bc

RİTİM

book_age16+
936
FOLLOW
3.4K
READ
friends to lovers
badboy
goodgirl
drama
sweet
mystery
soul-swap
supernatural
special ability
twink
like
intro-logo
Blurb

On sekizinci yaşınızda hiç olmadığınız bir kimliğe büründüğünüzü düşünün. Aslında insansınız ama aynı zamanda seçilmiş kişilerden birkaçısınız. Dünyadasınız ama başka bir dünyada gibisiniz ve bu döngüde kendinizi tanımaya, yerinizi anlamaya çalışıyorsunuz.

Korkunç değil mi?

chap-preview
Free preview
1.BÖLÜM
Bir ruh bedenden ayrılırsa eğer, onu yerine eskisi gibi aynı ruh haliyle geri getirmek mümkün olmuyordu. Çünkü ruh bir keresinde yara almışsa o artık toparlanamıyordu. Yıkılıyordu ve toplayacak hiç kimsesi kalmıyordu. Bunun sebebi Emre'ydi. Tek bir kelimeden ibaret olsa da kalbimde hükmü geçmez bir değeri vardı. Tabii öncesinde. Artık öyle değildi çünkü kafenin camından içeriye bakıp onları izlerken geçmişimi sorgulamak düşüyordu bana. Nerede hata yaptım? Ya da yanlış kişiye mi açtım ruhumu? Gözlerimin dolmasını engellemeyerek onlara baktığımda gülüyor olduklarını görmek hem içimi hem de ona olan güvencimi sızlattı. Gözlerimin ve burnumun ucunda, kalbimin en ücra köşesinde biriken acıyla ikisine baktım. Bakışlarımın ilk kestiği yerde oturuyorlardı. Boğazıma oturan yumru kusma isteğimi uyandırırken tırnaklarımı avuç içlerime geçirdim. Emre ve Melisa gülüşmeye devam ederken burnumdan soluduğum sıcak nefesle soğuğun etkisiyle buharlaşmış cam yok oldu. Tam oradaydılar, tam görüş alanıma giren masadaydılar ve Emre ellerini kaldırıp Melisa'nın saçlarını okşuyordu. Acaba Emre hiç düşünmüş müydü 'Esin ne yapar?' diye. Tabii ki hayır küçük bir kar tanesi kadar zerre umurunda değildim. Olsaydım konumum daha farklı olurdu. Beni üzen şey Emre'nin Melisa'nın saçlarını okşaması değildi. Gururumu inciten şey Melisa'ya kardeşim, dostum dememe rağmen bu hatayı yapmasıydı. Ki artık ona bu sıfatı demeye yüzüm yoktu. İrislerimden akan bir damla yaş çenemden elimin üzerine doğru kayıp kendime gelmemi sağladığın da aslında her şeye sürekli geç kaldığımı fark ettim. Herkes benden yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Tam olarak dört yıldır sevdiğim çocuğun böyle bir şey yapacağı aklımın ucundan dahi geçmezken, şimdi onu yanlış tanımamın verdiği cezayı gözlerim bana ilan ediyordu.  Bir damla daha yaş akıp irislerimi sızlattığında sanki o gözyaşı kafenin içerisine doğru yankı yapmış gibi mekanik ama korku dolu bakışlarını bana çeviren Emre'nin tam gözlerinin içine bakıyordum. Bu kadarını kaldıramazdım. O, benim yanımda olmak yerine kardeşim dediğim insanın yanında oturarak seçimini yapmıştı. Ve bana bıraktığı şey kalbi sızısından başka bir şey değildi.  Aramızda kalan camın ardından gözlerimiz birbirine delercesine kenetlendiğinde kalbimdeki sızıyı yok etmeyi, onunla hiç tanışmamış olmayı diledim. Ama öyle olmadı. Geçmişim her saniye ayrıntısına kadar suratıma tokat misali çarparken bunu yapmak hiç kolay değildi.  Bakışlarımı ondan çekip Melisa'ya çevirdiğimde bana bakıyor olduğunu görmek içimde kahkaha atma isteği uyandırsa da son anda vazgeçerek ellerimi üzerimde bulunan montun ceplerine soktum ve onları arkamda bırakarak yürümeye başladım. Adımlarımın sessizliği kaldırımdaki taşların üzerinde yankı etkisi bırakırken ben daha fazla uzaklaşamadan kafenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Kim olduğunu biliyordum. Yanıma gelecek her zamanki gibi 'bildiğin gibi değil' konuşmasını yaparak açıklamada bulunacaktı. Artık affetme yetimi kaybetmiştim. Arkadaşlarımı istemiyordum, ailemi istemiyordum, yeni bir sevgili istemiyordum. Tek istediğim şey ölümün sessizliği arasında yok olup gitmekti. Evet bunu yapabilirdim. Her şey bir cam parçasına, tavanda asılı olan bir ipe ya da yaklaşık olarak beş kilometre ileride olan dipsiz uçuruma bağlıydı. Bana en mantıklı gelen üçüncü seçenekti. "Esin!" diyen tanıdık ses arkamdan gür bir şekilde kulağıma ulaşırken adımlarımı hızlandırdım. Şuan tek yapmak istediğim şey ölümün sessizliğiyle baş başa kalmaktı. Her şey o kadar berbattı ki acıyı artık kabullenmiştim. Ne olursa olsun peşimi bırakmayan acının temelini ciğerlerimde hissetmiştim. "Esin, bekle!" diye arkamdan bağırışını umursamadan düz kaldırımda taşların çıkardığı seslerin eşliğiyle yürümeye devam ettim. Ölüm, benim tam sol tarafımdaydı. Benim kalbim doğduğum ilk günden itibaren atmayı bırakmıştı. Karanlık bir gölge gibi peşimde dolaşan korkunç bir yaratıktı artık. "Her şeyi açıklayacağım, bilmediğin şeyler var!" umursamadan yürümeye devam ettim. Öncesinde her dakika sesine hasret kaldığım tonlaması beni heyecanlandırırken şimdi ondan tiksindiriyordu. Hem de delicesine!  Çiselemeye başlayan yağmurla birlikte üzerimde duran montun şapkasını kafama çektim. Arkamdaki bedenin varlığını umursamadan ellerimi cebime sokarak yürümeye devam ettim. Tek istediğim sevdiğim birini ve onunda beni sevdiğini bulduğum biriyle aşk yaşamaktı.  İlk karşılaştığımız gün aklıma gelirken bu işkenceye son vererek ayağımdaki botlarıma düşen yağmur damlalarını izliyordum. Yağmur yağmasını seviyordum. Bana huzur veriyordu ya da kaldırıma huzur verici sesini bırakan yağmur sayesinde kendimi huzur verici bir yerdeymiş gibi hissetmeme sebep oluyordu. Ellerim cebimde yürürken dirseğimden ani bir hareketle arkama çevrilmeyle dengemi kaybetsem de sonunda toparlanabildim. "Esin, sana açıklamama izin ver yanlış anladın," diyerek yavru köpek bakışlarını attı. Öncesinden bu hareketini severdim ama yaptığı bu son olaydan sonra içimdeki vicdan azabını bir gram bile etkilemiyordu. "Neyi açıklamana izin vereyim!" diyerek kaşlarımı alaylı bir şekilde kaldırdım. "Benim yanımda olmak yerine onun yanında olmanın nesini açıklayacaksın Emre?" "Bak, aslında dokunmayacaktım ama aklıma sen gelince kendimi kaybettim," diyerek suratımı ellerinin arasına aldı. "Çok... çok özür dilerim. Lütfen affet beni." Alaycı bir gülüş sergilediğimde kaşlarını çattı. "Aklına ben gelseydim eğer, o saçlara dokunmayı bırak gözlerine bile bakmazdın Emre." "Seni çok yanlış tanımışım. Bitti," dedim tek nefeste. Onu artık sevme ihtiyacı duymuyordum. "Bitti artık, Emre." Bir şey demedi, diyecek bir şeyi yoktu. Bana açıklasa bile ben onu affetsem bile kendimi bir yerlerde eksik hissedeceğimi biliyordum. Çünkü yapboz parçaları dağılıyordu artık. Ve o parçaları bulamıyordum ben. "Esin," dedi yalvarır tonda mırıldanarak. "Beni bırakma, sensiz nefes alamam." Alaycıl bir şekilde kıkırdadıktan sonra başımı yana çevirdim. Birazdan ağlayacaktım buna emindim. Gözyaşlarım irislerimin önüne kadar gelmiş ve benim tek bir göz kırpmama bakıyordu. "Bensiz daha mutlusun oysaki," diyerek zoraki bir şekilde gülümsedim. En azından o mutlu olabilirdi. Ya da ben yeniden bir şeylere adım atarak geleceğe dair ufak gerekçeler uygulayabilirdim. "Affet beni Esin." Omuzlarımı silktim. İçimdeki acıma hissini yok etmeye çalışsam da bir tarafım affet gitsin derken diğer tarafım sana ihanet etti diyerek çelişkide bırakıyordu. "Üzgünüm ama bizim hikayemiz şu andan itibaren bitti." Dolan gözlerine bakarken içimden affetmek gelse de yapmadım. Onun artık hayatımda yeri olmadığına bir kez daha şahit olmuştum. Bizim sevgili olmamız ilk başından beri hataydı. Aslında onu seviyordum. Sevmemek elimde değildi yakışıklıydı, iyiydi herkesin özeneceği bir erkekti. Fakat aşka veya sevgiye dair ne kadar hissi varsa hepsi yalandı. Biz bitmiştik. Gözlerimden düşen yaşları umursamadan suratıma geniş bir gülümseme yükledim. "Yeni hayatında bol şans," diyerek arkamı döndüğüm gibi toprak kokan havanın burnuma dolan rahatlatıcı kokusuyla vücudum kendini havanın enerjisine bırakmıştı. İrislerimden akan yaşlar, çaresizliği sembolize ederken içimde bir şeylerin kopmuş olduğunun bir kez daha vardım kanıtına. Yapayalnızdım. Kurtarıcım yanımda değildi. Yağan yağmurun altında başım yere eğik yürürken gözyaşlarım botlarıma damladı. Çaresizlik vücudumu titretecek boyuttaydı. Hissizlik, karmaşa, çaresizlik, üzüntü hepsi benim bile anlayamayacağım bir kuyunun dibindeydi. Ve ben o kuyuda boğuluyordum, sona yaklaştığımı biliyordum ama kimseye yalvarmıyordum çünkü güçlü olduğumu biliyordum. Ben artık dipsiz kuyunun içindeki duvarların arasına hapsolmuştum. Ben artık benliğimle uyum içinde yaşamayı bırakmıştım. Adımlarım yüz metre ileride yolun sonu olan uçurumu takip ederken ne yaptığımı düşündüm. Ben, ne yapıyordum? Gerçekten ölmek istiyor muydum? Hayır. Sadece biraz hava almalıydım. Bir saniyeliğine bile olsa bulunduğum ortamdan uzaklaşmalıydım. Yürümeye devam ediyordum yavaş yavaş. Şakaklarımdan içeriye zifiri acısını sızdıran kurşunu fark ettiğimde geç olduğunu biliyordum ama her şeyi elime alabilirdim tekrar. Kulağıma vuran korna sesleri bakışlarımı arkama çevirmeme sebep oldu. Bana doğru gelen siyah mercedes ilgimi çekmediğinden olsa gerek donuk bakışlarımı ıslak zemine çevirdim. Artık kendimi değersiz bir varlıkmış gibi hissetmeye başlıyordum. İrislerimden dökülen sıcaklık intiharın acısına karışırken durmak istedim. durup haykırmak istedim. Deli gibi hem de. Ciğerlerimde ki oksijen tükenene kadar. Yüksek bir şekilde kulağıma dolan arabanın tekerlek izleri çatık kaşlarımla birlikte yan tarafıma dönmeye yetmişti. Anlamayan bakışlarla arabaya bakarken arabanın kapısı açıldığında gözlerim sadece mavi gözlerine takıldı. Okyanus Kadar Mavi. "Gideceğiniz yere bırakabilirim," diyen adama uzun uzun baktım. Az ötede bulunan çıkmaz uçuruma bir bilet alma şansım vardı elbet. Bunu ondan istesen yapar mıydı ki? "Yapacağını sanmıyorum, çünkü eve gitmiyorum," diyerek bana baştan aşağı süzücü bir ifadeyle bakan adamın kavisli burnuna diktim gözlerimi. Yüzü kemikliydi burnunun kavisli olması çenesinin altındaki kemikleri ortaya çıkarıyordu. "Gideceğin yere bırakırım," diyen adamın sesiyle gözlerim suratını incelemeyi bırakmış ve yoğun mavi gözlere yönelmişti. İlk başta düşündüm. Neden bir yabancı arabasına binmem için söyleniyordu? Omuzlarım yenilgin bir ifadeyle aşağı düştüğünde mavi gözleri benim üzerimdeydi. "Pekala," diyerek ellerimi cebimden çıkardım ve bacaklarımın iki yanına saldım. "İlerideki uçuruma gideceğim." Donuk bakışları, yumruk yaptığı ellerine eşlik ederken yüz hatlarını milimine kadar inceledim. Burnundan öfkeyle soluyarak derin bir nefes alarak koyulaşmış mavi gözlerini bana dikti. Umurumda mıydı? Hayır. Açıkçası beni tanımıyordu ve böyle tepki vermesine şaşırmıştım. "Ne işin var orda," derken bile kasılan çenesi öfkeyle tısladığı kelimelerden anlaşılıyordu. "Sana ne?" diyerek tersledim onu. Şuan uğraşacağım son iş onunla iletişim içerisinde olmaktı ki bu maddelerimin arasında bile değildi. Artık erkeklere olan güvencim bile benliğini yitirirken benim bu adamın karşısında nasıl ondan iğrenmediğimi aklım almıyordu. Fakat bir yandan da uçuruma giden yolun anahtarının bu adamda olduğunu biliyordum. "Bin," diyerek elleriyle mercedesin kapısını gösterdi. Havalı sandığı hareketine karşılık gözlerimi devirerek mercedesin kapısını açarak içeri bindim. Biner binmez çalışan arabanın tekerlek sesleri kulaklarıma dolarken başımı yağmurdan dolayı ıslanan ve camın üst kısmından başlayarak aşağı doğru akan yağmur damlasına çevirdim. "Söyle bakalım ufaklık," derken sesinin yumuşak çıkmasına özen göstermiş gibiydi. Benim ondan korktuğumu sanacak kadar aptal mıydı bu herif? ''Neyi?" derken ani yaptığı frenle birlikte öne doğru fırladığımda ellerimi torpidoya koyarak cama yapışmamı engelledim. "Ne yaptığını sanıyorsun aptal herif!" Dudakları tek çizgi halini almış ve anlı ter damlacıklarıyla dolmuştu. Nesi vardı bu herifin ben daha kendimi uçurumdan aşağı atamadan beni öldürmeyi falan planlıyorsa ilk işim arabadan kendimi dışarı atmak olacaktı. "İsmini söyle," derken bile sesi cılız çıkmıştı. Bana doğru yaklaştı ve nefesimi boynumda hissedeceğim derecede kulağıma doğru fısıldadı. "Söyle, ufaklık bana neden uçuruma gitmek istediğini söyle." Amacını anlamam iki dakikamı almıştı. Benden neden uçuruma gitmek istediğimi söylüyordu. Ona elbette söylemeyecektim. Söylersem bana engel olacağından emin bile değildim fakat içimden bir ses söylersem sana engel olacak diye fısıldıyordu. ''Seni ilgilendirmez," diyerek aramızdaki yakınlığa son vererek kendimi kapıya doğru yasladım. Kıvırılan dudaklarının arasından çıkan kısık gülüş şaşkınlığıma bir kez daha uğratmıştı. Bu herif gülebiliyor muydu? "Daha önce hiç birisine yalan söyledin mi?" dediğimde bakışları donuklaştı. "Hayır, ufaklık söylemedim," diyerek karşılık verdi. "Emin misin?" dedim tekrar. Umarım o espriyi yapmazdı. "Sana inanmıyorum." "Pekala," diyerek derin bir nefes aldığında ne dediğini anlamamıştım fakat daha sonrasında kulaklarıma gelen arabanın kilitlenme sesiyle gözlerim yuvalarından çıkacak gibi oldu. "Ne yapıyorsun!" derken bile haddinden fazla korktuğuma emindim. Kalbim göğüs kafesimin içinde gümbür gümbür atarken gözlerimin dolduğunu hissettim. Hayır! Ağlamayacaktım. "Neden oraya gitmek istediğini söylemezsen eğer," derken nefesini tekrar boynumda hissettim.'' Sana acımam." Sesi tehlikenin en üst evresine atlamış keskinliği andırırken bu denli tehlike kokmasının bilincine yeni vardım. Onun yakınlığı bana tehlikeyi andırırken ben bir an bile ondan uzaklaşmamıştım. Bu soruna cevabım yoktu. Neden ondan uzaklaşmadığımı kendime anlatamazken dışa vurduklarım nasıldı bilmiyorum. Ben buydum. Fırtınayı andıracak derecede soğuk yada egoist diye anılmam veya arkadaş çevremin bu denli olması sanırım dışa yansıttığım soğukluğun suçuydu. İnsanlara karşı soğuk olmayı ben istememiştim. Annemin beni küçük yaşımda tek bir halde yetimhaneye bırakıp daha sonrasında ise başka bir adamla evlenmesini yıllar sonra öğrenmiştim. Şuan ki ailem ise o zorba annemin beni yetimhaneye bırakmasından üç gün sonra evlatlık alan ailemdi. Onları seviyordum en azından. Önce ki ailem gibi değillerdi. Babama ne olduğunu bile bilmiyordum fakat okula gittiğimde bir keresinde yan masada oturan kız 'İntihar etmiş' deyince öğrenmiştim. Doğruluğu kanıtlanamayan bir haberin esiri altında kalmayacaktım. Ama sanırım ölse umurumda olmazdı. Çünkü beni küçük yaşımda ikisi de bırakıp gidecek kadar melankolik bir düşünceye sahiptiler. "Bana acımanı istemiyorum zaten," diyerek akmak için yalvaran gözyaşlarımı geri ittim. "Fakat dünya bu kadar acımasızken, ben kendime hakim olamıyorum nedense hep birisi arkamdan bıçaklıyor." Gözlerini suratımın her miliminde gezdirirken bir an dudaklarıma kaydı. Gözleri bir an parlarken dalgınlığımdan dolayı kendime lanetler okuyarak başımı camdan tarafa çevirdim. "Ufaklık," dedi gülerek. "Seni yiyecekmişim gibi davranmayı kes artık." Sesindeki tını utanmamı sağlarken, ne diyeceğimi bilmiyordum. Sanki kelimeler boğazıma yapışmış ve utangaçlığım esiri altına almıştı. Ensemden aşağı akan ter damlasını elimle sildikten sonra kızarıklığımın anlaşılmaması için dua etmeye başladım. "Söyle," dedi sesinde tehlike kokan bir ifadeyle. " Neden ölmek istiyorsun?" Ne diyecektim peki? 'Sevgilim beni kardeşimle aldattı ve ben bu yüzünden intihar edeceğim mi?' Komik bir düşünce olduğunu bildiğimde konuyu daha çok açarak genelleme konuşmayı denedim. "Yoruldum," diye mırıldandım yorgun çıkan sesimle. "Silikleşmekten yoruldum." Dikkatli bir şekilde beni dinledikten sonra elini çenesine koyarak kaşıdı ve ellerini şıklattı. "Dünya senin yapmak istediğin şeyleri yaşayacak kadar özgür değil ufaklık," derken sesindeki ciddiyet kulaklarımı felç edecek boyuttaydı. Arabanın tekerlek seslerini tekrar duymamla arabanın hareketlenişiyle kafamı cama çevirdim. Onu nedense görmek bana iyi gelmiyordu. Gözleri dışında her şey Emre'yi andırıyordu bana. O kadar yoğun bir kokusu vardı ki. Sanki vanilya ve baharat kokusunu andırıyordu. Erkeksi saçları biçimli bir şekilde yandan havaya doğru kalkmıştı ve bu daha çok...erkeksiydi işte. "İn," dedi tekrar bana dönmeden. "Hadi git, at kendini uçurumdan aşağı öl, acı çekerek sonuna kadar hisset ölümü, peki sonra ne olacak ne değişecek? Kaçmayı gerçekten çok mu istiyorsun? Hadi kaçtın diyelim? İçin rahat olacak mı?" Derin bir nefes alarak bir an bile tereddüt etmeden aklımdan geçen ilk cevabı verdim. "En azından artık arkamdan vuracak kimse olmayacak," Derin bir nefes alarak elleriyle direksiyonda ritim tutmaya başladı. Kemikli ellerini her ayrıntısını izlerken kendi tırnaklarımla onun tırnaklarını karşılaştırdım. Onun tırnak ve el yapısı kemikli olduğundan dolayı uzunken, benim tırnaklarım el yapıma göre biraz kısaydı. Ama çok değil parmaklarım biraz kalındı ve armut şeklinde kavisliydi. "Ufaklık," diyerek ellerini durdurdu ve bana döndü. "Benimle gelecek misin? Yoksa... Korktuğun için gerçekten kaçacak mısın?" Biraz düşündüm. Gerçekten düşündüm fakat yorgunluktan dolayı düşünmeye halim bile yoktu. Bu bir kaçış değildi benim için. "Kapıları aç," dediğimde zorlukla yutkunarak kapıları açtığında, sürücü koltuğunun yanında olan koltuğun kapısını açtım. Kapıyı açar açmaz Ekim ayının soğukluğu suratımı yalayıp geçmişti. Saç diplerime giren soğuk serinletirken suratıma çarpan keskinliği üşümemi sağlıyordu.  Yavaş adımlarla dibi gözükmeyen uçurumun önünde durdu. Korkuyordum, ölümden değil, ben burada olmadığım zamanlar unutulmaktan korkuyordum. Hiçbir şey olmamış gibi yaşamalarından korkuyordum. Evet ben kesinlikle ölmekten değil de değer verilmemekten korkuyordum. Bilinmezliğin içinde bulunan derin kuyunun içinde boğulmaktan korkuyordum. Bakışlarım taşların olduğu kayalıklarda gezinirken ellerimi iki kenara açtım. Evet artık benim sonum gelmişti, bütün yaşanmışlıkları geride bırakarak ardına bile bakmadan kimin ne diyeceğin umursamadan gitme vaktim gelmişti. Ben başından beri hataydım.  Vücudumu yalayan keskin soğukluk içimde bir yerlerde titreme oluşturdu. Ben bu değildim, ben sırf bir ihanet yüzünden intihar edecek bir kız değildim. Ben her şeyi umursamadan yaşamayacak bir kızda değildim.  Ben, bendim işte. Attığım bir adım beni dönmezliğe sürüklerken ne yaptığımı tekrar sorguladım. Yapmam gereken son bir şey vardı. Bakışlarım arkamda duran mercedese döndü. Adam arabanın içinden inerek ne yaptığıma meraklara bakarken kaşlarını havaya kaldırdı. "Eğer ölürsem," derken sesim titremişti. "Beni unutma olur mu?" Bakışları dolan gözlerime teğet geçtiğinde geri adım atmak istedim bir an. Bu kadar yoğun bakışlarla bana bakarken ondan uzaklaşmama engel oluyordu. En büyük sıkıntım buydu. "Unutmam ufaklık," derken onun gözlerinde tek bir duygu bile yoktu. O şuan hissizliği yaşıyordu. Tıpkı benimde ölümün sessizliğini yaşadığım gibi.  Ben, şimdi kaybolmuş ruhumu bulmak için bedenimden çıkacaktım, ben ruhumun izini sürmek için intihar denen illete başvuracaktım ve ben kendi ruhumun arasında sıkışıp kalacaktım. Gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle sildikten sonra kollarımı iki kenara açarak tekrar uçuruma döndüm. Evet, işte bu kadardı. Gözlerimi kapatarak son kez çektim içime doğanın enfes kokan havasını. Biliyordum bir daha böyle bir koku alamayacağımı. Uçuruma doğru bir adım attım. Artık bitti, diyerek fısıldadım içimden buraya kadarmış. "Dur!" diyen ses tekrar kulaklarımı doldurunca arkama dönmedim. Dönersem yapamayacağımı biliyordum. Yine dönmedim. Hala orada olduğunu biliyordum. Keskin ve yakıcı bakışlarının sırtımda dolaştığını hissediyordum. "Ufaklık, dur!" ve tekrar o ses doldurdu kulaklarımı, bilinmezliğin içindeki sessizlik senfonisi gibiydim. Gözlerim kapalı bir şekilde uçuruma doğru bir adım daha attım. Gözlerim soğukluğun etkisiyle daha çok sulanırken tekrar ağlamaya başladım. Ve bir adım daha. Ölümüme sadece bir adım kalmıştı. Saniyeler içinde gerçekleşti her şey. Benim kolumdan çekilmem ve arabadaki adamın beni kolları arasına alarak sıkıca sarılması... Hepsi bir anda gerçekleşmişti. "Beni dinle ufaklık," diyerek elleriyle yüzümü kavradı. "Ne olduğunu bilmiyorum ama... Eğer gerçekten bir insan yüzündense, akışına bırak. Eminim ki geri dönecek sana. O zaman affetmezsin ve intikamını alırsın. Ama kaçma... Kendinden, insanlardan." Onaylamaz bakışlarım ona eşlik ederken bir yandan da ağlıyordum. "Ölmek istiyorum!" diyerek bağırdım. "Lanet olsun artık acı çekmek istemiyorum anlıyor musun?" derken bana baktı. Tam gözlerimin odağına, işte o an her şey soyutlanmış gibiydi, sanki etrafta bir tek biz vardı kuş dahi uçmayan bir yerde. "Ufaklık, sana bir tavsiye," derken bakışları uçurumu buldu. "İnsanların düşünceleri ve sana yaptıkları şey en son aklında bulunsun. İlk önce kendi yaşam tarzına bak." Bakışlarım gözlerindeki çaresizliğe takıldı. Beni bu denli umursasa da ona güvenmiyordum. Ondan uzak durmalıydım. Ondan uzaklaş! "Sana güvenmiyorum," diyerek ayağa kalktım. Kafasını iki yana salladıktan sonra tekrar bana döndü. Ayağa kalktı ve bir hamlede yanıma geldi. "Bana bak ufaklık," derken çenesi kasılmıştı. "Sana eğer zarar verecek olsaydım, emin ol bu kadar beklemezdim!" Düşündüm. Dediğini mantıklıydı bana zarar vermek istemiş olsa çoktan yapmış olurdu değil mi? ''Bana ufaklık demeyi kes!" diyerek sinirle tısladım. Kahkahası boş arazide yankılanırken yanağında oluşan gamzeleri izliyordum. "Ne dememi istersin, bücür?" dediğinde ellerimle saçlarımı çekiştirmemek için zor durdum. "Benim bir adım var!" derken öfkeyle burnumdan soluyordum. "Pekala ismin nedir hanımefendi?" diyerek erkeksi gülüşünü yolladı bana doğru. "Esin," diyerek gözlerimi devirdim. "Peki, senin?" Arsızca sırıttı ve yanıma gelerek ellerini omuzlarıma koydu. Ani hareketiyle huzursuz olsam da sesimi çıkarmadım. "Kerem," diyerek ellerini çekti ve arabaya doğru gidip kapısını açtıktan sonra bindi. Kısa bir süre ayakta sap gibi bekledikten sonra silkelenerek arkama döndüm. Kerem, bana gel gel işareti yaptıktan sonra arabayı çalıştırdı. Gözlerimi bir kez daha devirdikten sonra arabanı kapısını açarak bindim ve biner binmez emniyet kemerimi taktım. Emniyet kemeri hayat kurtarır! Donuk bakışlarım duran yağmurun ardından camda kalmış küçük yağmur damlacıklarına döndü. Aynı benim gibiydiler, saf ve kandırılmış. "Neden ölmeme izin vermedin?" diyerek Kerem'e bir soru yönelttim. Bakışları bana dönünce arzudan parlayan gözlerini umursamamaya çalışsam da elimde değildi. "Dediğim gibi ölmeni istemiyorum," diyerek geçiştirdi. "Neden?" diyerek anında soru yönelttim ona. Onu köşeden sıkıştıracaktım, elbette işe yarayacaktı. "Önemli bir şey olsa söylerdim değil mi ufaklık?" diyerek bana döndü ve tek eli direksiyondayken diğer eliyle burnumu sıktı. "Yalan konuşmayı beceremiyorsun," derken sesim bir hayli yorgun çıkmıştı. Eve gidince ilk işim odamda bıraktığım telefonuma bakmak ve Emre'den gelen onlarca mesajı tek tek silmekti. Ve daha sonrasında duş alıp kahvemi de yanıma aldıktan sonra balkona çıkıp en sevdiğim kitabı okumaktı. En sevdiğim kitap 'After' idi. "Evini tarif edecek misin artık?" diye sitemlenen ses kulaklarımı doldurunca kıkırdadım. Onu bekletmek hoşuma gidiyordu, daha doğrusu bütün kızlar erkekleri bekletmeyi seviyordu. "Tarif edeceğim," diyerek navigasyonu işaret ettim. Evin adresini ben söylerken o navigasyonun arama butonuna yazıyordu. Aslında evinin yolunu biliyordum fakat ağız üşengeçliğinden dolayı bir şey söylememiştim. "Tamamdır," diyerek ellerini direksiyona vurarak ritim tuttu ve bir süre sonra radyoyu takip ederek rastgele bir kanal açtı. Çalan şarkı Demi Lovato'nun 'Give Yo Heart A Break' şarkısıydı. Demi Lovato, dinlemeyi seviyordum. Şarkıları genellikle duygu yüklü şarkılardı ve bana huzur veriyordu. Tanımlayamadığım bir his çöküyordu üzerime. Arabanın camına yasladığım başımı koltuğun başlığına yaslayarak diğer tarafa döndüm. Uykum çok vardı. Göz kapaklarım yavaş yavaş kapanırken gördüğüm son şey Kerem'in beni izleyen mavi gözleriydi. ~ Dürtülen kolumla birlikte buğulu bakışlarım kıkırdayan Kerem'e döndü. "Ne gülüyorsun be!" diyerek çıkıştım. Ani çıkışımla birlikte büyük bir kahkaha attı. "Tavuk gibi tünemişsin koltuğa," diyerek doğrulmama yardım etti. "Çok komik!" diyerek somurttum. Şuan en son isteyeceğim soğuk esprilerdi. Gözlerimi devirdikten sonra Kerem'i umursamayarak arabadan indim ve evin kapısının önüne geldim. Hırkamın ceplerini her milimine kadar aradıktan sonra bir yerde mi düşürdüm acaba diye düşünmeye başlayacakken Kerem'in dediği şeyle adeta kükredim. "Bunu mu arıyorsun güzelim?" diyerek elindeki evin anahtarını salladı. Köpüren bakışlarım ona dönerken başımın döndüğünü hissettim, fakat umursamadım. "Ver onları bana!" diye bağırdığımda başıma giren korkunç ağrıyla birlikte yüksek bir şekilde çığlık attım. Büyük ihtimalle yine krizlerimden biriydi.  Yaklaşık altı-yedi seneden beri doktorların bile anlamlı bir teşhis koyamadığı bir hastalıktı bendeki. Aşırı derecede sinirlendiğimde ya da bağırdığımda kriz geçiriyordum. "Hey, iyi misin?" diyerek yanıma gelerek Kerem'i umursamadan elindeki anahtarı alarak kapıyı açtım. Kapıyı açar açmaz kendimi odama atarak komodinde duran ilaç kutusunu açtığımda içi boştu. Nefes almam daha da zorlaşırken elimi kalbime götürerek kapının önüne çöktüm ve kendi kendime fısıldadım. "Bak gördün mü Esin, uçurumdan atlayarak ölmedin ama ufak bir krizden dolayı öleceksin. Ölmeyi istedin beceremedin, mezarın oldu kelimeler, hayattan vazgeçtin," Söylediğim sözler sessizce dudaklarımın arasından firar ederken gözlerim, eceline susamış bir kaplan gibi karanlığa hapsolurken, ellerim serbest kalarak zemine düştü. Acıyı hissetmiyordum çünkü bilincimi kaybediyordum.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Çobanaldatan

read
2.1K
bc

Yasak Sevda

read
85.5K
bc

TYLER (Cherry 2)

read
6.0K
bc

KIRIK ANILAR MAHZENİ

read
4.1K
bc

KAKTÜS| Texting

read
3.4K
bc

Zor Ajanlar

read
1.5K
bc

PRENSİN KORUMASI

read
13.1K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook