Sahte Kıvılcım

1849 Words
"Cesur!" Savaş'ın hiddetli sesi verandayı inletince Cesur korkuyormuş gibi irkildi ve alt dudağını dişlerinin arasına aldı. "Patron çıldırdı." dedi.  Gözüme bir an komik geldiğinde sırıttım. O da gülerek aşağı indiğinde tırnak etlerimi ısırarak neler olacağını düşünmeye başladım. Batmak üzere olan akşam güneşiyle bir süre daha beraber kaldıktan sonra sıkıntıyla nefesimi verip odaya girdim. Güneşin kuruttuğu saçlarımı ellerimle düzelttim. Cesur'un, yatağın üzerine bıraktığı torbaları kenara itip yatağın boşalan kısmına oturdum. Sanki buraya taşınmışım gibi onlarca elbise, ayakkabı vardı. Ayakkabılar ise şaşırtıcı bir şekilde tam numaramdı, demek ki öğrenmişti. Bunu bile akıl edecek kadar kibardı Cesur. Beyaz yorgana döktüğüm kıyafetleri havaya asıp inceledim. Bazıları tam günlüktü, rahattı ama bazıları gece elbisesi kadar şık ve abartılıydı. Hepsini Cesur'a mutlaka ödeyecektim. İçlerinden krem renkli bir kumaş pantolon çekip giydim. Uzun bacaklarımdan bileklerime daralarak iniyordu. Belinde aynı kumaştan kemer vardı ve yan taraftan bağlanıyordu. Siyah, vücudumu sarmalayan kolsuz büstiyeri de giyip rahat olduğu belli olan düz taban bir ayakkabıyı giydikten sonra boy aynasındaki görüntüme baktım. İyi görünüyordum, iyileşiyordum, fiziken. Kapı çaldı ve hemen ardından aralandı. "Saye hanım?" dedi çalışan kadın. Elinde tuttuğu, bana ait olan çantayı uzattı. "Savaş bey iletmemizi istedi. Kendisi aşağıda sizi bekliyor." Herhangi bir şey söylememi beklemeden çıktığında çantama kavuşmuş olmanın sevinciyle içini açtım. Telefonumu aradım ama yoktu. Kaybolduysa işim kesinlikle bitmişti. Odanın içinde düşüncelerle boğuşarak volta atarken aşağıda Savaş'ın beklediğini hatırlayınca dudaklarımı birbirine bastırıp kapıya yöneldim. Kilitli olmayan kapıyı açıp çıktığımda upuzun geniş koridora baktım. İlk kez başımı çıkarıyordum. Tavanın ortasından neredeyse aşağı kadar sallanan büyük aydınlatmalar vardı ve hepsi açıktı. Merdivenlere yürüyüp korkuluklardan destek alarak usul adımlarla aşağı indim. Oldukça az eşya vardı ve hepsi de pahalı görünüyordu. Etrafta kimseyi göremeyince nereye gitmem gerektiğini bilemedim ama tam o esnada bahçe kapısının açık olduğu dikkatimi çekmişti. Orada olacağını tahmin edip çıktığımda onu ve aynı zamanda da Cesur'u gördüm. İkisinin de kıyafetleri değişmişti. Tekrar toplanmaktaki amaçlarını merak ederek yürüdüm. "Gözüm yolda kaldı." dedi Cesur gülerek ama Savaş onun cümlesi daha bitmeden sert sesiyle "Nerede kaldın? Keyfini beklemeyeceğiz." diye azarladı beni. Kaşlarımı çattım masalarına giderken. "Ne oluyor?" dedim onunla aynı tonda. "Çocuk mu var karşında?" "Bir yetişkin gibi davranıp olayın ciddiyetini kavra o zaman." diye altta kalmadığında, "Hadi ya," dedim alaysı bir şekilde. "Ne zamandan beri ciddiye alıyorsun bu olayı?" Söylediklerim ona ulaşmamış ve etten ördüğü duvarına çarpıp düşerek üst üste yığılmışlardı sanki. Bir iki saniye kadar ona iğrenerek baktım ve masada ona en uzak olan koltuğu çekip oturdum. Canım acıdığında istemsizce elim karnıma gitmiş, yüzüm buruşmuştu. "İyi misin?" diye yerinde hareketlendi Cesur. Boğazımı temizleyip gülümsemeye çalıştım ona. "Evet." Savaş, neşeden uzak bir gülümsemeyle Cesur'a dönüp küçümseyici bir şekilde çenesiyle beni işaret etti. "Bu mu tam senin kalemin?" Sesinden ve yüzünden kibir haykırıyordu. Cesur, arkadaşının bu hareketlerine alışkın olduğu için aldırmamıştı ama sorusu karşısında yine de keyfi