yorgunluk kahvesi

2509 Words
Ellerimi belimde bağlamış pencereden ormanı seyrederken ''yalnızlık durağından binen bir yolcu olacağım. Artık yeni duraklara varmalıyım. İlerleyen hayatımda artık yalnızlık duraklarında inip yıllarca kalmak yok. Vakit, yalnızlık durağından ayrılma vaktidir.'' dedim kendimi motive etmeye çalışır bir ses tonuyla. -öhhö öhhöö. Yeni güne sabahın erken saatlerinde gelen ve gece vaktinde ara ara beni rahatsız ederek uykumu bölen öksürüklerle uyandım. Gözlerimi açtığım bu yeni günde hastalığımın bir nebze daha olsa etkisini yitirmesini diliyorum. Kısa bir sabah sakinliği ardından güneşli ve güzel havayı fırsat bilip evimin tüm perdelerini aralayarak Güneşi, mümkün olduğunca içeri aldım. Açık pencerelerden içeri giren temize hava içerideki boğuk havayla münakaşa ederken pencereden içeri sızan ışık demetlerinde uçuşan toz tanelerinin narin süzülüşü de dikkatimi cezbetti. Toz taneleri evimi uzun zamandır içinde yaşıyor olamama rağmen kendi haline terk ettiğimin belirtisiydi. Sahi ben halden hale girmiş, saçım sakalıma karışmış ve gecem gündüz gündüzüm ise gece olmuşken velhasıl ben darmadağın iken evimin bu halde olmasının hayata pozitif bakmaya dair uyuşuk olan aklımın en ücra köşesine dahi gelmemesi gayet sıradan olmalıydı. Dağınık eşyaların toparlanması basit bir iştir lakin dağınık bir insanın toparlanması kaç vakit alır.? İşte bugün, bu sabah toparlanma sürecinin başlangıcıydı. Bahar da yeşeren tohumlar gibi yüreğimde hayata dair umutlar da bir bir yeşermeye başlamıştı. Ve ufukta doğup yükselen güneşin bu defa benim için de doğduğunu hissediyordum. Evet, emindim bu defa benim içinde doğuyordu... yeni günün yeşerttiği umutlarımın verdiği enerjiyle dağınık olan evimi derleyip toparlarken gözlerim salonumun orta yerinde duran radyonun parçalarına ilişince iki gece öncesine gittim. Aslında radyodaki kadın ''bir değer tutar seni, tutar sımsıkı ''ve ''umut yenileniyor'' sözlerini söylerken ne kadar da haklıydı. Ah aklına perde inmiş zavallı ben, nasıl olurda bunu anlayamayıp radyomu kendime düşman belleyerek parçalara ayırmıştım. Dün geceden itibaren geride kalan ne varsa benim için artık geçmişte kalmıştı. Ve dün gece benim için geçmişimi ve geleceğimi ayıran durak olmuştu. Ve ben bu durağa ''Benliğimi bulduğum durak'' adını verdim. Bu durak hayali değil de gerçekten var olmuş olsaydı gider renkli balonlarla, çiçek demetleriyle süslerdim ki benim gibi o durakta ebediyen kalacağını aklına yerleştirmiş olan zavallıların kurumaya yüz tutmuş umutları yeniden yeşersin, canlansın. aklıma pala dayının anlattığı  bir olay geldi. Dünya adında, aynı istikamette milyarlarca yıldır dönüp dolaşan bir trene binmiş aciz insanlarız. Herkese belirli bir sermaye verilmiş. Kiminin sermayesi bir günde, kiminin birkaç ayda, kiminin de yirmi yıl veya yetmiş yılda tükeniyor. İşte o trene "fani dünya hayatı" deniliyor... Kiminin ömrü bir gün, kiminin birkaç ay, kiminin yirmi ve kiminin de yetmiş yıl. Bu trende ömür sermayesini tüketen ölüyor... Sermayenizi iyi kullanın   diyordu. evet ömür sermayemizi iyi kullanmalıyız. Bir vakit üniversite okuduğum şehirdeki evimin sokağında köşe başında bir bakkal vardı. Her gün o bakkala uğrar günlük ihtiyaçlarımı aldıktan sonra bir de gazete alırdım. Bir defasında sayfaları karıştırırken genç bir yazara ait kısa kurgu bir hikaye ye yer verildiğini gördüm. Beni cezbeden hikayenin genç bir yazara ait olmasından ziyade başlığıydı. Bakkalın hemen yanında bulunan çay ocağına geçip bir tabureye oturup merakımı cezbeden hikayeyi okumaya başladım. ''ETTİM BABA'' -Çocuk, tavukların bahçeyi eşeleyerek çıkarttıkları tohumlardan birkaçını minik avuçlarına alıp şuursuzca oynuyordu. Az ötede bahçenin bakım işleriyle ilgilenen Baba, çocuğunu görünce elindeki bahçe makasını bırakıp alnında damla damla beliren teri silip ''Evlat, o tohumları al yanıma gel'' diye seslendi. Çocuk, tereddüt etmeden elindeki tohumlara, toprağa yarı gömülü halde duran tohumları da ekleyerek Babasının yanına gitti. Babasının kendisine kızacağını varsaymış olmalı ki yarı korku yarı üzgün bir halde -bunlaaıı aanemin toumluundan aamadım. Tautlaa baçeyi dıdaklıyodu odan budum, dedi. Çocuğun bu masumca açıklamasına Babası başını okşayıp saçlarından öperek karşılık verdi. Baba, bahçe malzemelerinin durduğu dolaptan yıpranmış eski bir bot çıkartıp içine birkaç kürek toprak doldurdu. Tüm bunlar olup biterken çocuk hala üzgünce babasını seyrediyordu. Adam şefkatli sesiyle yeniden ''Evlat'' diye seslendi. Sonra şöyle devam etti; haydi tohumları toprağa ek. Minik ve tombul elleriyle tohumları ekmeye başlayan çocuk ekim işini bitirdikten sonra yüzüne düşen saçlarını topraklı elleriyle çekip Babasını gözlerinin içine bakarak ''Etttim Baaba'' dedi. Bu cümleyle adamın yüzünde yeniden tebessümler belirirken evladına sarıldı. Hikayeyi bitirip gazetemi katlarken adeta ruhum bedenimi bu dar sokaklarda bırakıp tavukların toprağını eşelediği o bahçeye gitmişti. Baba doğal olarak o tohumları çocuğunun çıkarttığını ya da eşinin tohumluğundan aldığını düşünerek çocuğuna kızabilirdi ama böyle düşünmedi. Muhtemelen bizim çöp diye atacağımız eski bir botu alıp içerisine toprak doldurarak kendisi için küçük ama evladı için büyük bir sorumluluk vererek tohumların filizlenmesi için ektirip Babalık şefkatini göstermişti. Yıllar önce karşıma çıkan bu hikaye bugün bana ''umut'' nedir onu öğretiyordu. Evet, bize de her vakit ümit var olmak düşer. Nihayet günün sonunda evimi derleyip toparlayabilmiştim. Bir yorgunluk kahvesi hak ettiğimi düşünerek pişirdiğim kahvemi alıp geçtim şöminenin karşısına. Bugün sallanan sandalyemi kullanmaktan vazgeçip rafa kaldırdım. Şimdi onun yerini geniş ve 2-3 kişinin rahatlıkla oturabileceği kopitoneli siyah deri bir koltuk alıyor. Buraya taşındığım zaman Sinan'ın bana hediye ettiği gramofona yağmur ve rüzgar sesinin kayıtlı olduğu taş plak’ı yerleştirip yeni koltuğuma uzandım. Karanlık salonuma loşluk katan şöminenin alevleri ve gramofonda çalan yağmur ve rüzgar sesi evet, bilinçaltımda bir yolculuk çekiyor canım. Az sonra bedenim bu evde kalırken ruhum çok uzaklara seyahat edecek. Kim bilir belki bir gün aklımın gittiği yerlere bedenimi de götürmek nasip olur. Taş plaktan yayılan yağmur ve rüzgar sesine şöminemde yanan odunlardan yayılan çıtırtılar karışarak kulağıma ilişince salonumun loşluğu gözlerimde kaybolmaya başladı... İsviçre’nin doğusunda yer alan Bernina sıradağlarında siyah bir atın sırtında her iki yanının uzun otlarla kaplı olduğu patika bir yolda ağır aksak ilerliyorum. Bir süre etrafı seyrede seyrede ilerledikten sonra nihayet beni nelerin beklediğini merak ettiğim önümde uzayıp giden uçsuz bucaksız bir ormana girdim. Orman o kadar sık ki çoğu kez dallara çarpmamak için atımın boynuna kadar eğiliyor bazen de dakikalarla bu vaziyette ilerliyorum. Nihayet yere yakın dalların son bulduğu bir alana giriş yaptım ve boylu boyunca uzamış 40-50 metre uzunluğundaki çam ağaçlarına tünemiş kuşların sesi ormanın diğer seslerine karışırken ağaç kakanlardan birbiri ardına yayılan ''tak, tak, tak'' sesleri de orman korusuna ritim katıyordu. Atımın sırtında hareketsizce durup bu orman korusunu başımı göğe kaldırıp gözlerim kapalı bir halde dakikalarca dinledim. Her zerreme kadar buraya ait olduğumu hissediyorum. Sahi bunca zaman neden buraya gelmemiştim ki... Yağmaya başlayan nisan yağmurunda daha fazla ıslanmamak için atımdan inerek geniş yapraklı ağaçların bulunduğu tarafa yürüyüp bir sığınak buldum. Atımı bağladıktan sonra biraz kuru dal parçası toplayıp bir ateş yaktım. Yağmurla beraber ağaç diplerinde yeşeren mantarlardan biraz toplayıp yağmur suyuyla yıkadıktan sonra üzerine meze haline getirdiğim farklı ağaç yapraklarını ekleyip ateşin közünde pişirdikten sonra afiyetle yedim. Yağan yağmur tüm orman ahalisini inlerine sokup kendi şarkısını çalıyordu. Bir süre ormanın sessizliğine dalıp giderek huzura doyarken nihayet etkisini azaltan yağmurla beraber orman ahalisi yeniden inlerinde çıkmış kendi korosunu çoktan oluşturmuştu. Altına sığındığım ağacın tepesinde duyduğun seslerle başımı yukarı kaldırdım. Bir çift sincap da benim gibi yağmurun ve ormanın verdiği huzurun tadını kendi dillerinde konuşarak ve yüksek ağaç tepelerine tırmanarak çıkartıyorlardı. Yağmur tamamen dindikten sonra atıma binip ormanın içine doğru yola koyuldum. Demin yavaş yavaş ilerlerken yeterince ormanın seyretmiştim. Yağmurda sonra yayılan toprak kokusu atımla beraber beni de coştururken ağaç dallarının yüksekliğini fırsat bilip atımın yularını hızla çekerek şaha kaldırıp ayak topuklarımla onu acıtmayacak şekilde vurup dört nala sürmeye başladım. Atımın dalgalanan yelesi, kulağıma ilişmeye devam eden ormanın sesi ve bu seslere müthiş bir coşku katan nal sesleri... Yer yer daralıp genişleyen patika yoluna devrilmiş ağaç dallarının üzerinde atlamalarımız yer yer çıktığım tepelerde durup atımı tekrar tekrar şaha kaldırışlarım ve bu esnada güçlü kişnemeleri beni tüm ormanı gezmeye yetecek kadar motive ediyordu. Saatlerce bu şekilde dur durak bilmeden ilerlerken patika yolun bitmesiyle kendime bir yol çizip aynı hızla ilerlemeye devam ettim. Nihayet küçük bir tepeyi aşıp Ergodin vadisindeki bir buzul gölünün kıyısına birkaç mil kala yavaşladım. Göl tüm çıplaklığıyla turkuaz mavisi rengini sergileyip beni büyülüyordu. Gözlerimle açık alanı ve gölün çevresini süzerken karşı kıyı da kurulmuş bir çadırdan yükselen dumanlar görünce o yöne doğru ilerledim. Kıyıya birkaç yüz metre kala yer yer çakılların ve kumların ve buzulların kapladığı sınıra ulaşınca atımdan inerek bir kayaya oturdum. Kurulan çadırın hemen yanında iki insan fügürü belirdi. Oturduğum yerden kalkıp onları daha iyi görebileceğim kadar yaklaşıp yeniden bir kayaya oturdum. Şimdi onları daha iyi görebiliyordum. Bir çocuk ve bir adam vardı. Adam kucağındaki odun parçalarıyla yaktığı ateşi beslerken çocuk da bir balık ağını kucağında tutuyordu. Odunları ateşe yerleştiren adam çocukla beraber gölün kıyısına varıp tam olarak ne olduğunu seçemediğim hareketler yapıyordu. Çocuk tıpkı adamın gösterdiği hareketleri yaparken adamın ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. Çocuğa ağları göle nasıl atacağını gösteriyormuş. Çocuk ağları tüm gücüyle göle attıktan sonra adamın yüzünce mutluluk ifadesi belirdi ve tebrik edercesine çocuğun omuzlarından sıktı. Ben bu manzaraya şahit olurken birden içimde yanlarına gitme arzusu belirince tereddüt etmeden atımın yularından tutup kumsaldan ilerleyerek yanlarına vardım. Beni gören çocuk hemen adamın arkasına geçerken adamda keskin bakışlarıyla kaşlarını çatmış halde bana bakıyordu. Aramızda çeyrek milden daha az bir mesafe varken adam; -heyyy ne istiyorsun, diye tok ve kendinden emin bir şekilde seslendi. Belli ki gidişim onları tedirgin ediyordu. Boğazımı temizleyip mümkün olduğunca sesimin güvenilir bir şekilde çıkmasını sağlayarak; -uzun bir yoldan geliyorum benimle paylaşacak yiyecek bir şeyleriniz var mı.? diye merak ettim, diyerek cevap verdim. Elindeki iki yüzü keskin olan bir hançeri açıkça göstererek; -Bir şey yapmaya çalışırsan şu temiz göl cesedinle kirlenecek diye tehdit etti. Tüm bu sözlerine karşılık adama içten bir güven duyuyordum. Bir bağrışma şeklinde olan konuşmalarımız vadide yankılanıyordu. Nihayet hançerini indiren adam ''gel'' şeklinde elini hareket ettirince içimi çocuksu bir mutluluk kapladı. Bir dağ başında yer alan bir gölün kıyısında bir sofraya misafir olmak herhalde herkesi mutlu edecek bir şeydir. Ya da zorla kendimi misafir etmek mi demeliydim. Yanlarına vardığımda küçük bir baş selamı verdim. Aynı şekilde selam veren adam hala tereddütlü görünürken bense rahatlığıma hayret ediyordum. Çocuk ise hala adamın arkasına saklanmış arada bir kaçamak bakışlarla bana bakıyordu. Ayak üstü kısa bir tanışma faslından sonra ben, adamın bana gösterdiği yerde otururken onlarda göle attıkları ağı çekmeye koyuldular. Gölün turkuaz mavisi sularından çekilen ağda 4-5 kadar iri somun balığı ağlardan kurtulmak için çırpınıyorlardı. Ağlara takılan somon balıkları, baba ve oğulu bir hayli mutlu ederken çocuk çırpınan balıkların kaçmaması için hızlıca onları ağlardan alıp kıyıya attı. Adam balıkları büyük bir ustalıkla hemen temizleyip yaktığı ateş üzerinde pişirdi. Acıktığı ı bahane ederek yanlarına dahil olmuştum ama burnuma ilişen balıkların kokusu o kadar enfesti ki gerçekten acıktığımı hissetmiştim. Pişen balıkları hazırladığı bir sosla servis etmeye başlayan adam cömert davranarak dört balıktan ikisini bana verdi. Turkuaz renginde bir buzul gölünün kıyısındayım ve önümde misafir olduğum bir sofrada gölden henüz yakalanarak ateşte pişirilen lezzetli somonlar... Ait olmak istediğim yerdeyim... Yemek boyunca süren sessizliğimizi arada bir çocuğun balıktan büyük parçalar ısırırken çıkarttığı homurtular ve karnın doymasıyla attığı kahkahalar bozuyordu. Adam, yemek bitiminde ormanın şu yamacından diyerek eliyle arka tarafını işaret ederek topladığını söylediği yabani meyveleri çantasından çıkartarak önümüze eşit bir şekilde bırakırken lezzetleri hakkında birkaç şey söyledi ve yılın sadece belirli zamanlarında yetiştiğini ekledi. Meyvelerde bittikten sonra artık gitme vaktimin geldiğini anlamıştım. Oturduğum yerden isteksizce kalkarken cömertlikleri için minnettar olduğumu ifade eden birkaç cümle beyan ederken çocuğun beni gördüğü ilk andan itibaren attığı kaçamak bakışları hala sürdürdüğünü fark ettim ama şu an anladım ki bu bakışların bana değil de boynumda asılı duran farklı hayvan dişleri ve doğal taşlardan yapılma el yapımı kolyeme olduğunu nihayet anlamıştım. Hemen kolyemi çıkartıp çocuğa uzattım biran alacakmış gibi oldu ama sonra uzatmak üzere olduğu elini çekerek adama onay ister bir tarzda baktı. Adam da tebessümle izin verir manada başını aşağı yukarı sallayınca çocuk geri çektiği elini yeniden uzatarak kolyemi avuçlarımın arasından yavaşça çekip aldı ve adamın kulağına kısık seslerle bir şeyler söyledi. Adam bana dönüp oğlum ''teşekkür ediyor'' dedi. Demek saatlerdir yanlarında olduğum bu ikili baba oğuldu, nasılda anlayamamıştım. Atıma binip yanlarından uzaklaşırken arada dönüp onlara bakıyordum. Ben onların onlar da benim bakış açımdan çıkana dek bunu sürdürdük ve onlar el ele tutuşmuş bir halde gidişimi seyrettiler. Atımın nal sesleri azalırken gölün çakıl, kum ve buzlu kıyısından çıkıp ormanın patika yoluna girdiğim. Gözlerimi açıp yeniden evime, salonuma dönerken bir süre hareketsiz ve sessizce olduğum yerde durdum. Bu yolculuğumu taş plakta çalan yağmur ve rüzgar sesiyle başlayıp bitmesiyle sonlandırmayı planlamıştım ama çıktığım yolculuk beni içerisine çekip yaşatırken taş plakta çalan sesin saatler önce bittiğine yemin edebilirim. Uzun zamandır çıktığım bir yolculuk beni böylesine etkilememişti    Nihayet kendime gelince bugüne dek aklıma düşmeyen sorular bir bir aklıma yığılmaya başladı. -Acaba Babam da bana o adamın çocuğuna gösterdiği şefkati göstermiş miydi.? -onunla anılarımız var mıydı.? Babamı çocuk yaşımda kaybettiğim için yüzünü hayal meyal hatırlamaktan başka, bize dair hiç bir şey hatırlamıyorum. Bir Baba'ya sahip olmanın Bir Baba'nın her zaman evladının arkasında bir dağ gibi durmasının, Bir evladın Baba sevgisine, şefkatine mazhar olmasının nasıl hisler olduğunu hiç tadamamıştım ve en acısı da asla tadamayacak olmamı bilmemdi Şimdi hiç bilmediğim duyguları özlüyorum. Aslında özlemek güzel şey ama candan can almasa... bir şair vardı İhsan ŞAHİN diye, onun bir şiirini anımsadım şöyle diyordu şiir sözlerinde; Ana baba hakkı var bilinir mi kıymeti Bilenler iki cihan mutlu olur demişler Yaradan peşin öder, hizmetin bedelini Apaçık delillerle, bize haber vermişler Ana baba uğraşır, üç beş evlat büyütür Yemez içmez giyinmez, çocukları okutur Velakin yaşlanınca, beşi birden unutur Asi olan evladın, hali harap demişler Her bir derde devadır, ana baba duası Alınmışsa sağlıkta, görülüyor faydası Bu şekilde tecelli, yoktur bunun şakası Manevi esrarını, göz önüne sermişler Ağaçlar yıkılınca, belli eder yerleri Bir daha görülmüyor, o mübarek yüzleri Gelir yakalar kulu, tutmadığı sözleri Son pişmanlık nafile, onlar çoktan gitmişler hal böyle olunca Sinan, Baba kavramına dair bir şeyler söylemek istedi ama bunu bir olayı anlatarak yaptı. Delikanlı 16 yaşında iken babası ile tartışmış ve evi terk etmişti. Buna çok öfkelenen baba, evde onun adı bile anılmayacak diye yasak koymuştu. Anne her gece evi terk eden oğlunun yatağına oturup yastığını koklayarak uyuyordu.  “Oğlumu özledim, ne olur gidip arayalım, bulup getirelim” dese de, baba geri adım atmıyordu.  Aradan iki yıl geçmişti.  Oğlunun doğum günü o yıl Babalar günü ile aynı güne denk gelmişti.  Annenin ağlamaklı halini görünce dayanamadı baba “Şu adrese git, oğlunu gör” dedi. Ve ekledi, “Adresi benim verdiğimi söyleme ama” Birkaç şey daha söyledi ama anne duymuyordu bile, aklında bir tek adres kalmıştı. Anne sevinçten uçuyordu.  Hemen hazırlandı yola koyuldu.  Büyük bir şehrin karşı yakasındaydı babanın verdiği adres.  Gittiği adres bir tamirhaneydi.  Oğlunu tulum içinde gördü.  Bir süre ıslak gözlerle dükkanın karşısından izledi ve oğluna doğru yaklaşmaya başladı.  İki yıl boyunca kendisini arayıp sormayan ailesini unutan delikanlı aniden annesini karşısında görünce önce şaşırdı, sonra koşup sarıldı annesine.  Babası hariç herkesi soruyordu, “o nasıl, bu nasıl,” diyerek.  Ve sonunda “O adam nasıl, hala aksi ve anlayışsız mı?” diye sordu annesine.  Anne cevapsız bıraktı bu soruyu.  “Hadi oğlum gel eve gidelim” dedi.  “Hayır anne, ben böyle iyiyim. O adamla tekrar aynı evde yaşayamam” dedi ve dükkana doğru yürümeye başladı. Arkasından bir süre bakakalan anne hazırladığı pastayı oğluna vermek için seslendi.  Delikanlı pastayı alırken annesine “Anne ne olur ısrar etme, gelmeyeceğim. Bir gün bile merak edip arayıp sormayan bir adamla aynı evde yaşayamam ben” dedi.  Anne boynu bükük halde oğlunun yanından ayrılmaya hazırlanırken  “Peki oğlum sen bilirsin. Anlaşılan çok kararlısın, gelmeyeceksin. Ama baban dedi ki; son bir aydır arkadaşlık ettiği çocuktan uzak dursun, o çocuk sana zarar verecektir.  Önceki arkadaşıyla barışsın”. Bu kez çocuk donakalmıştı. Annesi eve dönmüştü. Babaya sitem etti, “Madem biliyordun nerde olduğunu neden benden sakladın? 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD