, ama kalplerin hâlâ ayrı düştüğü bir birliktelikti bu.
---
Dini nikâh tamamlandığında kadınlar odadan yavaş yavaş çıktı.
Zöhre Hanım, elindeki tesbihi ağır ağır çevirerek yaklaştı Sare’ye.
Kadıncağızın gözlerinde bir tereddüt, bir test ediş vardı.
Sesini alçaltarak fısıldadı:
— Bundan sonra Ömer’in hanımısın.
— Unutma... bu konakta hanım olmak kolay değil. Biz susanı değil, anlayanı severiz.
Sare, başını hafifçe eğdi.
Bildiği her şeyi içinde tutarak sadece “peki” dedi.
O ‘peki’ aslında yılların teslimiydi.
---
O akşam konakta büyük bir yemek hazırlandı.
Ama ne gelin ne damat sofradaydı.
Sare odasına çıkarılmıştı, Ömer ise dışarıda uzun bir yürüyüşe çıkmıştı.
Konağın koridorlarında ince bir yalnızlık geziniyordu.
Yemekler dizilmişti ama tabaklar dokunulmamıştı.
Hizmetçilerin fısıltıları arada yankılanıyor, ama herkes Ömer’in neden kaybolduğunu merak ediyordu.
---
Gece olduğunda, Sare yeni odasına çıkarıldı.
Artık Ömer’in katında, Ömer’in odasında…
Ama hâlâ kendi gibi hissedemediği bir dünyadaydı.
Odaya girdiğinde loş ışıklar yanıyordu.
Pencereden köyün ay ışığı vuruyordu içeriye.
Duvarlarda Ömer’e ait hiçbir şey yoktu.
Sanki burası onun bile evi değildi.
Ömer, kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdiğinde Sare ürperdi.
Bakışmadılar.
Sadece kısa bir selam, uzun bir suskunluk…
— Sen yatağa geç. Ben koltukta yatarım, dedi Ömer.
Sare bir şey demedi.
Cevap vermedi çünkü kırgın değildi sadece... yorgundu.
Yatağa uzandığında gözlerini tavana dikti.
O tavanda geçmişin gölgeleri vardı.
Sokakta oynadıkları günler, çeşme başında içtikleri su, lisede birbirlerine bir şey diyemeden geçen anlar…
> “Bu bir evlilik değil...
Bu, yıllardır sustuğumuz şeylerin üstüne örttüğümüz bir örtü sadece.”
---
Ömer, koltukta gözlerini kapatmıştı ama uyumuyordu.
Kalbinin sesi odanın sessizliğini bastıracak kadar yüksekti.
> "Kabul ettik...
Ama gerçekten evlendik mi Sare?”
---
📎 Bölüm Sonu Notu:
Bu bölümde artık sadece kağıt üstünde değil, geleneklere göre de karı koca oldular. Ama hâlâ birbirine yabancı iki kalp…
Sessizlikle kurulan bu evlilikte, ilk konuşmayı kim yapacak?
---