Soykan Holding'deki ilk haftam bir sis perdesinin ardından geçti. Her şey vardı, her şey görünürdü ama hiçbir şey net değildi. Hukuk departmanı beş kişiden oluşuyordu. İkisi kadın, üçü erkek. Hepsi en az on yıllık deneyime sahip, hepsi iyi okullardan mezun, hepsi Sarp Soykan'ın eliyle seçilmiş insanlardı. Bunu ilk gün anlamıştım. Çünkü bu departmanda takım elbisenin kumaşından kahve içme saatine kadar her detay bir standarda bağlanmıştı. Ve o standardı belirleyen tek bir kişi vardı; Sarp Soykan'ın kendisi.
Masam cam kenarındaydı. Boğaz manzarasına karşı çalışmak lüks sayılırdı ama bu lüks, bir kafesin parmaklıklarını altın kaplamaya benziyordu. Pencereden dışarı baktığımda martıların özgürce süzüldüğünü görüyordum. Ama içeride, klimalı havada, her şey kontrollüydü. Tıpkı Sarp'ın istediği gibi.
İlk dosyam bir birleşme davasıydı. Soykan Holding'in satın almak istediği bir tekstil firmasının hukuki durum raporu. Dosyayı açtığımda, ilk sayfada firmanın adını gördüm: "Koral Tekstil". Defne Koral'ın ailesine ait şirket. Demek ki hâlâ o izin peşindeydi. Sadece kadını değil, ailesini de silmek istiyordu.
Çalışanlar bana mesafeliydi. Mesafe, profesyonellikle karışık bir temkin halindeydi. Hiçbiri bana nereden geldiğimi sormadı. Zaten biliyorlardı. Bu şirkette herkes her şeyi biliyor gibiydi. Daha doğrusu, Sarp Soykan'ın bilmesini istediği kadarını.
Öğle yemeğinde yalnızdım. Şirketin yemekhanesi, en üst kattan bir alttaydı. Geniş, ferah, duvarlarında modern sanat eserleri asılı bir salondu. Cam kenarında bir masa buldum, oturdum. Tepsiyi sürdüm. Tepside somon füme ve roka salatası vardı. Yanında limonata. Tam olarak sevdiğim yemek. Tam olarak. Her zamanki gibi.
Başımı kaldırdım, yemekhaneyi taradım. Çalışanlar kümeler halinde oturmuş, alçak sesle konuşuyorlardı. Kimse bana bakmıyordu. Ama bir yerden izleniyormuşum hissinden kurtulamadım. Kamera var mı diye baktım. Yoktu. En azından görünürde. Ama Sarp Soykan'ın kamerası gözle görülmezdi.
Tam o sırada yemekhanenin girişinde bir hareketlilik oldu. Kapıda Sarp Soykan belirdi. Tepsisiz, yemeksiz. Gri takım elbisesinin içinde, elleri cebinde duruyordu. Sadece duruyor ve bana bakıyordu. Çevredeki çalışanlar başlarını önlerine eğdiler. Konuşmalar bir an sustu, sonra daha alçak bir tonda devam etti. O ise sadece bana baktı. Beş saniye, belki on. Sonra arkasını dönüp çıktı.
O an karar verdim. Bu pasif pozisyonu kabul edemezdim. Eğer o beni izliyorsa, ben de onu izlemeye başlamalıydım. Eğer satranç oynayacaksak, ben de piyonumu oynatacaktım.
Akşam ofisten çıkmadan önce Sarp'ın sekreteri Melis Hanım'ın masasına uğradım. Kırklı yaşlarda, kumral, sade makyajlı bir kadındı. Bütün şirketi parmağında oynattığı söyleniyordu. Ama bunu nasıl yaptığı belli değildi; ne sesini yükseltir ne tehdit ederdi. Sadece bilirdi. Tıpkı patronu gibi.
"Melis Hanım, yarın için Bay Soykan'dan randevu rica edebilir miyim?"
"Konu nedir, Asena Hanım?"
"Özel."
Melis Hanım bir an duraksadı. Gözleri bir saniyeliğine bilgisayar ekranına kaydı. Sonra bana döndü, gülümsedi. Ama bu gülümseme, resepsiyondaki kadınınkinden farklıydı. Daha sıcak, daha insani. "Bay Soykan yarın sabah sekizde müsait," dedi. "Kahvaltılı olacak. Kahveniz sade, değil mi?"
Sade kahve. En sevdiğim.
Sırıtmamak için kendimi zor tuttum. "Evet, sade," dedim.
"Not ediyorum."
Odama dönerken koridorda kendi kendime güldüm. Bu şirkette bir sır saklamak imkânsızdı. Ama belki de mesele sır saklamak değildi. Mesele, hangi sırrı kiminle paylaştığını bilmekti. Sarp Soykan her şeyi biliyordu. Ben ise henüz hiçbir şey. Ama bir yerden başlamam gerekiyordu.
Ertesi sabah için hazırlanırken, aynanın karşısında durdum. Siyah pantolon, beyaz gömlek. Babamın doğum gününde aldığı o küçük inci küpeler. "Asena," demiştim kendime, "bu adam seni üç yıl önce gördü, şirketinizi batırdı ve şimdi seni buraya getirdi. Neden? Öğrenmek zorundasın."
Ama öğrenmek istediğim şey, içimdeki bir başka soruyu gölgeliyordu. Neden korkmuyordum? Neden bu oyun beni heyecanlandırıyordu?