kaçmıştı. Dahası, Cesur benden böyle mi bahsetmişti? "Daha sakin olmalısın ortak. Kızın yarası bile iyileşmedi." dedi dostane bir sesle. "Zaten o yüzden burada." Savaş bana bakmadı bunu söylerken ama yüzündeki buz gibi ifadeyi görebiliyordum. "Yoksa her masala inanacak olsaydım bugün burada olmazdım." "Pardon?" dedim yüksek sesle. Hayrete düşmüş gibi güldüm. "Ben buradayım yalnız? Duyuyorum yani..." Savaş sabır diler gibi yavaşça başını çevirdi. "Ee?" "Bana güvenmiyorsanız bu sizin probleminiz olur. Hoş, bana güvenmeniz gibi bir amacım yok zaten." "Ne mutlu sana." diye alay etti. Kaşlarımı çattım, tam cevap verecektim ki Cesur gerginliği bölmek isteyerek boğazını temizledi. "Telefonum yok." diye aniden konuyu değiştirdim. "Çantamın içinde yoktu, kayboldu herhalde." Savaş kısa bir süre yüzümü izledi. Sonra elini cebine götürdü ve iki parmağıyla tuttuğu telefonu kaşlarını kaldırarak salladı. "Al." diye emrettiğinde kaşlarımın altından ona baktım. "Bana emir verme." Gözlerini devirir gibi olduğunda, "Sende ne işi var telefonumun?" diye şüphe barındıran sesimle sordum. "Sana güvenmiyorum." dedi üstüne bastıra bastıra. "Ne malum oyun oynamadığın?" Ona umutsuz bir vaka gibi bakıp başımı iki yana salladım. Gözlerini bastırıp açtı ve keskin bir soluk aldı. "Ara şunları. Yeterince vakit kaybettik zaten."  Masanın üzerinden telefonu kaydırdı, telefon tam önümde durdu. "Arayamam." dedim telefonu alırken. "Sadece onlar isterse arar." Cesur, "Dalga mı geçiyorsun?" dedi şaşkın bir ifadeyle. "Ulaşamazsak silahı polise verirler o zaman?" Bu cümlesi daha çok soru gibiydi. "Maalesef öyle." diye yanıtladım. "Arayamam." "Keyfin bilir." diye omuz silkti Savaş. "Ben onları her halükarda bulurum. Acelesi olan sensin." Ona gözlerimi devirdim. "Arayamam ama mesaj atabilirim." diye devam ettim. Cesur arkasına yaslandı. "Öyle söylesene." "İşi bitirmek üzere olduğunu ama silahın olmadığını yaz. Onlardan silah iste ve buluşma ayarla." Savaş'ın kararlı sesine karşın kaşlarımı kaldırdım. "Kendisi gelmez." dedim. "Daha önce yüz yüze gelmedik. Hep başkası üzerinden yaptı benimle iletişimini." "Sen dediğimi yap." Sesinde bir şey bildiğini ima eden tını gizliydi. Daha iyi bir fikrim olmadığı için söylediği gibi yazıp gönderdim ve arkama tedirgince yaslandım. Çalışan, üç tane kahve bırakıp gittiğinde teşekkür ettim. Cesur, telefonu çalınca müsaade isteyip biraz uzaklaşınca koskoca bahçede sadece ikimiz kalmıştık. Ona bakmasam da üzerimde kehribar gözlerinin delici bakışlarını hissedebiliyordum. Daha fazla bakışları altında ezilmek istemediğim için ben de ona baktım, ona cevabını verecektim ama öyle olmadı. Bahçe ışığının net bir şekilde aydınlattığı kusursuz yüzüne histerik bir gülüş sermişti. Kollarını bağlayıp kalçasını kaydırdı ve rahat bir görüntüye ulaştığında hâlâ gülüyordu. Dili, dudaklarında gezindiğinde dudakları ıslanıp parladı. İki dudağım aralandı ve bir an öylece ona bakakaldım, kalbimin kütürtüsünü duyulacak korkusuyla boğazımı temizleyerek bastırmaya çalıştım. "Sen silah kullanmayı biliyor musun ki?" Alaysı sesi küçümseyici tavrı yüzündeki gülümsemeyi değiştirmemişti. Duruşumu dikleştirdim ve yüzüme en az onun kadar soğuk bir ifade yerleştirdim. "Biliyor musun, bana bu şekilde davrandığın için seni öldürerek bu işten tamamen sıyrılmak daha makul gelmeye başlıyor." Gözlerimin önünde gülümsemesi büyüdü ve kahkahaya dönüştü. Sesi tam anlamıyla erkeksiydi, bakışlarımı kaçırmak zorunda hissettim. "Becerebilirsen." dedi keyifle. Cevap vermedim. Cesur'da tekrar yanımıza geldiğinde aklıma daha yeni gelmiş gibi elimi alnıma vurdum. "Sana teşekkür etmeyi unuttum. Ne kadar kabayım." diye hayıflandım. "Kıyafetler için gerçekten teşekkür ederim, çok incesin Cesur." "Yalnız kuru teşekkür bana pek geçmiyor." dedi üzülür gibi. Sonra beyaz dişlerini göz önüne serdi. "Bir akşam yemek yeriz..." dedi ve fısıldadı. "...bildiğim çok güzel bir mekân var." Ona karşı gülümsedim. "Şu telefona bak istersen artık." Savaş küçük bir çocuk azarlar gibi konuştuğunda gözlerimi hayretle açıp ona baktım. "Daha yeni geldi mesaj?" dedim ekranı daha yeni aydınlanmış olan telefonu göstererek. Demir gibi ifadeyle baktı bana. Ona aldırmadan başımı eğip mesajı okudum. "Tamam." dedim titrek nefesimi verirken. "Yarın sabah için konum göndermiş." Savaş telefonu istediğinde onun gibi masanın üzerinden ona doğru kaydırdım. Bir şeyler yaptı ama ilgilenmedim. Sabah için endişeliydim sadece. Cesur, "Korkma." dedi beni anlamış gibi. "Sana zarar gelmesine müsaade etmeyiz." Savaş her an kendi adına konuş diyebilecek kadar gamsızdı. Bir şey söylemeden yerimden kalktım. "Telefonumu alabilir miyim?" dedim dümdüz bir sesle. Elimi açmıştım bu esnada. Savaş başını kaldırıp bana baktı. "Sebep?" Kaşlarımı kaldırdım. Onunla aynı evde kalmak istemiyordum. "Gideceğim. Burada kalmak istemiyorum." Duymamış gibi önüne dönüp telefonumla ilgilenmeye devam etti. "Anlatamıyorum galiba, telefonum?" dedim üstüne bastırarak. Bana bakmadan, "Bir yere gitmiyorsun, otur." diye komut verdiğinde içimdeki özgür, başına buyruk Saye bu duruma çok sinirlendi. "Pardon?" dedim sesimdeki dehşetle. "Evcil hayvanın mıyım ben senin? Düzgün konuş benimle." Sabırla nefesini verip telefonu bıraktı ve bana döndü. "İyileştim ben." diye baskı kurdum bunu bahane etmemesi için. Ee yani der gibi baktı. Umurunda olmadığımı atlamıştım. "Bakıcılığını yapmak için getirmedim seni buraya. Birkaç gün sabretmek bu kadar zor olmamalı." dedi az öncekinin aksine sakin çıkması için çaba harcadığı sesiyle. "Şu olay bir bitsin." Israrla burada kalmamı, bana güvenmediği ve beni kontrol altında tutabilmek için istediğini biliyordum. Yine de inatçıydım. Çantam bulunduğuna göre kimliğim, ehliyetim, param da vardı. Bir otelde kalabilirdim. Her şey düzeldiğinde de evimi tutardım. "Yarın bitiyor zaten, başımın çaresine bakarım." dedim hâlâ telefonumu vermesini beklerken. "Seninle aynı evde yaşamak katlanılabilir değil." Ofladı, sözünün ikiletilmesini sevmediği belliydi. "Aynı evde yaşamak gibi değil Saye. Otel odası gibi düşün, bu kadar büyütme." "İstersen bende kalabilirsin." Cesur bunu söylerken göz kırptığında ona hiç sırası değil der gibi bakıp göz devirdim. Savaş, Cesur'a öyle bir baktı ki Cesur bir fermuarı kapatır gibi iki parmağıyla dudaklarını kapattı. Ama benim aklıma çok daha iyisi geldiğinde hemen Cesur'a döndüm. "Olur aslında." dediğimde Cesur keyiflenerek gülüp hemen kalktı. "E hadi o zaman." dedi kapıyı göstererek. Savaş yine kızmıştı. "Oyun oynama sırası değil." dedi sert sesiyle. Ona aldırmayıp Cesur'a ayak uydurduğumda Savaş aniden yerinden kalktı ve Cesur'a seslendi. "Şantiyede işler ne durumda? Kontroller yapıldı mı?" Cesur omzunun üstünden Savaş'a dönüp, "Sonra düşünürüz." dedi muzip bir gülümsemeyle. "Şimdi düşün, Cesur." diye üsteledi Savaş. "Ortak ne bu acele, daha teslimat tarihine çok var. Hallediyor çocuklar." Savaş ensesini kaşıdı. "Tarih erkene çekildi sana söylemeyi unuttum ben. Bir zahmet..." dedi kibarca, eliyle kapıyı gösterdi. Savaş, Cesur'u göndermenin derdine düşüvermişti bir anda. Cesur keyfinin kaçtığını açıkça gösterip Savaş'a işaret parmağını salladı ve tehditkâr bir sesle, "Ulan..." dedi. Savaş, "Hadi abi hâlâ burada mısın?" diye postaladı onu. Hemen yanımda duran Cesur bana dönüp sırıttı, "İptal olmadı, sadece erteledik unutma." dedikten sonra ortağına yenilerek evi terk etti. Kısık gözlerle ne yapmaya çalıştığını anlamadığım Savaş'a baktım. Cesur gidince zaferle çenesini kaldırdı. Aniden bana yaklaşıp kolumdan tutup çekiştirdi, "Sen gelsene şöyle." dedi dişlerinin arasından. Gücü karşısında direnemeyip peşinden giderken kolumu kurtarmaya çalışarak söylendim. "Ne yapıyorsun ya, bırak!" Beni dinlemeden merdivenlere doğru yürümeye devam etti. Canım acıyacak kadar çok sıkmıyordu kolumu ama kurtulabileceğim kadar da gevşek değildi. Büyük adımları sayesinde benden önde olduğu için hızlı yürümek durumunda kalıyordum ve bu beni sarstığı için canımı yakıyordu. Kolumu sertçe çekip, "Savaş canım yanıyor!" dediğimde durdu ve boyu dolayısıyla bana yukarıdan baktı. Kolumdaki elini açıp bileğime kaydırdı ve yeniden kavradı. "Direneceğine dediğimi yaparsan canın yanmaz." dedi net bir sesle ve tekrar çekiştirerek merdivenleri çıkmaya başladı. "Mağaranda işler böyle mi yürüyor?" diye homurdandım. Cevap vermedi, sinirden duvarları yumruklamak istiyordum ama yaralı bedenim onun karşısında zayıf kalıyordu. Odanın kapısını açıp beni bileğimden içeri savurdu ve ardından karanlığın çöktüğü odaya o da girdi. Kapıyı kapattığında da karanlık tamamen hakimiyeti ele aldı. Gözlerimi irileştirip ona pisliğin tekiymiş gibi baktım. "Ne yaptığını sanıyorsun sen?" diye bağırdım. "Bu hakkı nereden buluyorsun?" Kapıya sırtını vermiş ve susmuştu. Sanki karşısında deliren ben değilmişim gibi rahatça kollarını birbirine bağlayıp beni izlemeye koyulmuştu. Ona yaklaşıp tam karşısında durdum ve daha da inatla kafamı kaldırıp gözlerinin içine baktım. "Tıpkı adi bir pislik gibi davranıyorsun." dedim sakince. Onda hiçbir etki uyandırmadığında devam ettim. "O gece seni öldürmediğim için öyle pişmanım ki..." Yalan, öyle bir şey yok diye fısıldadı ufuklardaki başına buyruk Saye. Savaş duyuyordu ama dinlediği söylenemezdi. Yüzüme benim bile görsem korkacağım bir gülümseme yerleştirdim ve bir adım daha attım. "Ama sen elimi kirletmeye bile değmez gibisin." Çevik bir hareketle beni belimden kavrayıp kapıya bastırdığında dudaklarımdan acıyla karışık bir inilti kaçtı. Bir elini başımın üstünden kapıya yaslamışken diğer eli hâlâ belimin kavisindeydi ve beni ona bastırıyordu. Tenim, teninin altında bir yay gibi gerildi. Bana bu kadar yakınken kendimi düşman hattında hissetmiştim. Teninden dalga dalga yayılan erkeksi kokusu da onun silahıydı ve eminim ki bunun farkındaydı. Savaş, üzerimde bir dağ gibi ağırlık yaratsa da hiç güç kullanmıyor gibi rahattı. Kehribar gözlerinin ateş sarıları dudaklarıma kaydığında koyuldu. Kalemle çizilmiş gibi duran dudakları usulca aralandığında saatlerdir koşuyormuş gibi soluk soluğa kalmıştım ve iki dudağımın arasından geçen soğuk hava dudaklarımı kurutmuştu. Yutkundum ama bunu bile beceremeyecektim az daha. Ellerimi gömleğinin açıkta bıraktığı sert göğsüne koyup ittiğimde sarsılmadı bile ama usulca geri çekildi. Çekilirken de dilini ağzının içinde usulca gezdirdi. "Bir daha, bana bu kadar yaklaşma." dedim kesik kesik. "Yoksa hiç iyi olmaz."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD