derin bir iç

1587 Words
-bir ay ? -iki ? Hayır yoksa üç mü.? Bilmiyorum. Beynimi gasp eden düşüncelerime mâni olmadan kendimi onların akışına bıraktım. Başımda hasırdan bir şapka, üzerimde şortumla turkuaz suları olan bir okyanusun beyaz kumlarından oluşup kilometrelerce uzunluktaki bir sahilde yürüyorum. Gel git yapan irili ufaklı okyanus dalgaları bazen dizlerime kadar beni ıslatırken bazen de ancak ayak uçlarıma yetişiyor. Bu şekilde birkaç yüz metre ilerleyip okyanustan esen ılık rüzgarın tadını çıkartırken az ötemde birbirine kıskançlarını geçirmiş iki yengeç dikkatimi çekti. Hemen onları ürkütmeyecek kadar yaklaşarak çömeldim ve onların bu hallerini seyre koyuldum. Bir ileri bir geri hareket edip duruyor her hareketlerinde bana daha fazla yaklaşıyorlardı.  Bu şekilde yarım saat kadar onları seyredip kendi hallerine bırakmak için oradan ayrılmak istediğim vakit aramızdaki mesafe bir metreye kadar düşmüştü. Ayağa kalktığım da beni fark edip yan yan yürüyerek kumsala çarpan dalgaların arasında kaybolup giderlerken masum deniz canlılarının bu halleri yüzüme tebessüm olarak yansıdı. -hav hav.! Birden kulaklarıma ilişen bu havlama sesleri beni ürküterek bilinçaltı yolculuğumu bıçak gibi kesti. Buda yetmezmiş gibi okyanusun kenarından alıp bu jakuziye döndürdü. Kapının ardındaki havlama sesleri Çiya’ya aitti ve git gide artıyordu. Muhtemelen bir süredir beni görmediği için böyle yapıyor olmalıydı. Kurulanırken sudan dolayı buruşan el ve ayaklarım saatlerdir burada olduğumun belirtisiydi. Kapıyı açar açmaz Çiya’yı yerinde durmadan endişeli bir halde hareket ederek kuyruğunu sallarken buldum. O da beni görünce hemen üzerime atladı. -hey endişelenme buradayım dostum, hadi in kucağımdan seni koca bebek. Sendeki sadakate dünyada geçirdiğim otuz beş yıllık ömrümde hiçbir insanda rastlamadım… Perdenin arasından sızıp yüzüme vuran güneş ışınlarıyla uyandım bu sabah. O kadar rahat ve güzel uyumuştum ki dün geceki yorgunluğumdan eser yoktu. Vücudumu geriye doğru esneterek yatağımdan çıktım. Çiya’da dün gece uyumadan onu son gördüğüm yerde yatmaya devam ediyordu. Hemen perdeleri ardına kadar çekip bir kahve hazırladıktan sonra pencere kenarına yerleştirilmiş tekli koltuğa geçtim. Şimdi Thun gölü yeşile çalan rengiyle tüm çıplaklığıyla karşımdaydı. Buraya ait olduğumu hissediyordum. Çünkü gördüklerim yıpranmış ruhuma iyi geliyor beni çocuksu mutluluklara boğuyordu. Dönmenin sözünü vermemiş olsaydım kesinlikle burada yaşamayı düşünebilirdim. Kim bilir sözümü yerine getirdikten sonra tekrar döner ve burada yaşardım… İsviçre’nin meşhur tilsiter peynirinin de olduğu ve kendine özgü olan meyveli müsli ve bürlili (ceviz, meyve taneleri ve süt) doyurucu kahvaltımızı ettikten sonra saat 07:03’te otelden ayrıldık. Bu güneşli salı sabahında gezeceğim yerler olarak listemin başında yer alan Thun kasabasına Thun gölünden tekneyle gitmek için teknelerin hareket noktası olan küçük bir limana doğru yola koyulduk. Doğal taşlarla döşenmiş sokaklarda ilerlerken çıkan