bc

Gölgeyle Dans

book_age12+
63
FOLLOW
1.3K
READ
dark
system
kickass heroine
tragedy
sweet
serious
kicking
another world
dystopian
ancient
like
intro-logo
Blurb

Lyra Valemont, yıllar önce yaşadığı bir kaçırılma vakasının ardından, ailesi tarafından dış dünyadan uzak tutulmuş narin bir dük kızıdır. Hayatını yüksek duvarlar ve temkinli sessizlik içinde geçirmiştir. Ancak bir sabah, kaderin gölgesiyle buluşur: krallığın tahtı uğruna defalarca canına kast edilmiş soğuk ve vahşi Prens Kael, onun bahçesinin kıyısında yaralı bir halde belirir. Lyra, içindeki korkuya rağmen bu gizemli adama yardım eder — ve o andan itibaren kendi dünyasının sınırları yavaş yavaş yıkılmaya başlar.Gölgeyle ışığın, sessizlikle öfkenin, korunmuş bir kalp ile çatlamış bir ruhun dansını anlatan bu hikâye, okuyucuyu hem derin bir romantizme hem de karakterlerin içsel savaşlarına davet ediyor.

chap-preview
Free preview
Bölüm 1: Tutsak Bahçesi
Lyra Valemont’un sabahları hep sessizdi. Güneş, dükalık malikanesinin batıya bakan yüksek duvarlarına çarparken iç bahçeye ince bir ışık sızardı. Kuşlar hep aynı saatte ötüşmeye başlardı. Bahçıvanlar, annesi yerine geçen dadısı, hizmetliler… Herkes görevini bilirdi. Ve Lyra da öyle. Sessizce pencerenin kenarına oturur, sarı kâğıttan yapılmış eski satranç tahtasında taşları yalnızca kendisine karşı oynardı. Kazanmak kolaydı. Rakibi, duvarlardı. Dük Valemont’un kızı olmak kolay bir şey değildi. Küçükken… belki beş yaşındaydı, belki altı. Bir at arabasının içinden, camın ardından bakarken gördüğü son şey, kızıl pelerinli bir adamın babasına kılıç çekişiydi. Sonrası karanlık. Kaçırılış. Zincir sesi. Ağlayan bir kadının uğultusu. Bir şato mahzeninde geçen haftalar. Ardından kurtarılış. Ve sonra duvarlar. “İnsanlar tehlikelidir,” demişti babası o zaman. “Seni korumalıyım Lyra.” O gün bugündür dışarı çıkmamıştı. Dükalık malikanesinin içindeydi. Genişti, evet. Bahçeleri büyüktü. Kütüphaneleri, özel eğitimcileri vardı. Ama dünya… bir duvarın ardındaydı. Ve Lyra, artık bu duvarlara çarpmaktan bıkmıştı. Bugün farklıydı. Sabah olağandışı şekilde sessizdi. Dadısı hâlâ uyanmamıştı. Hizmetliler bahçede görünmüyordu. Bir şey vardı havada. Beklenmedik bir huzursuzluk. Lyra, pencerenin pervazına tırmandı. Çocukluğundan beri yapmadığı bir şeydi bu. Ama bu kez… garip bir dürtü vardı içinde. Ayakkabılarını giymeden, elbisesinin eteğini toplayarak merdivenlerden indi. Hiç kimse onu durdurmadı. Bahçeye çıktı. Bahçenin ötesindeki küçük taş yola adım attığında kalbi güm güm atıyordu. Bilmiyordu… bu duvarların dışı böyle mi kokardı? Toprak, meşe, rüzgâr? Gökyüzü sanki başka bir renkti. Özgürlük kokuyordu. Ve işte orada. Yolun kıyısında, uzak bir noktada, koyu renk pelerini rüzgârda savrulan bir siluet duruyordu. Güneş göz hizasındaydı, göremedi. Sadece fark etti: o kişi, durduğu yerden onu izliyordu. Adımlarını yavaşlattı. Ama adam yaklaşmadı. Hareket etmedi bile. Sanki oraya kök salmıştı. Lyra’nın iç sesi titredi: “Bu bir sınır. Ve ben ilk defa çizgiyi geçmek üzereyim.” “Sen,” dedi adam, sesi buğulu ama keskin bir çelik gibiydi. “Dük Valemont’un kızı olmalısın.” İlk karşılaşmaları böyleydi. Bilinmeyen bir çizginin üstünde, geçmişin sessizliğini sırtında taşıyan bir kızla, hayatta kalmak için acımasızlaşmış bir prensin bakışları arasında. Lyra adını sormadı. O da söylemedi. Çünkü bazı tanışmalar, önce bir bakışla başlar. Lyra birkaç adım daha attı. Adımları temkinliydi ama içinde aniden filizlenen bir cesaretle ilerliyordu. Karşısındaki adamın pelerini rüzgârla dalgalanıyor, koyu rengi sabah ışığında kan gibi görünüyordu. Bir adım daha. Ve bir an… Lyra gözlerini kıstı. Bir şey… kırmızı. Gerçekten kan. Adam dizlerinin üstüne düşer gibi oldu. Sert ama sessiz. Sol kolunu göğsüne bastırmıştı. Gömleği yırtılmış, teni boyunca uzanan koyu kan izleri vardı. Peleriniyle bastırmaya çalıştığı yeri tam göremiyordu ama… bu ciddi bir yaraydı. Kalbi güm güm attı. Geri çekilmeliydi. Ama çekilmedi. “Yaralısın,” dedi. Sesi ilk kez bu kadar net ve dışa dönüktü. Adam başını kaldırdı. Gözleri… griydi. Soğuk, buz gibi. Ama o bakışta bir şey vardı: öfke değil. Yorgunluk. “Uzak dur,” dedi Kael. Sesi emreder gibiydi. Geri çekilmesini istiyordu, çünkü yardıma alışkın değildi. Yardım, zayıflıktı. Ve Kael zayıflığını kimseye göstermezdi. Ama Lyra onun sözünü dinlemedi. Dizlerinin üzerine çöktü. Elini kolunun üstünden çekmeye çalıştı. “Kan durmuyor,” dedi. “Bırakın yardım edeyim. Babanız kim, bilmiyorum. Nerelisiniz, bilmiyorum. Ama ölecek gibi görünüyorsunuz ve ben size sırtımı dönemem.” Kael ona baktı. Savaş meydanlarında, tahtın karanlık dehlizlerinde, gecenin gölgesinde yıllarca hayatta kalmıştı. Ama böyle konuşan birini hiç görmemişti. “Dariane’in suikastı,” dedi Kael. Sözleri dudaklarından düşer gibi. “Sonuncusu başarılı olamadı. Ama iyiydi. Bu sefer az kalsın.” Lyra hiçbir şey anlamadı. Dariane mi? Suikast mı? O anda yalnızca şunu anladı: Bu adam bir hedef. Ve belki de hiç konuşmaması gereken biri. Ama o adamın kim olduğuna dair bir merak duymuyordu. Sadece yaralı bir adamı bu halde bırakamazdı. Bu yüzden ona sorular sormadı. Onu yargılamadı. Sadece, yarayı sarmak için değerli elbisesinin astarından bir parça yırttı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.7K
bc

AŞKLA BERDEL

read
96.2K
bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.8K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
101.0K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
586.6K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
80.5K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
63.1K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook