Sonu yokmuş gibi görünen taşlı sokağın beton duvarları her an üstüme yıkılacak gibiydi. Rüzgâr kulaklarımda uğuldarken yağmurdan ıslanıp yüzüme yapışan saçlarımı gelişigüzel arkaya ittim. Çıplak ayaklarıma batan ince taşlar canımı yaksa da omzumun üstünden ardıma baka baka koşuyordum. Hakimiyeti ele alan korkum, kalbimin kütürtüsünü etrafa duyuruyordu. Az önce hiç bitmeyecek sandığım kuru sokağın duvarına çarparken buldum kendimi. Duvar bütün gücümü emip acı olarak bedenime zerk ettiğinde geriye savrulup kalçamın üzerine düştüm. İki yanıma ayrılmış ellerimi birbirine çarpıp temizlerken kafamı kaldırdım. Şimşek yemiş gibi bir çığlık koptu dudaklarımdan. Karşımdaki duvarın yerinde uçsuz bir karanlık bana elini uzatıyordu. Kalçamı geriye kaydırıp uzaklaşmak istedim ama sırtım sert ve pürüzlü bir duvarla buluştuğunda delirmiş gibi ağlamaya başladım. Aklımı kaçıracaktım.
"Başka yolun yok."
Bütün sokak bu kalın sesle inlediğinde ürkekçe dizlerimi karnıma çektim. Hıçkırıklarımın arasından defalarca haykırdım.
"Hayır...hayır...hayır..."
Soluk soluğa uyandım.
"Kâbustu, geçti." dedi telaşlı bir ses. "Gerçek değildi."
Gözlerim etrafı taradı. Verandada, koltuktaydım. Hava zifiri karanlıktı, huzursuzca kıpırdandığımda üzerime gelişigüzel örtülmüş şalı ve sonrasında dizlerimin önüne çökmüş telaşlı gözleri gördüm. Yeni uyanmış gibi titrek bir nefes çektim içime.
Dizimin üzerindeki ince parmaklı elini ben bakınca hemen çekti. "Uyandırmak içindi." diye açıkladı ama oralı değildim. Koltuğun tepesinde sallanan sarı ışığı açıp tekrar çöktüğünde kehribar gözlerinin ateş sarıları içine düşeni eritecek sıcaklıktaydı. Gözlerinin rengini ilk kez bu kadar net görebiliyordum. Gördüğüm kâbus gözlerimin önüne geldiğinde aniden tüm vücudumu titreten üşümeyle kalkmaya çalıştım. Gözlerim bir anda karıncalandı ve bastığım yer ayağımın altından kayıvermişti. Savaş'ın kolları zayıf bedenimi bir yay gibi esneterek sarmaladığında ıslak kirpiklerimin arasından ona baktım.
"Ben böyle olun istemedim..." diye fısıldadım güçsüzce. "...istemedim..."
Simsiyah perde gündüz bile olsa odayı geceye çevirecek matlıktaydı ama sabah olduğu yine de anlaşılıyordu. Beyaz yorganı üzerimden itip küçük adımlarla banyoya gittim. Belki bir duş almak daha iyi hissettirebilirdi. Karnımdaki, etkisini yavaş yavaş yitiren yaraya biraz daha dikkatli davrandım ve ayna karşısına geçip solmuş yüzüme bir süre baktım. Banyo kapısı tıklatıldığında temiz havluyu alelacele bedenime sardım ve temkinli bir şekilde kapıyı tuttum.
"Saye?"
Savaş yine yememiş içmemiş odaya gelmişti. "Orada mısın?" Ses vermediğimde, "Kapıyı açıyorum." dedi sabırsız ve tehditkar sesi. Hışımla kilidi çevirdim. "Uygun değilim." diye homurdandım. "Konuşmamız lazım, 5 dakika içinde verandada ol."
Dümdüz sesi gayet net ve inkâr kabul etmeyeceğini belli eder tondaydı. Emredersiniz hazretleri dedim içimden. Çalışan kadının bıraktığı temiz birkaç kıyafet içinden seçtiğim mavi, oversize tişörtü giydim. Verandaya çıktığımda Savaş, geniş beyaz koltuğa oturmuş eli çenesinde dışarıyı izliyordu. Daha doğrusu gözü bir yere dalmış gibiydi. Bej rengi kazağının kollarını sıyırmış, bileğindeki pahalı saati ortaya çıkarmıştı. Kareli pantolonu oturduğu için bileklerinden yukarı tırmanmıştı ve giyimi gerçekten hoştu. Cam kapıyı sesli bir şekilde kapattığımda bana baktı.
"Gel." dedi zaten geldiğimi görerek. Canım yanmasın diye temkinli adımlarla yürüdüm ve yavaşça oturdum çaprazındaki koltuğa. Sırtımda duran kırlentlerden birini alıp kucağıma koydum ve ellerimi de onun üzerine koydum.
"Cesur bir şeyler almış sana, gelecek birazdan."
Bunu söylerken üzerimdeki tişörte bakmıştı.
"O gelmeden önce bilmek istediğim bir şey var." dedi dışarıyı izlerken. O esnada büyük bahçenin demir kapısı açılmıştı ve lüks bir otomobil içeriye girmişti. Kısa süre sonra içinden Cesur indi ve elinde mağaza torbalarıyla evin girişine yürüdü. Savaş yüzünü sertçe bana dönüp gözlerimi hedef aldığında tedirgin olsam da onun gibi düz bir ifadeyle ona baktım.
"Cesur'un bildiği, benim bilmediğim bir şey var mı?"
Başımı iki yana olumsuz anlamda salladım.
"Yok."
"Seni çıkmaza sokan..." dedi çatlamış bir sesle. "...içinden kurtulmak istediğin bu durum ne?"
Neden böyle söylediğini anlayamamıştım ama oralı olmadım. Bir şeyleri anlatmaya karar versem de nereden başlayacağımı bilmiyordum, cümleleri zihnimde toparlamak için uzun bir soluk aldım ve bunu yaparken gözlerimi gökyüzüne diktim. Sessizliğime kızmadı Savaş, zaten kısa bir süre sonrasında Cesur kapıyı çalıp yanımıza gelmişti. İri omuzlarından aşağı sarkıtılmış gibi duran tişörtünün kısa kollarını katlamış ve kaslarını ortaya çıkarmıştı. Siyah, aynalı gözlüğünü havalı bir şekilde çıkardıktan sonra elini yana açtı ve sıcak bir gülümseme yaydı.
"Millet, hava efsane değil mi..."
Savaş'ın aksine pozitifti, Savaş gülmek bir yana istifini bile bozmadı.
"N'aber ortak?" diyerek karşımdaki koltuğa rahatça bıraktı kendini. Savaş düşünceli bir şekilde ona bakıp başıyla selamlamakla yetindi.
"Saye." dedi hitaben. Yüzü gülümsemişti bana bakarken de. "Cesur." dedim onunla aynı tonda.
Savaş'ın sıkıldığı yüzünden belliydi. "Hadi abi." diye homurdandı zaten.
"Sana bir iyi bir de daha iyi bir haberim var." derken öne eğildi Cesur. "Sen haklı çıktın."
Savaş'ın keyfi yerine geldi ama şaşırmamıştı, dudaklarını büküp başını sahte bir hayretle salladı.
"Daha iyi olan haber ise..." Cesur'un bakışları beni bulduğunda duraksadı ama Savaş memnuniyetsiz bir sesle, "Saye bize her şeyi anlatacak, söyleyebilirsin." diye rahatlattı onu. Cesur, saniyesinde yüzüme baktı. Savaş'ın her şeyden kastı neydi onu sorguladı. Kaşlarımı kaldırıp indirdim Savaş görmeden.
"Bir iz yakalamış çocuklar." diye söze girdi Cesur. "Detay yok şimdilik ama çok sürmez."
Savaş arkasına yaslandı. "Güzel." Ellerini düz karnının üzerinde birbirine kenetleyip düz kaşlarının altından bana baktı. "Şimdi seni dinliyoruz..." dedi ve gözlerini kısarak kibar bir uyarıda bulundu. "...eksiksiz."
"Ben avukatım." diye damdan düşer gibi girdim konuya. İkisinin de bakışları değişmediğinde bunun çoktan öğrenilmiş olduğunu anlamıştım. "Birçok dava kazandım, kaybedenlerin çoğu nefret etti benden. Kim olduklarını bilmiyorum ama bunlardan biri olduğunu saklamıyorlar."
Devam etmemi sessizliği koruyarak beklediler.
"Bir gün kaçırıldım." dedikten sonra ürkek bir nefes aldım ama söyleyeceklerimden korkmuyordum. "Ellerim bağlı, gözlerim kapalıydı. Hemen yanımda birini öldürdüler." Hatırladıklarım gözlerimi acıyla yaksa da bu gerçekle yüzleşeli epey zaman olduğu için rahat bir soluk verebilmiştim. "Ve elime silahı tutuşturdular. Yani ortada bir cinayet ve o cinayet silahında parmak izim var."
Ellerimi kullanmadan saçımı geriye itip boğazımı temizledim. Savaş aynı soğuklukta beni izlerken Cesur kaşlarını hafif çatmıştı.
"Yani seni hapse attırmakla tehdit ediyorlar?"
Cesur'un sözleriyle Savaş'a keskin bir bakış attım. "Evet, beni hapse attırmakla tehdit ediyorlar." Savaş ruhsuz bir yüzle baktı bana. Yüzümü tekrar Cesur'a döndüm. "Karşılığında da Savaş'ı öldürmem istendi. Yapmazsam hem hapse attıracaklar hem de oradan çıkmamı beklemeden eninde sonunda öldüreceklerdi."
"Polise gittin mi?"
"Ellerinde parmak izim olan silah varken mi?"
Alaysı bir şekilde güldüm ama daha çok çaresiz gibi çıkmıştı sesim. Hoş, öyle de denebilirdi.
"Ve şu an bana ulaşamadıkları için eminim ki harekete geçmişlerdir."
"Telefonun nerede?" diye sordu Cesur. "Salonun otoparkında kaldı." diye yanıtladım. Savaş'ın bakışları kısa bir an için beni süzdüğünde huzursuzca kıpırdandım. Cesur'un orada beni öpmüş olduğu gerçeği aklıma gelince de sinirlendim. Cesur da benimle aynı anda onu düşünmüş gibi muzip bir gülümsemeyle bana baktı. Ona, kaşlarımı çatarak bakmama rağmen inatlaşır gibi baş parmağıyla dudağını kaşıdı.
"Onlarla iletişime geçmen lazım."
Savaş gürültülü bir sesle bunu söylerken ince parmaklarını çıtlattı.
"Aklında ne var?"
Cesur'un sorusunun cevabını ben de merak etmiştim.
"Onlara, senden istedikleri şeyi yapacağını söyleyeceksin." Omuz silkti. "Beni öldüreceğini düşünsünler." dedi basit bir şey söyler gibi.
"Ve?"
"Zaman kazanmış olacaksın."
Cesur parmağını şıklattı. "Bu arada da biz, senin başın belaya girmeden o silahı almanın bir yolunu buluruz." Savaş ona ters bir bakış attı. "Derdimiz silahı almak değil." Beni umursamadığını bal gibi biliyordum. "Beni öldürebileceğini düşünen birkaç zavallıyı ortadan kaldıracağız." diye devam etti. Baktığında, işin sonunda onlardan kurtulabilme ihtimalim vardı ama bu hangi yolla yapılacaktı? Savaş'ın rahatlığına bakılırsa da bu ihtimal, gerçekleşmesi yüksek orandaydı.
"Benim burada olduğumu öğrenirlerse buna inanmazlar." dedim yıkılmış gibi. "Sonuçta öldürmeye çalıştığı adam onu neden evinde tutsun? Ya bir oyun olduğu anlaşılırsa..."
"Ben istemediğim sürece burada olduğunu kimse öğrenemez."
Savaş'ın sesi netti.
"Sahi," dedim. "Burada kalmamı neden istedin?"
"Çünkü sana güvenmiyorum." derken iltifat ediyormuş gibi gülümsedi ve hemen tekrar ciddileşti. Gerçekçi olmasa bile yüzünün bana gülümseyen hali buz gibi bir nefes almama sebebiyet vermişti. Kaşlarımı kaldırıp ona anlamsız bakışlar attığımda Cesur, "O kimseye güvenmez." dedi burun kıvırarak. "Sana özel değil."
"Bu iyiliği de tıpkı bir aptal gibi kurşunun önüne atladığın için yapacağım."
Dudaklarım yine hayretle aralandığında başımı iki yana sallayıp kollarımı bağladım. Ona tek kelime etmeyecektim.
"Güzel kadınların tehlikeli olduğunu duymuştum da, bu kadarını tahmin bile edemezdim."
Cesur ortamın gerginliğini almak ister gibi güldü. Dudaklarını birbirine bastırmış, büyülenmiş gibi beni süzüyordu. Savaş onun bu tavrına kızmıştı. Laubalilikten hoşlanmıyordu belli ki. Cesur'a delici bakışlar atıp hışımla yerinden kalktı ve homurdanarak verandayı terk etti. Omuz silktim, Cesur da umursamamıştı zaten. Çarpık bir gülüşle göz kırptı.
"Bence seninle çok eğleneceğiz."