Satranç Tahtasındaki Kelebek
Şirketin lobisindeyken aslında hata yaptığımı anlamalıydım.
Her şey fazla kusursuzdu. Fazla temiz. Fazla sessiz.
Resepsiyondaki kadın gülümsediğinde gözlerinin içine kadar gülmüyordu. Parmakları klavyede dans ederken, bakışları bir an için yüzümde gezindi, sonra hemen ekrana döndü. Tek bir kelime bile etmeden, sanki gelişim aylar öncesinden planlanmış gibi bir kartviziti avucuma bıraktı.
"Soykan Holding, hoş geldiniz. Bay Soykan sizi bekliyor, en üst kat."
Soykan.
İstanbul'un yarısını avucunda tutan, diğer yarısının da titreyerek adını andığı soyadı. Ama beni buraya getiren şey ne şirketin büyüklüğü ne de hakkında dönen efsanelerdi. Sadece çaresizlikti.
En üst kat.
Asansörün kapısı açıldığında önce manzarayı gördüm. İstanbul boğazı, ayaklarımın altında yağlıboya bir tablo gibi uzanıyordu. Sonra... onu gördüm.
Sarp Soykan.
Fransız kesim lacivert takım elbisesinin içinde, makam koltuğuna yaslanmış, elinde kristal bir bardakla beni bekliyordu. Siyah saçları özenle geriye taranmış, çelik mavisi gözleri çoktan beni tartmaya başlamıştı bile. Gülümsedi. O kadar sıcak, o kadar davetkâr bir gülümsemeydi ki... bir an için dondum.
Ama işte asıl tehlike de buydu.
Daha sonra anlayacaktım. O gülümseme, avına gülümseyen bir avcının maskesiydi sadece.
"Hoş geldiniz, Asena Hanım."
Sesinde kadife bir yumuşaklık vardı. Ayağa kalktı, iki adımda yanıma geldi. Olduğum yerde çakılı kalmıştım. Beklediğimden uzundu, beklediğimden karizmatik, beklediğimden... tehlikeli.
"Size bir kahve ısmarlayayım. Ya da..." Gözleri bir an için yüzümde gezindi, sanki ruhumu okuyormuş gibi. "...belki daha sert bir şey?"
"Kahve yeterli, teşekkür ederim."
Tekrar gülümsedi. Bu kez gözleri de gülüyordu. Oysa o gözlerin içinde, en ufak bir sıcaklık kırıntısı yoktu. Bunu çok sonra, her şey bittiğinde, her şeyi kaybettiğimde fark edecektim.
Oturmamı işaret etti. Masasının tam karşısındaki deri koltuğa ilişirken, bakışlarımı odada gezdirdim. Duvarlarda modern sanat tabloları, raflarda ödüller, çerçevelenmiş dergi kapakları... Dışarıdan bakıldığında kusursuz bir başarı hikayesi.
Ama sonra masanın üzerindeki satranç takımını gördüm.
Taşlar ortada değildi. Hepsi dizilmiş, oyun bitmişti. Siyah şah devrilmiş, beyaz vezir tam ortada, galip bir edayla duruyordu. Sarp Beyans'ın parmakları dalgın bir şekilde o beyaz veziri okşuyordu.
"Satranç oynar mısınız, Asena Hanım?"
Soru beklenmedikti. Yutkundum.
"Çok az. Babam öğretmişti."
"Babanız..." Bir an duraksadı, sanki bir dosyayı zihninde açıp kapattı. "...Demircioğlu Tekstil'in sahibi, değil mi? Üzüldüm. Son zamanlarda işler istediğiniz gibi gitmiyormuş."
Nasıl biliyordu?
İçimde bir alarm zili çalmaya başladı. Ama çaresizdim. Babamın şirketi batmanın eşiğindeydi, bankalar kapıyı çoktan çalmıştı ve tek kurtuluş yolum bu adamın insafına kalmıştı.
"Bay Soykan, ben aslında..."
"Biliyorum." Sözümü kesti, nazikçe ama kesin bir şekilde. "Babanızın borçlarını yapılandırmak için gelmiştiniz. Fakat size bir teklifim var."
Eğildi. Aramızdaki mesafe tehlikeli bir şekilde kısaldı. Parfümünün keskin kokusu burnuma doldu. Çelik mavisi gözleri şimdi griye çalıyordu.
"Size şirketinizi geri vermeyeceğim, Asena Hanım."
Mideme bir yumruk oturdu.
"Çünkü..." Duraksadı. Kristal bardağını masaya bıraktı, beyaz veziri bir kez daha okşadı. "...o şirket çoktan battı. Ama size daha iyi bir şey teklif ediyorum. Soykan Holding'in hukuk departmanında, yeteneklerinize uygun bir pozisyon. Yüksek maaş, yan haklar, İstanbul'un en iyi semtinde bir daire..."
Nefesimi tuttum. Bu gerçek olamayacak kadar iyiydi.
"...ve babanızın tüm borçlarının kapatılması."
Karşılık olarak ne istiyordu?
Sanki düşüncelerimi okumuş gibi gülümsedi. Bu kez gülümseme daha keskindi.
"Karşılığında istediğim tek bir şey var, Asena Hanım." Sandalyesine yaslandı, yüzündeki sıcaklık bir perde gibi aralandı ve altından çıplak, soğuk bir gerçeklik sızdı. "Sadakat. Tam, eksiksiz, sorgusuz sualsiz... sadakat."
"Ne demek istiyorsunuz?"
"Ne demek istediğimi zamanla anlayacaksınız." Ayağa kalktı, ceketinin düğmesini ilikledi. Toplantı bitmişti. "Yarın sabah dokuzda burada olun. Sözleşmeniz hazır olacak."
Ben daha ne olduğunu anlamadan, kapıya doğru yürümüştü bile. Eli kapı kolundayken durdu, arkasını dönmeden ekledi:
"Bu arada... dün akşam gittiğiniz restoran. Viaport'taki İtalyan. Bir daha oraya gitmeyin. Balık taze değildi."
Kapı kapandı.
Ve ben o an anladım.
Dün akşam Viaport'a gittiğimi kimseye söylememiştim. Kimseye. Ne arkadaşlarıma, ne aileme, ne de herhangi birine. Tek başımaydım. Ama bu adam, Sarp Soykan, biliyordu.
Bacaklarım titreyerek asansöre yürürken, telefonum titredi. Bilmediğim bir numaradan mesaj:
"Sözleşmeniz hazır. Yarın sabah görüşürüz, kelebeğim. – SS"
Kelebek.
Babama bir zamanlar söylediğim bir şeyi nereden biliyordu? "Baba, ben kelebek gibi özgür olmak istiyorum, şirket falan dinlemem." O cümleyi, bundan tam on yıl önce, sadece babama söylemiştim.
Asansör inerken, telefonumu sımsıkı kavradım.
Ve o satranç masasındaki beyaz veziri hatırladım. Parmaklarının onu nasıl okşadığını, nasıl sahiplendiğini...
Beni daha ilk günden oynadığımı anlamamıştım bile.
Oyun başlamıştı.
Ben sadece bir piyondum.
Ve o, satranç tahtasının iki hamle sonrasını gören adam...
...daha vezirini bile oynatmamıştı.