ayak seslerimiz bu şehirde güne erken başlayanlardan olduğumuzu gösteriyordu. Sokaklarda ve İsviçre’nin kendine has mimarisiyle inşa edilen evlerin ahengine uyumlu olarak tasarlanmış sokak lambaları bir bir sönmeye başlaması artık günün başlangıç habercisiydi. Yaklaşık on dakika yürüdükten sonra yetmiş yedi İsviçre frangına Thun kasabasına gidiş dönüş bilet aldım. Buraya gelmeden önce yaptığım araştırmalar nereye nasıl gideceğimi nerelere uğrayacağımı araştırıp planlamış olmam bana müthiş bir rahatlık sunuyordu. Hareket eden teknemizle dağların ardından yükselmeye başlayan güneşin Thun gölü yüzeyinden yansıyan ışınlarının göl yüzeyinde oluşturduğu ışıltılar gözlerimi kamaştırırken bir yandan teknenin motorundan dolayı köpüren suyun seyri bir yandan göl yüzeyince yavrularıyla gezinen kuğular ve ördeklerde yolculuğumuza ahenk katıyorlardı. Göl dalgasız ve oldukça dingin olduğu için teknemiz suda süzülürmüşçesine giderken teknede İsviçre peyniriyle yapılmış ve hale buharı tüten pamuk yumuşaklığındaki poğaçaların ikram edilmeye başlanması ben dahil herkesin yüzünde bir hoşluk ifadesi oluşturdu. Poğaçanın büyük bir parçasını Çiya ’ya verdim ben henüz kendi payımı ağzıma götürmemiştim ki Çiya tek lokmada poğaçayı yuttu. Yaklaşık iki saat süren yolculuğumuzda on kadar küçük nüfuslu farklı kasabaya uğradık. Beni Thun gölü üzerindeki kasabalar arasında en fazla etkileyen kendine özgü yapısıyla Oberhafen kasabasıydı. Kendine özgü bir yapısının yanında doğayla uyumlu taş & ahşap karışığı evlerinin olmasıydı.  Tabi köprüleri ve çok fazla çiçeklendirilmiş bahçeleri de başka bir güzelliğe sahipti. Nihayet harika manzaralar sunan Thun gölündeki keyifli tekne yolculuğumuz Thun kasabasına varmamızla son buldu. Yol boyunca Çiya ile çektirdiğimiz öz çekim ve yüzen ördekler haricinde başka bir fotoğraf çekmedim. -anı yaşıyordum -anı yaşamalıydım. Tekneden iner inmez gölün kıyısında yirmi dakikalık bir yürüyüşün ardından kasabanın doğal taşlarla döşenip mimarisinin ön plana çıktığı ve yeşilliğiyle göz doyuran sokaklarına daldık. Neredeyse geçtiğimiz her dükkânın ve evin önünde çiçekler ve farklı bitkiler vardı. Aare nehrinin üzerine inşa edilmiş taş köprülerden birinden geçerken biranda köprü üzerinde Thun kasabasının doğayla uyumlu manzarasını arkalarına alıp fotoğraf çektiren insanlar arasında buldum kendimi. Kalabalıktan sıyrılıp toprak rengindeki kabartma taşlarla süslenmiş duvarına oturup Aare nehrinden geçen tur teknelerini seyre koyuldum. Yanımda duran Çiya yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Bu duruma başlarda aldırmasam da bir iki dakikalık yokluğu beni endişelendirince Çiya’nın gittiği yöne baktım. Dört beş yaşlarında al yanaklı, altın sarısı saçlarının bir kısmını kapattığı mavi gözleriyle gülen bir İsveç çocuğuna kendisini sevdirdiğini gördüm. Çiya bir adım atıp zıplıyor çocuğun yanına gidip ona sürtünüp etrafında durmadan dönüyordu. Mavi gözlü çocukta arada bir Çiya’nın kuyruğunu tutup çekiyor o minik tatlı elleriyle de başına vurup duruyordu. Gördüklerim en az Aare nehri kadar büyüledi. Onların bu hallerini olduğum yerden izlerken Çiya’nın daha önce hiç çocuk görmediğini ve tüm sevincinin bu küçük insanı gördüğünden kaynaklandığını anladım. Birden kalabalıktan en az çocuk kadar sarışın ve uzun boylu bir kadın çocuğa doğru telaşlı bir halde hem seslenip hem koşar adımlarla yürüyordu. Mesafeyi kısa sürede tamamlayan kadın çocuğa biraz sert bir tonda bir şeyler söylerken ona sarıldı. Sanırım çocuğunu bir süreliğine kaybetmiş olmanın telaşını yaşıyordu. Bende yavaş adımlarla onlara doğru ilerledim. Çocuğunu bırakan kadın Çiya’nın başını okşayıp -güzel kurt, deyip gülümsedi ve çocuğunu kucaklayıp oradan ayrıldı. Çocuk Annesinin kucağında giderken Çiya’ya bakıp el salladı. O ise yerinde durarak gidişlerini izledi. Çiya’nın ilk defa gördüğü küçük bir çocukla yaşadığı sevincinin kayboluşuna şahit olmak içime oturdu. O da benimle ormanın kıyısındaki evimizde yalnız bir yaşama mahkûm olmuştu. Sanırım onu ve kendimi eve tıkarak ikimize de zulmetmiştim. Kadın ve çocuk kalabalık arasına dalıp giderken Çiya‘ya seslendim. Hemen kulaklarını dikleştirip bana doğru koşmaya başladı. Taş köprüden ayrılırken belirli aralıklarla kurulmuş küçük dükkanlara denk geldik. Bu dükkanlardan yayılan çikolata kokuları beni kendisine çekince hemen bana en yakın olana girdim. Burayı işleten yaşlı çift masamızda gelip -merhaba bayım -merhaba tatlı bayan ve adam  -vitrinde görünen çikolatalı, meyveli ve peynirli yiyeceğin adı nedir.? -İsviçre fondösü bayım, dedi kadın. -denemek ister misiniz.? Diye sürdürdü adam. -evet, iki tane istiyorum. -tabi bayım, diyerek yanımdan ayrıldılar. Yanakları al ve yaşlılığın belirtisi olan beyazlara yenik düşmüş gür saçları olan kadın siparişlerimizi hazırlarken bu defa yoğun olarak yayılmaya başlayan çikolata kokusu iştahımı kabarttı. Etrafına bakınan Çiya da nedense masum bir çocuğun bakışlarını gördüm. Beraber geçirdiğimiz zamanlardan mı bilemem ama o gerçekten masumdu, dostumdu. Ülke sınırlarını aşarak çıktığım bu seyahatte benim yoldaşımdı. Yoksa ona yoldaş Çiya mı demeliydim.? Hayır, dost çiya. -yoksa sadece Çiya mı.? Çiya’yı seyrederken aklıma üşüşen bu gereksiz soruları, al yanaklı kadının siparişlerimizi getirirken ‘’afiyet olsun bayım’’ demesiyle çıkan tatlı ses tonu düşüncelerimi defedip nehrin güçlü sularına attı. Hemen teşekkür ederek fondülerimizi yemeye başladık. Ben ilk olarak çikolatalı olanı denerken Çiya hepsini saniyeler içerisinde yalayıp yuttu.  İkinci olarak denediğim peynirli fondü ağzımda dağılırken neden İsviçre peynirinin dünya çapında ünlendiğini şimdi anladım. Meyveli olana başlayacakken Çiya’nın gözünün tabağımda olduğunu görünce masum bakışlarına dayanamayıp hepsini ona verdim. Fazla yediği için Çiya’ya kızamazdım çünkü bu fondüler gerçekten iştah kabartıyordu. biz kendi halimizde otururken birden bir adam masamıza oturup bir hikaye anlatmaya başladı. ''bir genç vardı "Genç, Annesinin hasta  olduğu haberini alınca memleketine gitmek için ertesi güne biletini ayırmış sabah erken uyanması gerektiği içinde valizini geceden hazırlamıştı. O gece içerisinde amansız bir sıkıntı olan genç, geç saatlere kadar uyuyamadı. Sabah ağabeyinin kendisine yüksek ses tonu ile seslenmesi üzerine "herhalde geç kaldım" diye düşünerek apar topar yatağından çıktı. "Uyandım ağabey" demeye kalmadan ağabeyi boğuk ses tonu ile "Annne", "Anne öldü." Genç hiç beklemediği bu söz karşısında ağabeyinin omuzlarından tutup geriye iterek "şaka yapıyorsun" dedi. Hâlâ yaşadığı anın hayal olduğu kanısındaydı. Oysa ne ağabeyi şaka yapıyordu nede yaşananlar hayaldi. İki kardeş apar topar evden çıkıp memleketlerine doğru yola koyuldular. 11 saatlik araba yolculuğu kar yağışından dolayı 26 saate çıkmıştı. Onlar için ne yol bitiyor nede zaman geçiyordu. Memleketlerinde  Anneleri için kurulmuş olan taziye evine vardıklarında acı gerçek ile yüzleştiler. Herkes tarafından söylenen "başınız sağ olsun, Allah sabır versin" cümleleri artık kulak tırmalıyor, adeta can yakıyordu. İnsanlar her ne kadar yanlarında olmaya çalışsa da hiç kimsenin varlığının  Annelerinin bir tırnağı etmeyeceğini gayet iyi biliyorlardı. Gence, söylenen teselli sözleri yanındayım sözleri de kulaklara hep boş geliyordu. Yanında olduğuna inandığı yalnızca ailesiydi. Aradan haftalar geçti. Genç, bir sabah erken uyanınca kahvaltıyı kendisi hazırlamak istedi. Kahvaltı hazırlığı bitince sofraya  ilk gelen ağabeyine "ben anneyi çağırıp geleyim" deyip sofradan kalkınca duraksadı. Boş gözlerle etrafa baktı, yutkundu, gözleri yaşardı. Yeniden acı gerçeğin farkına varınca kendi kendine bir şeyler mırıldanmaya başladı. Mırıldandığı "Annem." "Annem öldü"  sözlerinden başka bir şey değildi. hiç tanımadığım bu adamın anlattığı bu hikaye yüreğimi burkmuş bana annesizliğimi hatırlatmıştı. gerçi hatırlanmak için unutulmak gerek ama ben annemi hiç bir zaman unutmamıştım. hemen otelime dönüp uyumak olumsuz düşüncelerimden kurtulmak istedim. otele varır varmaz kendimi yatağıma bırakıp derin bir uykuya daldım.  "Oğlum uyan" diye bir ses ilişti kulaklarına ,irkildi ardından  omuzlarına dokunan yumuşak bir el tarafından hafifçe dürtüldü. Gözlerini araladı uykusuzluktan kızarmıştı. "Ah oğlum yine mi geç saatlere kadar çalıştın?" Çocuk "evet" anlamında başını sallayınca annesi saçlarına uzun ve sevgi dolu bir öpücük kondurdu. Hadi kalk kahvaltı hazır işe geç  kalmadan çıkmalısın. Genç biraz uykusuz biraz telaşlı halde çalışma masasından aniden kalkınca  gözleri karardı düşecekmiş gibi oldu. Tutunacak bir yerler aradı. Göz karartısı gidince hızlı hızlı etrafına bakındı  gözleri bir şeyler arıyor gibiydi. Elleriyle yüzünü kapattı, saçlarını geriye doğru verdi. Biran kendi kendine "rüyada mıyım?" Diye mırıldandı. Ayakta olduğunu fark edince durdu, boşluğa dalan gözleri yaşardı. derin bir iç çekerek "anne" dedi ve ağlamaya başladı. Annesini aylar önce kaybetmişti. İşe kalmasın diye annesi rüyasına girip onu uyandırmıştı... 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD